20 Nisan 2012 Cuma

Emekli Yarbay Şenol Özbek: Balyozcular başarsa belimizi doğrultamazdık

İzmir’in Menemen ilçesindeki trafik kazasında hayatını kaybeden emekli Yarbay Şenol Özbek’le kısa süre önce Türkiye’nin derin meselelerini konuşmuştum.


9 Nisan 2012 / İDRİS GÜRSOY


Geçen hafta İzmir’in Menemen ilçesindeki trafik kazasında hayatını kaybeden emekli Yarbay Şenol Özbek’le kısa süre önce Türkiye’nin derin meselelerini konuşmuştuk.

Şenol Özbek, emekli yarbay. Genelkurmay Karargâhı’nda, Özel Harp Dairesi’nde görev yaptı. 2008 tarihli “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nda ıslak imzası bulunan Albay Dursun Çiçek’le Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nda iki yıl çalıştı. 17 yıl askerlik görevinden sonra yarbay rütbesinde iken kendi isteği ile emekli oldu. Darbeler konusunda içeriden farklı bir bakışa sahipti. Geçen günlerde Ankara Keçiören’deki evinde kitap ve gazete arşivleri içinde 27 Mayıs 1960’tan başlayarak 28 Şubat ve Çetin Doğan’ın bir numaralı sanık olarak yargılandığı Balyoz darbe planına kadar bütün süreçleri ve aktörlerini konuşmuştuk. Analitik bir bakış açısı ile yaklaşıyordu olaylara. Darbeci geleneğin kökünün kazınmasının sorunu büyük ölçüde çözeceğini ama yetmeyeceğini söylüyordu. Komitacı zihniyetin sivil uzantılarına dikkat çekiyordu. 28 Ağustos 2002’de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 2006’da emekliye ayrılan Hilmi Özkök Paşa ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulunuyordu. Özkök’le Çetin Doğan arasındaki mücadelenin perde arkasına ışık tutacak açıklamalar yapıyordu. Geçen hafta trafik kazasında hayatını kaybeden emekli Yarbay Özbek, orduyu ve içindeki cuntaları en iyi bilen subaylardan biriydi. Sorularımıza verdiği cevaplar şöyleydi:



-Siyaset-ordu ilişkileri neden hep sorunlu Türkiye’de?



Üç başlıkla ele almak lazım. Birincisi, ordu-devlet olmanın getirdiği tezahürler var. İkincisi, ordunun siyaset zemininde olmasının getirdiği tezahürler var. Üçüncüsü, cuntacı-komitacı geleneğin doğurduğu tezahürler var. Bunlar bazen örtüşüyor, birbirine geçiyor. Siyasi irade rayına sokmak istiyorsa bunları üç başlık altında ele alıp ayrı ayrı çözüm üretmeli.



-Balyoz bir cunta mıydı?



Balyoz, Genelkurmay Başkanlığı bilgisi dışında farklı bir yapılanma.



-Ordu-millet olmanın ve ordunun siyasetin içinde olmasının tezahürleri neler?



Genelkurmay başkanı ‘İrticaya tarafız’ diyor. Ne demek bu? Kendi imzası ile açıklıyor, bunun anlamı ne? Genelkurmay Başkanlığı bir kitapta karşılığını buluyor bu açıklamanın. Bu devlet millet-ordu devletidir, 27 Mayıs’ta bu mantıkla teşkilatlandırılmıştır devlet.



-Nasıl?



27 Mayıs 1960’ta askerî cumhuriyete çevriliyor devlet. MİT müsteşarı asker, MGK da asker ağırlıklı. Seçimle gelenlerle atanmışların işbirliğinde bir yönetim şekli kuruluyor. Şu anki hukuk düzeni bu, başka bir şey yok.



-Cuntacılık bitse sorun çözülür mü?



Cuntacılık kalktı, bir tane cuntacı subay kalmadı orduda diyelim; yine de iki problem duruyor. Ordu siyasetin içinde ve ordu-devletiz. Askere müdahale imkânları hukuken yerinde duruyor.



-Cuntacı-komitacı mantığın yakın geçmişte ortaya çıkmasının sebebi ne?



Genelkurmay Başkanlığı elindeki imkânlarla siyasete müdahaleyi sağlayamayınca bunlar farklı bir örgütlenmeye gitmişler. Genelkurmay Başkanı’nın yapacağı bir şey yok, biz yapalım, demişler. Özkök değil de bir başkası olsaydı ya da Aytaç Yalman’ın yerinde başka biri olsaydı 28 Şubat’ı yeniden yaşayacaktık ve bunun adı da suç olmayacaktı. O yüzden 28 Şubat ve BÇG’yi hukuken mercek altına aldığında çok suç unsuru bulamayabilirsin.



-O yüzden mi ‘Bin yıl sürer’ dendi?



O söz, ‘Bu meşru bir iş’ anlamında söylendi. Bu görev verilmiş adama. Ordu siyasetin içinde, ordu iktidara ortak… Devlet diyalektiği bu şekilde kurulmuştur. Millî Güvenlik dersi yönetmeliğini okuyun, ‘Orduya bağlılık fikri geliştirilmelidir’ diyor. Ne demek? Bir devlete, sisteme bağlılık olabilir; ama orduya bağlılıktan söz edilebilir mi?



-Neden ediliyor?



Çünkü ordu devlete ortak. İki su akıyor iktidara Türkiye’de. Biri seçilerek geliyor, diğeri ordu bürokrasisi. İkisinin mutabakatı ile Türkiye idare ediliyor ve hâlâ öyle.



-Bu yapı hakkında asker ne düşünüyor?



Askerî sistem kendi içinde de böyle dizayn ediliyor. Harp Okulu’na girince ‘Siz cumhuriyetin garantörüsünüz’ deniyor. Ona göre bir eğitim veriliyor. Ordu siyasetin içinde. Bir kere ordunun ideolojik algılarını kaybetmediği müddetçe kendisini siyasetin dışına çekmesi çok zor. Asker böyle biçimlendiriliyor. Ordu açıklama yapıyor, ‘Dil konusunda tarafız’ diyor. Genelkurmay dil uzmanı mı, sosyoloji şubesi mi var? Peki, buna karşı tepki var mı? Hayır; çünkü devlet bunun üzerine inşa edilmiş. Cuntacılar tasfiye edilince problemin çözüleceğini sanmak yanlış. Ordunun siyasetin dışına itilmesi lazım.



-Nasıl?



Genelkurmay başkanı dâhil, hiçbir askerin siyasi açıklama yetkisi olmayacak. Orduda ideolojik algı doğrultusunda bir eğitim verilmeyecek.



-Dış tehdide göre bir eğitim mi?



Hayır, dış tehdit değerlendirme yetkisi de yoktur ordunun. Tehdit değerlendirmesini millî irade yapar, orduya da der ki ‘Ben şu olayı tehdit görüyorum, ona göre kendini teşkilatlandır.’ Yıllarca sanal şeyler öğrettiler insanlara ve bunlar üzerinde içe dönük konseptler geliştirdiler. Yıllarca güvenlik endişesi içe dönüktü. Bir kere güvenlik tanımını siviller yapacak. Ordu, tanıma göre kendini teçhiz edecek, istekte bulunacak, ‘Görevi yerine getirebilmem için 100 uçağa, 50 gemiye ihtiyacım var’ diyecek.



-Hilmi Özkök böyle mi düşünüyordu?



Tabii ki böyle düşünüyordu ama o da ordu-devlet mantığı ile dizayn edilmiş. Siyasetin içindeki bir ordunun başında olduğunu biliyordu. ‘Devleti dönüştürmemiz lazım, böyle olmaz’ endişesini o da taşıyordu. Akıllı, devleti bilen insanlar zaten böyle düşünür. Ordunun siyasetin içinde olması askerlik tekniği açısından uygun değil zaten.



-Ordudaki ağırlıklı görüş ne?



İdeolojik eğitimden dolayı memleketin iç veya dış dinamiklerinden kendini sorumlu tutmak endişesi beyinlere nakşedilmiştir. Ama eminim ki kamuoyundaki bu sorgulama sürecinden etkileniyor bu insanlar ve kendi vicdani muhasebelerini yapıp ‘Ordunun ne işi var bu işlerde?’ diyorlardır.



-Orduda bu konuda görüş ayrılığı mı var?



İki gurup var, biri dediğimiz minvalde devletin algı değiştirmesi gerektiğinin farkında, diğer bir gurup ise hâlâ bıraktığımız yerde.



-Askerin ağırlığının sürmesini isteyen sivillere ne diyorsunuz?



Askeri, sivili yok o mantığın. Orduyu ayrı bir şey görüyor, ordu düşmanlığı diye bir şey çıkarılmış, Meclis düşmanlığından, hükümet düşmanlığından bahsedilmiyor, ordu düşmanlığı deniyor.



-Niye?



Ordu-devlet algısının doğurduğu bir tezahür.



-Bir görev gibi yapıyor bazıları?



Avrupa’da eskiden feodal bir yapı vardı. Feodal yapı yanında orduyu bulunduruyordu. İktidar gücünün orduya dayanması geleneği oradan geliyor. Türkiye’de iktidar gücünü millî iradeye rağmen elinde bulunduran bir grup var. Sen buna bürokrat aydın, ne dersen de. Bir grup var. Bu grup zora geldiğinde feodal beyler örneğinde olduğu gibi gücünü buraya isnat ettiriyor. Güç kaybını rejim kaygısı olarak sunuyor ve orduyu göreve davet ediyor. Vesayetin çeşitli ayakları var, bunu anlaması gereken en başta sivil siyaset, çözümünü de bu ayaklar üzerine oturtacaklar. Teorisine kafa yormayanlar siyaset de tespit edemez. Sanıyorlar ki Çetin Doğan biterse sistem adam olacak?



-Olmaz mı?



Üç ayak önemli. Biz ordu-devlet miyiz? Buna cevap verin. Ordu-devletiz. Devlet, millî hedeflerini gerçekleştirmek için bir analiz yapar, ana eksen ne? Askerî militarist mantıksa devlet ona göre teşkilatlanır. Öncelikle TSK’nın ihtiyaçlarını karşılamak için dizayn edilir. Osmanlı, ordu-devletti. Ordu sefere gidiyor, memlekete gelir getiriyordu. Çağımızdaki devlet modeli bunu kaldırmıyor. Şimdi sivil dinamikler ön planda. Medya ve sivil organizasyonlarla dünyayı ayağa kaldırıp on ordunun yapamayacağını yapabilirsin. Bu çağda ordu-devleti savunmak cehaletten başka bir şey değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin algı değişimine gidip devleti ordunun üzerinden alıp sivil dinamikler üzerine oturtması gerekiyor, bu devlet var olacaksa bu çağda sivil dinamiklerle var olur.



-Generaller cuntacı olarak mı yetiştiriliyor?



Bu algıyla yetiştiriliyor. Genelkurmay başkanı olan insan bu memleketin sorunlarına hâkim olmak zorunda. Dilini, dinini, kültürünü bilmek zorunda. Bunlar bu işlerden anlamazlar. Atatürkçülük kitabını açarlar, söylediği sözleri kendilerine dönüştürüp yüksek sesle felsefi sözler söylüyor algısı ile kamuoyuna sunarlar.



-Hilmi Özkök neden hedef oldu?



Özkök’ün normalde hükümete muhtıra vermesi lazım. Devlet düzenine, diyalektiğine baktığımızda her gün hükümete emir vermesi lazım. Hangi hükümet olursa olsun. Ama müspet bir sapma bu. Hilmi Özkök sisteme aykırı davranıyor. Özkök sistemi çalışmaz hâle getiriyor. Özkök vazifesini yapmadı, ama yapacağı vazife mukaddes bir vazife değildi. Bu ülkede kurulmuş köhne bir düzenin doğurduğu köhne bir vazifeydi.



-O yüzden mi itibarsızlaştırmak istediler?



Özkök’e yap dediler, yapmıyorum dedi; sisteme isyan etti. Özal da sisteme isyan edenlerden. Özal anayasayı delmekle bir şey olmaz derken dalga geçti, bu düzen bozuk, bunu değiştirmemiz lazım diyordu. Aşağıdakiler dediler ki sen neden görevini yapmıyorsun?



-O kavga devam ediyor mu?



Şu anda devleti yaşatmak için mücadele veriliyor, bir iktidar mücadelesinin ötesinde, AK Parti’yi de aşıyor.



-Balyozcular başarsaydı…



Bu sefer de bir hükümet kurban verilseydi biz belimizi doğrultamazdık. Devlet kendi kurtuluş savaşını veriyor, devlet yaşama mücadelesi veriyor. Devlet 300 milyar dolarını dağa taşa gömer mi? Özkök sinyal çanı çaldı, ‘devlet çöküyor’ dedi.



-Devlet çöküyor muydu?



Gidiyordu. Kayarken tutuldu. Tutulmayla birlikte yeniden yapmışken tam yapalım misali safha safha yerine oturtuldu.



-Hüseyin Kıvrıkoğlu nasıl düşünüyordu?



Özkök’le birlikte kuvvet komutanı Edip Başer olacaktı. En kıdemli orgeneral Başer’di. 28 Şubat algısına karşı olan bir grup vardı, 28 Şubat’ı da tasfiye eden. Kıvrıkoğlu, Edip Paşa ve Özkök’ü sayabilirsiniz. Onlar o misyona, ‘o kadar da değil’ deyip ‘dur’ diyenler ama bir sonraki aşamada bunlarda da bir algı farklılığı doğdu.



-Nasıl?



Ordunun devlet diyalektiği içindeki yeri, ordu-devlet olarak devam edecek mi? Kıvrıkoğlu dedi ki ‘devam edecek’. 28 Şubat’a karşı olabilir ama ordu-devlet yanlısı olabilir. Ordunun siyasete bulaşmasını normal karşılar. 28 Şubat felsefesinin doğurduğu din konusunun ne olacağı konusunda da ayrışmalar yaşandı. 28 Şubat’a karşı olmak başka ama ben karşı olanlarla yine bir ayrılık yaşıyorum. Bir ordu-devlet olmaktan kurtulup sivil dinamiklerle cuntacı mantık ebediyen başını kaldıramayacak şekilde yok edilmeli. Ama cuntaya karşı olup ordunun siyasetin içinde olmasını isteyenler var. Özkök benim gibi düşünenlerden.



-Bu düşünce güçlü mü?



Bu, algı ve biraz da akıl sorunudur. Akil insanlar bu mantıkla ayakta kalamayacağımızın kararını verdiler bence. Yoksa değişim ve dönüşüm süreçlerini idare etmeye hiçbir iktidarın gücü yetmez, bu devlet içindeki bir refleks. Ordu -devletse, irtica ile ordu mücadele eder, PKK ile ordu mücadele eder; ama biz de diyoruz ki bunlarla mücadele etmek ne ordunun vazifesidir ne de bunları tehdit olarak değerlendirmek orduya düşer.



-Kıvrıkoğlu, 28 Şubat’a karşı mıydı?



Kıvrıkoğlu, 28 Şubat’a karşıydı, başörtüsü ile uğraşmanın anlamsız olduğuna kısmen inanıyordu ama sorun tanımlarını bizim gibi yapmıyordu. Çetin Doğan konsepti ile uyuşmuyordu ama ‘ordu-devlet de olsun’ diyordu. Özkök ise ‘ordu bu işlerden elini çeksin’ diyordu. 28 Şubat’ta bu ayrışma yaşandı.



-Erbakan’ı ordu sever mi?



25 yıl kaldım, bir tek ‘Erbakancıyım’ diyen adama rastlamadım. Ana damar bellidir: Sağ ve sol...



-Ordu basını nasıl bu kadar rahat kullanabiliyor?



Bir ordu devletse ordunun iktidar gücü içinde payı varsa onun altındaki kademelerde ordunun etkisi varsa insanlar o yapı içinde kendilerine alan açmak için gider orduya yamanırlar. Hiçbir şey bilmiyorsa bile ordunun ihalelerinden istifade etmek için yamanırlar. Çok basit. Basın bir parça.



-Nasıl?



Parayı orduya veriyorsun, ordu bunu kendisi harcıyor, kendi denetliyor, bağımsız, kendi içinde bir devlet. İktidar gücüne de ortak. Bir kere bu fotoğraf insanları oraya yamanmaya iter. Bugün basit bir şey söyleyeceğim, ordunun yiyecek giyecek ihalesinin ne kadar olduğunu tahayyül edebiliyor musunuz? Sen bu ilişkiler yumağını kullanarak patronları da tesir altına alabilirsin, bu her dönemde vardır. Akredite olsanız her hafta oraya gideceksiniz, bu sistem.



-Psikolojik harekat planları nasıl yapılıyor?



Bilinmeyen bir şey değil. Bu ülkenin gazetecileri Genelkurmay Karargâhı’nda cirit atar. Bir manşet attırmak için özel bir gayrete gerek yok. Ordu-devletsen bunun hukuk zemini içinde de karşılığı varsa hukuk profesörleri karargâha gelip irtica brifingine girip ayakta alkışlıyorsa bunlar normal. Hocalar, yargıçlar, koşa koşa karargâha gidip görev verdiniz diye teşekkür etmediler mi? Adam yerine koydunuz diye de teşekkür ediyorlar.



-27 Mayıs’ta da var bu ilişki? Öğrencilerin kıyma makinelerine gönderildiği haberleri hiç sorgulanmadan yayımlanıyor?



Kim dergisinde cunta iddiaları için ‘balon’ manşetlerinin atılması cuntacılarla işbirliksiz olabilir mi? Cuntacı-komitacı-aydın işbirliği hep vardı. Gazeteciden hukukçusuna varana kadar. Bunlar da komitacı.



-Dışarıda da mı var komitacı?



Bizde komitacılığın esas ayağı dışarıda. Cunta ordu içindeki yapıyı ifade eder, komitacılığın sivil asker ayrımı olmaz, her ayağı olabilir. Cunta ordu içindedir, komita sivil asker aynı ayak olabilir.



-Sivilleri nasıl anlayacağız?



Demokrasi ile idare edilen bir ülkede halkın oyları ile işbaşına gelmiş bir hükümete ben seni tanımıyorum demek mümkün olabilir mi? Sen benim başbakanım değilsin diyor. Bu komitacı mantık bu demokraside suçtur. Başbakan bu millet tarafından seçiliyor, eleştirebilirsin ama benim başbakanım değil diyemezsin, o zaman git kendi başbakanını eleştir. Komitacılık bizde sivilde daha güçlü.



-Son zamanlarda zayıfladı diyebilir miyiz?



Ordu-devletin olduğu sonuçlarla birlikte olunca etki katsayısı yükseliyor. Yoksa bir şey ifade etmez. Bunlar örgütlenme nihayetinde, veya yukardan aşağıya tetikleniyor. Bir numara, beş numara, bir numarayı bulursak Türkiye kurtulacak sanki, ortada sistem problemi var. Ordu siyasetin içinde, bunu düzeltin. Sadece Çetin Doğan’ı tıkarsak bu ülke kurtulmaz.



-Ne öneriyorsunuz?



Hukuk zemininde çözeceğiz bir kısmını, komitacılık her yerde suçtur, bizde de suç; bunun hesabını verecekler. Ordu-devlet siyasetin konusu, ona siyaset çözüm bulacak; anayasa değişikliğinden tut, devletin yeniden dizayn edilmesi, devlet kurumlarına yeniden sorumluluklar verilmesi. Kırmızı kitabın değiştirilmesi MGK’daki değişim bunun devamının gelmesi lazım.



-Camileri bombalama planları yapan bir cuntacı-komitacı nasıl çıkıyor bu ordudan?



Bu ülkede cami bombalanmamış ama başka yerler bombalanmış, geçmişte var, bu işler zaten bunların mesleğiymiş. Ordu-devlet mantığını ayakta tutmak için, ordu olmazsa ne hâle geliriz diye sordurmak için zemini sürekli şekilde beslemişler. Cami bombalama diyorsun, Allah korusun ikisi kıyaslanamaz, bir milletin seçimle gelmiş başbakanını asmak mı daha korkunç bir şey, cami bombalamak mı? Cami bana hafif kalıyor, adam camiyi niye bombalar, başbakanı asmak için, nihai hedef odur. Adamlar bunu yapmışlar zamanında zaten. Başbakanı at hırsızı gibi asmış bu adamlar, başbakan üzerinde sigara söndürmüşler.



-Yine yaparlar mı?



Cami bombalamak falan ufak kalır. Dinî inançlar ve algılarımızla düşündüğümüzde irkiliyoruz ama başbakan asmış bu adamlar, daha ötesi yok. Ve getirmiş Fatin Rüştü Zorlu’yu bir ayyaşa astırmışlar, bulup getirmiş astırmışlar. Hâlâ cami bombalamaktan bahsediyorsunuz!



-27 Mayıs’taki isimlerin bugün cuntacılıkla yargılanması tesadüf mü?



Çetin Doğan olmazsa başka biri olacaktı, aktif olmayan yok ki, hepsi cuntacıymış o dönemde. Silahlı Kuvvetler içinde bir sürü komite var. Oluşturulan komite (Millî Birlik Komitesi) ordu içindeki cuntaların gönderdiği adamlarla oluşturulmuş bir koalisyon. Talat Aydemir’in cuntası ayrı, 9 Subay’da tutuklanan Faruk Güventürk’ün ayrı. Türkeş daha sonra Talat Aydemir’inkine dâhil ediliyor. Türkeş geç girenlerden.





--------------------------------------------------------------------------------



Şenol Özbek kimdir?



1962 Sivas doğumlu Şenol Özbek, 1979’da Ankara Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Aynı yıl ODTÜ Gıda Mühendisliği ve Kara Harp Okulu’nu kazandı. Tercihini Kara Harp Okulu’ndan yana kullandı. Kara Harp Okulu’ndan 1983’te mezun oldu. Yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli yerlerde komutanlık ve karargâh subaylığı görevlerinde bulundu. Genelkurmay Karargâhı’nda çalıştı. En son görev yeri olan Kıbrıs’ta yarbay rütbesinde iken 2004’te kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Evli ve 3 çocuk babasıydı.



13 Nisan 2012 Cuma

Çekip gitmediler, hukuk devleti olamazsak geri gelecekler

2 Nisan 2012 / İDRİS GÜRSOY , Aksiyon


‘Darbeler nasıl önlenebilir?’ başlıklı bir rapor hazırlayan AK Parti Milletvekili Prof. Dr. İdris Bal, demokrasinin hâlâ risk altında olduğunu söylüyor. Ona göre, tam demokrasi için tedbir imkânları henüz geçmiş değil.

Meclis’in genç milletvekillerinden, 1968 Kütahya doğumlu. Siyaset ve uluslararası ilişkiler profesörü. Amerika’dan Madagaskar’a pek çok ülkede araştırmalar yapmış. Yayımlanmış kitapları var. Başbakan Erdoğan’ın çeşitli konularla raporlar hazırlamasını istemesi üzerine çalışmalara başlıyor. ‘PKK, Kürt sorunu’, ‘Alevi meselesi’, ‘Arap Baharı ve bölgedeki yapısal sorunları’ raporlarını veriyor başbakana. Son hazırladığı raporu kamuoyuna da açıkladı. Bir yandan darbecilerle hesaplaşılırken diğer yandan yeni anayasa çalışmalarının sürdüğü kritik süreçte ‘Darbeler nasıl önlenebilir?’ başlıklı 14 sayfalık bir çalışma bu. Cumhurbaşkanına, başbakana ve ilgili kurumlara sundu. Prof. Dr. İdris Bal, önce sorunu teşhis ediyor. Tarihî sürece işaret ediyor. Sorunun devam etmesinin maliyetlerini sıralıyor. Vesayetin cunta dışı ayaklarını ortaya koyuyor. Tedavi ve çözüm için kullanılacak araçları sayıyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanması, 35. maddenin kaldırılması, MGK’nın ve jandarmanın lağvedilmesi gibi somut teklifleri var. Prof. Bal’a göre, darbe zihniyeti bitmiş değil. Geri çekilmiş gibi görünüyorlar, bu da bir taktik. Tam hukuk devleti olacak adımlar atılmazsa her an geri dönebilirler. Meclis’teki odasında Darbeler Raporu ve Ergenekon davaları etrafında süren tartışmalarla ilgili sorularımızı cevaplayan Bal, iktidar, muhalefet ve toplumun bütün kesimlerine ‘demokratikleşme fırsatını kaçırmayalım’ çağrısı yapıyor. Cemaat tartışmalarının ise büyük bir oyun olduğunu söylüyor. ‘AK Parti diktatörlüğe gidiyor’ eleştirilerini maksatlı buluyor.



-Darbe sorununa nasıl bir teşhis koydunuz?



Bu, günümüzün meselesi değil. Osmanlı’dan, 17. yüzyıldan beri eli silah tutanların seçilmişlere bir itaatsizlik kültürü var. Sadece ordu ile sınırlı değil; bundan nemalanan üniversite, iş dünyası ve medya bunu destekliyor, övgüler yağdırıp ortam oluşturuyor. Osmanlı’nın yıkılmasının temel sebebi de darbelerdir.



-Cuntalarla birlikte sivil uzantılarına da dikkat çekiyorsunuz?



Ordunun içindeki illegal cuntacı kişilere operasyon şarttır. Yargıya taşınmalı, çürük elmalar ayıklanmalıdır. Bunu yaparken darbeyi alkışlayan, destekleyen, darbeye zemin hazırlayan siyasetçi, akademisyen, medya mensubu ve iş adamlarını da dikkate almak zorundayız. Aralarında çıkara ve ideolojiye dayalı bir işbirliği var.



-Darbe gerçeğini sanki bazıları sizin kadar ciddiye almıyor. Sebebi ne olabilir?



Belki bilgisizlik ve olayı iyi teşhis edememe olabilir. Bizim gibi bir ülkede en istikrarlı faaliyet darbeler olmuştur. 1960, 70, 80 diye devam ediyor. 28 Şubat ve planlar var. Fırsat bulsalar yapacaklar. Hâl böyle iken hâlâ bilgisizlik varsa buna ‘hayret’ demek lazım. Bir de darbeci zihniyetle çıkar birliği, dirsek teması olabilir. Demokratik bir ülkede isek, meşruiyetin kaynağı olarak halkı görüyorsak darbe girişimleri karşısında hassas olmalı ve önlemleri teşvik etmeliyiz. Hafife almayı meşru gösterecek sebep yok.



-Bazen geri adım atıyorlar, görece demokratik bir ülke havası yayılıyor. ‘Bu iş bitti’ denildiğinde yeniden karşımıza nasıl çıkıyorlar?



Darbeler sosyal ortamın, hukuk ve siyaset ortamının ürünüdür. Bu ortamı değiştirmeden bu neticeyi ortadan kaldıramazsınız. Bize büyük bir yalan söylenmiştir. ‘Bizim darbecilerimiz çok iyidir. Hemen sivil otoriteye iktidarı verirler’ demişlerdir. Şeklen doğru. Ama gerçekten mi çekiliyor? Gerçekten çekilmiyor, yıpranmamak için perdenin arkasına geçiyor. Anayasa ve yasalar, MGK ve başka kurumlarla ağabey rolü oynamaya devam ediyor. Kurt sisli havayı sever. Önce kaos oluşturuyor, sonra darbe yapıyor. Şimdi neden sol-sağ çatışması yok? Şu anda da darbeci zihniyete PKK, KCK lazım. Bu millî bir sorundur. Bedelleri herkese ödetti. Ülkeye yapılan en büyük kötülüktü. Bu yüzden darbe ile mücadele sadece AK Parti’nin işi değildir.



-Darbeci zihniyet, cuntacılar, tam demokrasiden neden korkuyor?



Tam demokrasi, aşağıladığı, küçük gördüğü insanların istediğinin olması demektir. Seçilenler hem iktidar olur hem muktedir.



-Hâlâ darbe ihtimali görüyor musunuz?



Ümit ve temennilerle gerçekleri karıştırmamak lazım. Her on yılda bir darbe yapıldı ise, en son darbeden sonra ‘bin yıl sürecek’ dendi ise, iddianamelerde 2002’den bu yana müdahalelerin hiç bitmediği görünüyorsa, ‘bu iş bitmiştir’ diyemeyiz, bu aymazlıktır. Her açıdan her kolu ile devam ediyor. Cuntacılar yargılanırken eğer medyada hâlâ darbeci zihniyet alkışlanıyorsa, üniversitede darbe dönemleri ballandırılarak anlatılıyorsa, iş çevresinde müdahaleleri alkışlayan zihniyet varsa ‘bir daha darbe olmaz’ demek vitrinlere oynamaktır. Tam tersine üzerine eğilmek gerekiyor. İşin panzehiri de demokrat, eğitimli, halkın değerlerine saygılı, çevresi ile barışık insan yetiştirmektir.



-Darbecilerden nasıl kurtulacağız?



Darbeciler çekip gitmedi. ‘Biz yargılanamayız’ diye maddeler koydular. Devlet teşkilatı ve yasalar üzerinde operasyonlar yaptılar. Yönetmeliklere kadar tam bir hukuk devleti olacağız. Askere, jandarmaya demokratik ülkelerde ne veriliyorsa biz de onu vereceğiz. İkinci sınıf demokratik yönetim anlayışını değiştireceğiz. ABD’de silahlı kuvvetlere ne rol veriliyorsa biz de o sorumluluk ve yetkiyi vereceğiz. Silahlı kuvvetlere iç siyasete müdahale imkânı verecek zerre kadar madde kalmayacak. Ordu dışarıdan gelecek tehditlere karşı görevlidir. Gerçekten Batıcı iseler işte test. Bunu kabul edecekler.



-Darbe zihniyetini savunanlar, demokratikleşme adımlarını ‘AK Parti kendi derin devlerini oluşturuyor’ diye eleştiriyor?



Bu, şu demektir: ‘Benim vesayetçi anlayışım, diktatörlüğüm bitiyor.’ Birinci sınıf demokrasilerde ne varsa biz onu istiyoruz. Onlar ne istiyor? Halkla barışık değiller, projeleri yok, iktidara gelemiyorlar, rahatsız oluyorlar, bu ve benzer iddialarla halkın seçtiklerini yıpratmak, başarısız kılmak istiyorlar. ‘İktidara gelemedim, başarısız oldum’ demiyor; ‘üst üste seçim kazanıyorsunuz, siz diktatörlüğe gidiyorsunuz’ diyor. Başbakan ‘üçüncü seferden sonra aday değilim’ dedi. Diktatörlüğe giden bunu söyler mi?



-DP aynı suçlamalarla karşılaştı. Hatalar da yaptı. Demokratikleşme kesintiye uğradı. AK Parti’nin avantajları var mı?



Demokrasi, hukuk devleti dediğinizde artık yalnız değilsiniz. Hukuk devletine inananlar bütün kurumlarda ve toplumun bütün kesimlerinde var.



-AK Parti’nin dezavantajı?



İktidarlar -bazen DP’de olmuştur, başka zamanlarda da olmuştur- kendilerini çok güçlü görebilir; bu farklı metodlara itebilir, daha yumuşak, yavaş yavaş reformlar yapılır şeklinde bir algı olabilir ya da böyle bir algıyı birileri pompalayabilir. Ama şunu unutmamak lazım; eğer hukuk reformları yapılmazsa, darbeci zihniyet, illegal yapılanma aynı heveslerinin peşine düşebilir. Süreç tamamlanmadıkça darbecilik zihniyeti bitmiş değildir. Tersine üniversitede, medyada çatlak sesler duyuyorsak, darbe planları deşifre ediliyorsa daha cesur olmak zorundayız. İtalya’da cumhurbaşkanına kadar gidildi. Bizde de sonuna kadar gidilmelidir. Demokrasilerde herkes hesap verebilir. Mesele Kenan Evren’in mahkûm edilmesi değil, darbeciliğin mahkûm edilmesidir. Darbecilik hukuk dışı, çok kötü bir fiildir diye zihinlere yerleşmelidir. Bugün güçlü bir iktidar var ama illegal yapılanmalar sizin zaaf anlarınızı kollar. Geri çekilmeleri taktik icabıdır. PKK yapmıyor mu? Bunlar taktiktir. Onların da kendilerine göre planları vardır.



-Davalar sürerken özel mahkemelerin kaldırılması gündeme geliyor?



Geri adımlar olursa veya ‘bu işin arkasında siyasi iradenin desteği yok’ mesajları verilirse bunlar illegal yapılara cesaret verir. Gaflet olur.



-‘Cemaat bu davaların arkasında’ iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz?



Cemaati hedef göstermek büyük bir kurnazlık ve dezenformasyondur. Cemaati hedefe koyarak bunun millî bir mevzu olmadığını göstermeye çalışıyorlar. Bu demokratikleşme mücadelemize en büyük tuzaktır. Kurnazca, sinsice bir plandır. Darbecilikle mücadele millî bir mevzudur. Alevi’nin, Sünni’nin, CHP’linin, MHP’linin meselesidir. Bedeli birlikte ödüyoruz. Hâl böyle iken vesayetçi zihniyet kurnazlığın peşinde. Bunu cemaate indirgeyerek küçümsüyor ve cemaatin kendi hesapları, çıkarları için bu planları hazırladığı gibi bir dezenformasyonu yapıyorlar. Toplumun bütün kurumları olarak bunun karşısında durmalıyız.



4 Nisan 2012 Çarşamba

Cuntacılar için gazetecilik tali bir unsur

26 Mart 2012 / İDRİS GÜRSOY,
Medyanın yakın tarihinde somut haberlerin bile çarpıtılarak farklı bir düzleme yerleştirildiğini belirten Prof. Naci Bostancı, “Toplumsal mühendislik böyle bir yayıncılığı talep eder. Ne olduğundan ziyade oradaki verileri kullanarak farklı bir hakikat çıkarmaya çalışır.” diyor.
Ergenekon davaları kapsamında tutuklanan gazeteciler üzerinden bir fırtına koparılıyor. Ancak Türkiye’de 1960’la başlayan medya destekli darbeler, kötü bir gelenek. 1971 muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası... Hepsi medya desteğiyle gerçekleştirildi. 28 Şubat’ta tank-top yerine, gazete ve televizyonlar kullanıldı. Mehmet Ali Birand, tarihî gerçeği “Genlerimizde darbecilik var” sözleri ile izah etti.
Peki, dünyanın en özgürlükçü mesleğini ifa eden gazeteciler Türkiye’de niçin askerî rejimlere sıcak bakıyor? Genlerdeki darbe hastalığı tedavi edilebilir mi? Terör ve şiddet olayları kapsamında hayat hakkı ihlallerinin incelenmesine yönelik kurulan TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu’nun başkanı Prof. Naci Bostancı bir iletişimci. Amasya’dan milletvekili seçilmeden önce Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunuyordu. Bostancı’nın, Türkiye’de sosyal değişme ve kimliksel dönüşüm, siyaset bilimi, kitle iletişim teorileri, propaganda, ideoloji kuramı ve kültürel dönüşüm konularında çalışmaları var. Türkiye’deki medya-cunta ilişkilerinin tarihî arka planı ve önümüzdeki sürece ilişkin sorularımızı cevaplarken, medyanın ideolojik ilişki ve çıkar ilişkisi içinde bulunduğu bloka dikkat çekerek, bağımsız olmadığını söylüyor: “Gazeteciliği bir tali meslek olarak görüp toplumsal mühendislik aracı yapanlar kaybedecek.”
27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat’ta gazeteciler çok etkin. Hem gazeteci hem de cuntacı olunabilir mi?
Onlara gazeteci derken, kitaplarda yazdığı gibi halkın haber alma hakkına saygı gösteren, gerçekleri ortaya çıkarmak için çabalayan, kamunun çıkarları için çalışan insanları anlamayın. Onlar için gazetecilik tali bir unsur. Cuntacılığın amaçlarına uyduğu ölçüde gazeteci onlar. Etiketleri gazeteci. Gazete çıkarmakla insanlar gazeteci olmaz. Cuntacılık gazetecilik sayılmaz. Onların derdi gazetecilik değil cuntacılık. Gazete bir araç.
-Ama ilişkiler deşifre olduğu hâlde bu etiketi üzerlerinde taşımaya devam ediyorlar?
Eğer bir evrim yaşıyorsak, onlar zayıflayarak varlıklarını sürdürür, zaman onları tasfiye eder. Göreceksiniz, gazeteciliği tali meslek görerek toplumsal mühendisliğin aracı yapan insanlar, Türkiye’nin geleceğinde yok olacak. Bir ülke açık toplum oluyorsa orada gizli ilişkilerini, niyetlerini halkın gözünden kaçırarak yaşayan çevreler yaşayamayacaktır. Birilerinin çıkıp ‘sizi tasfiye ediyorum’ demesine gerek yok. Evrim süreci içinde zaten tasfiye olurlar.
-Nasıl?
Onlara kulak verenler olmaz. Onları okuyan insanlar ağırlıklı olarak demokrasiden yana olurlar. Okunmadıklarında, tıklanmadıklarında magazine kaçmaya çalışırlar, gazetelerini renklendirirler, araya cuntacı hikâyelerini koyarlar ama her hâlükârda bunlar ümitsiz çabadır. Tarihsel şartlar onları tasfiye eder.
-Türkiye’de bazı gazeteler olağanüstü dönemlerde neden roller üstleniyor?
Olağanüstü dönemler kendine has niteliklere sahip oluyor. Siyasetin sahipleri, kamuya ve kendi içlerine dönük yüzleri ile farklı resim veriyor. Olağanüstü dönemler mahiyetleri itibari ile bir yüzleri gizli ilişkilere, orada çevrilen, döndürülen entrikalara dayalıdır. Buradaki girişimleri meşrulaştırmak, halk desteğini çoğaltmak, böyle bir kasıtla bir tür toplumsal mühendislikle işlerini yürütürler. Çünkü yaptıkları işle toplum arasında bir gerilim, bir çelişki vardır. Kendi amaçlarını saklayıp dönemin olağanüstülüğü, yürütülen işin halkla çelişkisine işaret ederler. Eğer gizli kapaklı işler yürütüyorsan, senin düşündüğün, desteklemeye çalıştığın çevreler, güç birliği yapmak istediğin kişi ve kurumların tümü toplumla bir çelişki içindedir. Tıpkı 12 Eylül ve 28 Şubat gibi.
-Darbe sonrası?
Toplum açık topluma dönüştükçe ayaklarının altından halının çekildiği bir elit kadro vardır. Güçlerini yenilemek ve eşsiz güçlerini elde etmek isterler. Bu yüzden medya marifeti ve birtakım unsurlarla bir toplumsal mühendislik yapıp ama neticede güç kullanıp rızayı inşa etmeye çalışırlar.
-Medya, bağımsız bir yapı değil, araç mı?
Medya kendi başına, tarihsiz, hangi sosyal şartlar olursa olsun hep aynı biçimde davranan, ideolojik, iktisadi ve aracı olmak istediği çevrelerden bağımsız bir yapı değildir. Medyayı değerlendirirken, kime sesleniyor, arkasındaki sermaye ne, ideolojik pozisyonu ne, bunlarla birlikte ancak yorumlarsak o zaman medya derken kimden bahsettiğimiz açıklık kazanır. Darbe çığırtkanlığı yapan da, demokrasi isteyen de vardır. Toplumdan yana olan da vardır, kirli ilişkilerin aracı olan da.
-Böyle bir blokun parçası medya objektif olabilir mi?
Kimse objektif değildir. Açık bir haber vardır, o haberi çarpıtırsan bu aleni nesnel bir haberi çarpıtmaktır. ‘Müftü keçi çaldı’ demek açık bir yalandır. Yoruma ilişkin farklılık anlaşılabilir ama doğrudan doğruya somut bir haberi çarpıtmak kabul edilemez. Türkiye’de medyanın yakın tarihinde somut haberlerin de çarpıtılarak farklı bir bağlama yerleştirildiğini görürüz. Toplumsal mühendislik böyle bir yayıncılığı talep eder. Ne olduğundan ziyade oradaki verileri kullanarak mutfak işçiliği marifetiyle, farklı bir hakikat çıkarmaya çalışırsınız.
28 Şubat sürecinde tam da bu mu yaşandı?
İktidar ilişkileri açık bir nitelik arz etmiyorsa, elitler küresel ve yerel gelişmeler sebebi ile eski egemen pozisyonlarını kaybediyorlarsa, böyle bir riskle karşı karşıya iseler, iktidar oldukları dönemde hayat verdikleri, destekledikleri medyayı kendi amaçları için, toplumsal mühendislik için kullanmak isterler. Onların oluşturduğu tarihsel bir blok vardır. İktisadi elitler, bürokrat elitler, politikacılar ve onlarla birlikte kader birliği yapmış, hayat bulan bir medya grubu. Burada çıkar ve ideoloji birliği söz konusudur. 28 Şubat döneminde askerî bürokratlar, aydınlatmak maksadıyla yüksek yargı mensuplarını brifinge çağırdığında, dönemin adalet bakanı; ‘kimse yargıya emir veremez’ dediğinde o dönemki güçlü medya organlarından biri, ‘yargının üzerine baskı’ diye askerî bürokrasinin çağrısını değil, bakanın bu şekildeki genelgesini öne çıkartmıştı. 1960 darbesinden sonra 4 Haziran’da yine aynı şekilde o dönemin gazetelerinden biri gençlerin kıyma makinelerinden geçirildiğini, yok edildiğini haber olarak yayımladı.
-Bu haber neden önemliydi o sırada?
Tabii kıyma makinelerinden geçirilme metaforu aynı zamanda kendi iddiasının ispatlanamaması durumunu ortaya çıkardı. Adam kıyma olmuş, neyi bulacaksın? Dolayısıyla öyle bir hikâye anlatıyor ki toz ettiler toz. Bir ülkeyi toz ettiler deseler kanıtlayamazsın. Adamı bir bütün hâlinde mezara gömseler, derler ki mezarı gösterin. Kıyma yaptılar dersen, kıymanın neyini göstereceksin? Bunların hepsi toplumsal mühendisliktir. Parasını kim koyuyor, profesyoneller kim ve kime anlatıyor, bu üç şeye bakmak lazım.
-Medya-cunta ilişkisinden dolayı bazı gazetecilerin yargılanması tansiyonu yükseltiyor. Süreç bir ayrışmayı getirecek mi?
Cumhuriyetin başlangıcından itibaren medyanın sermayesini koyan çevreler egemen iktidarlarla tarihsel iyi ilişkiler kurmuş, kader birliği etmiş insanlardır. Dolayısıyla onlardan ayrı bir ideolojik pozisyonları olamaz. Tarihî şartlar bunların altından halıyı çekiyorsa onların altından da halıyı çekiyordur. O yüzden can havliyle tıpkı denizdeki yüzme bilmeyen insanlar gibi birbirlerine sarılıp o şekilde ayakta kalmaya çalışacaklardır, ama yüzme bilmiyorsan mutlak şekilde suyun dibine gidersin.
-Darbeleri destekleyen gazetecilerin ideolojik görüşleri ne? Kendilerine nasıl bir misyon biçiyorlar?
O dönemdeki elitlerin, gazetecilerin genel yaklaşımı kaba ve cahil halkı modernleştirmektir. Bu yüzden 90’lı yıllara kadar aydın-halk ikiliğinden bahsedilmiştir. Aydın olmanın temel vasfı kendi halkına yabancı olmaktır. Eğer ona saygı ile yaklaşırsan bu senin kaba ve taşralı olduğun anlamına gelir. Araya mesafe koyarsan o kadar aydın olduğun kabul edilebilir gibi bir algı söz konusudur. Aydın profili ne söylemiş, ne yazmış diye bakarsanız bunu görebilirsiniz. Arada uçurumlar var. Bunlar kendiliğinden oluşmadı. Dolayısıyla o dönemdeki gazetelerin ideolojileri de halkın terbiye edilmesine inanan, dolayısıyla misyonunu o çerçevede oluşturan insanlardır. Hedef kitlesine gelince, okur yazarlar kimlerdir, o dönemde yeni yeni şehirli olan, bürokraside iyi yerlere gelen ve ticaretle palazlananlardır. Bir bakıma doğrudan doğruya halkın kendisi değildir. 1950’den sonra çok ironik biçimde bu ifade edilmiş zaten; ‘sahiller halka açıldı vatandaş denize giremiyor’ dediler.
-Gazeteler de vatandaşa mı çıkıyor?
Vatandaşa, elitlere ama nasıl elitlere? Kapalı toplum yapısı içinde halka dayalı olmayan bir iktidarın inşa ettiği elitlere. Onlar cumhuriyetin vatandaşları. Gazetenin hitap ettiği çevre de rejimin öne çıkardığı, hayat tarzları ile onlarla entegre olmuş çevrelerdir. O yüzden kendi çalıp kendi söyleyen bir medya söz konusudur. Bu medya sermayesi, egemen elitlerle bağ çerçevesinde kurulmuş, profesyonelleri onlarla ideolojik bir entegrasyon içinde davranmıştır. Bu medya toplumsal mühendislik yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve sandıktan başka netice veriyorsa onun da kafasına vurmak için pozisyon alır. Dolayısıyla her şey kendi mecrasından akıyor.
-Mehmet Ali Birand, “Genlerimizde darbe geni var.” dedi. Pek çok insan bunu bir itiraf olarak gördü. Bu açıklamayı nasıl değerlendirdiniz?
İnsanlar vicdan sahibidirler. Hayatlarını bir şekilde yaşarlar, bir gün hayatın ebedi olmadığı, bir sonu olduğu, hesapların görülmesi gerektiği, bu hâlin sürdürülemeyeceği noktasında, vicdanın neyi emrediyorsa bir dönüm noktası yaşarsın. Birand bunu yaşamıştır. Kişisel ve toplumsal bir dönüşüme işaret ediyor bu açıklama.
-Nasıl bir dönüşüm?
Marcel Proust, ‘Yitik Zamanın Peşinde’ kitabının yazarı. Dönemin entelektüellerine şunu soruyor. ‘Altı ay sonra öleceğinizi bilseniz ne yaparsınız?’ İnsanlar 6 ay sonra öleceklerini bildiklerinde mevcut hayatlarının dışında bir hayat kuruyorlar. Eğer 6 ayım kaldı diye mevcut hayatın dışında bir hayat kuruyorsan sahici hayatın odur. Diğeri sahte bir hayattır. Diğeri ikinci emre kadar hayattır. Diğeri yarın her şey güzel olacak, şimdi böyle bir pozisyon alayım hayatıdır. Birand sanıyorum kendine böyle bir soru sordu. Hiç kimse edebi yaşamayacak, Allah Birand’a uzun ömür versin ama başımıza bir sıkıntı geldiğinde kendimize bu soruyu sorarız, gerçek hayat nedir diye? Bu soruyu sorduğumuzda da o en derinlerdeki vicdanımız ama ve fakatlı cümlelerle meşrulaştırdığımız o farklı pozisyona daha eleştirel bir noktadan bakmaya başlarız. Hayat ebedi değil, ne yapmamız gerekiyor, aydın sorumluluğumuz neyi emrediyor, bu topraklara bir borcumuz var, diye düşünürüz. Kişisel olduğu gibi toplumsal hayatta da böyle olur. Toplumsal hayat dinamik bir şekilde değişirken insanlar kendilerine, ne yapmalı, diye sorar. Kolektif bir pozisyonu olan insanlar için bu ortak bir soru hâline gelebilir.
-Bu soru ortak bir sorgulamaya dönüştü mü?
Türkiye’de de entelektüeller, okuryazarlar Tür-kiye’nin demokratikleşmesi sürecinde böyle bir soru ile karşılaştı. Acaba kapalı topluma ilişkin trendleri devam ettirmek için toplumsal mühendisliğe devam etmeli miyiz? Kirli ilişkilerin üzerini örtmeli miyiz? Bunlara yüksek değerler atfedip halkın sahte rızasını inşa mı etmeliyiz, yoksa gerçek halk rızasının ortaya çıkmasına mı vesile olmalıyız? Bu yönde medya pozisyon alıyor. Arkasındaki maddi şartlar da değişiyor.
-“Genlerimizde darbecilik var.” sözünü siz bir iletişim bilimleri hocası olarak nasıl yorumladınız? Aslında üzerinde ayrıntıları ile durulması gereken bir itiraf değil mi bu?
Gen hikâyesi epey derin çağrışımları olan bir kavramdır. Bizi karakterize eden şartlar bizi aynı zamanda darbeci yaptı, diyor. Niçin? Çıkar birliği içinde olduğumuz tarihsel blok, kader birliği yaptığımız kişiler, başka bir tercihe ilişkin; acaba şöyle de yapmak mümkün mü diye kendimize sorma şeklinde bir durumumuz olmadı, biz kaçınılmaz olarak darbeciydik, diyor. Birand’ın sözünü öyle anlıyorum. Yani mukayeseli bir şekilde okuyup muhakeme etmek, insani bağlamda buna cevap vererek aydın vicdanı ile pozisyon almak, öyle bir şey yoktu, diyor. İçine düştüğümüz ırmak bizi darbeciliğe götürüyordu, diyor. Parçası olduğumuz nehir, ilişki kurduğumuz güç çevreleri, tarihsel blok oluşturduğumuz o elitler bizi determinist biçimde darbeciliğe götürüyordu, diyor. Yoksa biyolojik olarak analarından darbeci doğmazlar.
-Genlerle sonradan oynanmış da olamaz mı?
Hayır, bu şöyle bir şeydir; “Güzel günler göreceğiz, çocuklar”, Nazım Hikmet’in dediği gibi ama şimdilik katlanalım. Ne acı çekiyorsak bu halkın cahilliğinden, kabalıktan, hayat tarzımızı değiştirme çabamıza inat eden yığınlardan kaynaklanıyor bütün bunlar. Siz buna inanın. Eflatun’un demokrasi rejimi, bilge kralın halkın çıkarlarını halktan da iyi bilmesi esasına dayanır. Halktan da iyi biliyorsan kendi başına kendi çıkarlarını takdir edemeyen bu halkı gerektiğinde belli bir vadide anlayacağı çıkarlara sopayla da çevirebilirsin. Türkiye’deki elitler de halkı modernleştirmek istiyordu ama halk anlamayınca gerektiğinde ceberut yöntemlerle halkın iyiliği için onu modernleştirmek gerekiyordu. Bu hikâyenin bir parçasıdır medya.
-Nasıl?
Biz yarın iyi günler göreceğiz ama şimdilik toplumsal mühendisliğe devam edelim. Biz sizi modernliğe götürmek istiyoruz. Sizi götürmek istediğimiz hedefleri takdir edecek olgunlaşma seviyesinde değilsiniz, biz de size bunu anlatmaya çalışarak zaman kaybedemeyiz. Otoriter olmak zorundayız. Stalin ne diyordu? Olağanüstü bir sosyalist düzen kuracağız. Ama bunun için acıya katlanmak lazım. Omlet yemek istiyorsan yumurtaları kırarsın. Milyonlarca insanı öldürdü, insanları köle yaptı, en ucuz iş gücünü oluşturdu. Proletaryanın gördüğü en büyük travma budur. Bizdeki elitler de benzer bir şey söylüyorlar. Hikâye aynı hikâye. Aynı elit kadro, aynı dünya görüşü içinden bakan insanlar.
-Son dönemde demokrasiye bağlı, alternatif gazeteler de var. Nasıl güç kazandılar?
Alternatif medya demokrasi güçlendikçe gelişmiştir. Bu manada demokrasiye bağlı medyanın varlığı yenidir. Son on yılda demokrasinin müdafii medya güç kazandı, çünkü demokrasiyi destekleyen iktisadi elitler güç kazandı. Yeni entelektüeller ortaya çıktı. Yükselen konumlarını açık demokrasiye ve açık topluma borçludurlar

20 Mart 2012 Salı

CHP’li Ali Topuz: Dinini öğrenmek insanların en temel hakkı



Şu an siyaset gündemini uzaktan takip eden ve anılarını bir kitapta toplayan CHP’li Ali Topuz; Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı, partinin geleceği, din eğitimi ve yakın siyasi tarihle ilgili ilginç değerlendirmelerde bulunuyor.




12 Mart 2012 / İDRİS GÜRSOY, AKSİYON


Dedesi Şapka İnkılabı’na karşı çıktığı için 10 yıl kürek mahkûmu olmuş. Medrese tahsilli bir asker olan babası, Said-i Nursi’nin Emirdağ’da gözetimini sağlamış. Kur’an okumasını biliyor. Üstad’ın kaldığı eve gidip dersine katılmış. Risale-i Nurları okumuş. Dinî nikâh yaptırmış. Sağcı, muhafazakâr bir siyaset adamının hayatından değil bu kareler. CHP’nin yaşayan efsanelerinden, Türk siyasetinin duayeni Ali Topuz’dan…



‘Değişimi Yaşamak’ başlıklı anılarında hem kişisel hem de politik hayatına ilişkin pek çok ayrıntı var Topuz’un. 2007’de milletvekili adayı olmayan Ali Topuz, şimdi siyaset gündemini uzaktan takip ediyor. Topuz’la İstanbul’da buluştuk, hem sıra dışı hayatını hem Kemal Kılıçdaroğlu ile CHP’nin geleceğini hem de yakın siyasi tarihin önemli olaylarını konuştuk.



Ali Topuz, 1932’de Rize Çayeli’nde doğdu. Yüksek mühendis ve mimar. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdi. Ancak pek çok sol politikacının aksine çocukluğunda iyi bir dinî eğitim de aldı: “Doğduğum çevre mutaassıptı. Öğrenim yaşamıma başlamadan köyden çıkmadım. Babam jandarma astsubayıydı ama medrese okumuştu, imamet icazeti olan bir kişiydi. Namaz kıldırdığı cami hâlâ duruyor. Ben hem camimizin imamından ders aldım hem de okula gidiyordum. İki eğitimi bir arada aldım. Olumsuz bir etkisi olmadı, aksine olumlu oldu. İkisini hiç birbirine karıştırmadım.”



Topuz, din eğitiminin dindarları tanımak açısından bir avantajı olduğuna inanıyor. Peki, bugün çok tartışılan din eğitimi konusuna nasıl bakıyor? “Din eğitimi, kendi dinini öğrenmek isteyen insanların en temel hakkıdır. Bunu çözmek gibi bir sorunumuz var. Fakat din eğitimi ile çağdaş eğitimi birbirine karıştırmamalı, buna bir yol bulalım.” Topuz, 28 Şubat sürecinde komisyonlarda yaptığı konuşmalarda buna dikkat çekerek Refah Partililere “Benim önerim doğru olmaz. Sizin içinizde din eğitimi görmüş insanlar var. Siz öncülük edin, ben de size katkıda bulunmaya çalışayım.” çağrısı yaptığını da anlatıyor.







-Sizin bu konuda öneriniz olmadı mı?



Çocuklar küçük yaştan itibaren dini öğrenmeye başlamalıdır. Her yaşın kavrayabileceği bilgiler vardır. Bunu kademeli bir şekilde öğretmek lazım. Çocuklar mümkünse anne baba ile birlikte oldukları ortamda din eğitimini ehil ellerden alabilir. Kur’an kurslarında din öğretmekten çok din öğretmeye hazırlık aşaması var. Kur’an’ı ezberliyor çocuk, burada tam anlamı ile din öğrenmiyor. TV’nin bir kanalı bu işe ayrılabilir.



-Siz din eğitimi ihtiyaç diyorsunuz. Sorun nereden çıkıyor?



Çağdaş eğitimle din eğitimi iç içe sokuluyor. İmam hatiplerin açılması, kapatılması değil mesele. Bir insanın dinini öğrenmesi lazım. Din insanı hayata bağlayan bir şeydir. Yaradılışla ilgili bir düşünceye sahip olmak, dünyada insanın ayağını yere bastıran şeydir. Din eğitimi almam bana bir bakış açısı sağlamıştır.



Tecrübeli siyaset adamı Topuz, yakın tarihe de resmî ideolojinin penceresinden bakmıyor. Şapka isyanında dedesinin İstanbul’a kürek mahkûmu olarak sürgün edilmesinin ve Rize’de yaşanan tartışmaların üzerinde etkisi var: “Şapka isyanı konusunda genç yaşta bazı tartışmaları yaşadım. Gördüm ki şapka bahane edilmiş. Atatürk’e karşı güvensizliği olan çevreler şapkayı bahane edip ‘Şapkayı giymeyeceğiz!’ diye insanları tahrik edip bunu isyan hareketine dönüştürmeye başlamıştır. Dedem ‘Biz adam öldürmeye gelmedik, şapka giymeyeceğiz demeye geldik’ diyor. Babaannem babamın da başına bir şey gelir diye onu İstanbul’a göndermiş. Din adamlarının saygınlığı ile din adamlarının sorumsuzca yaptıkları şeyleri algılama imkânı buldum. Objektif bakabilecek noktaya getirdim kendimi. Dengeli bir bakış açısına götürdü bu olayları yaşamış olmam.”



-Şapka kanununa karşı çıktığı için insanlar asıldı.



Atatürk şapka isyanından bir yıl önce Rize’ye geliyor. O sırada müftülerden bir kısmı birleşerek Atatürk’e dilekçe vermişler, medreseleri tekrar aç diye. Atatürk de ‘Biz medreseler yerine okullar açacağız’ demiş. O tarihte medreselerde hocalık yapanlar askerlikten muaftı ve para alıyorlardı. Yaptığım incelemelerde gördüğüm kadarıyla orantısız ceza uygulamışlar. İdam cezalarının olmaması gerektiğini düşünüyorum. Şapka isyanında Rize’de 18 kişi asıldı. Evet, bir inkılap yapılmış, otorite sağlanması lazım ama bunun için idam cezasını kullanmak fevkalade yanlış olmuştur. Suç işlemişse ceza vermenin çeşitli yolları vardır, hürriyetleri tahdit edersin, ama canını almak olur mu? Hangi hakla alıyorsun canını? İstiklal Mahkemeleri’ndeki, Yassıada’daki idam cezaları insanlık adına savunulacak şeyler değildi. Keşke bunlar olmasaydı.



Babası jandarma astsubayı olan Topuz, onun peşinde Anadolu’nun çeşitli yerlerine gidiyor. Afyon Emirdağ’da üniversiteye hazırlanırken arkadaşlarının daveti üzerine gözetim altındaki din âlimi Bediüzzaman’ı ziyaret ediyor, sohbetine katılıyor. Bediüzzaman’ı ansiklopedilerden araştıran ve risaleleri de okuyan Topuz, ‘Nurcu’ olmuyor ama Said-i Nursi’yi düşman olarak da görmüyor.



-Bediüzzaman sizi neden etkileyemedi?



Bediüzzaman çok önemli bir insan. Bazı şeyler duymuştum, ‘Bediüzzaman hazretlerinin aynı anda ayrı yerlerde namaz kıldığını görenler var’ gibi. Gittiğimizde bir grubun içine girdik. Namaz kılıyorlardı. Konuşmaların başlarında, bana özel bir dikkat gösterdi. ‘Senin baban çok muhterem bir adamdır’ dedi. Bu lafın benim hoşuma gitmesi lazım değil mi? Hoşuma gitmedi. Benim müspet, pozitif zekâm iki-üç yerde olmayacağını söylüyordu, ona karşı bir tepki oluştu içimde. Bu sözünü de beni kendisine bağlamak için bir jest olarak gördüm ve fren yaptım. Risaleleri okudum. Pozitif bir şekilde beni etkileyecek müspet, net şeyler istiyordum. Risalede basit bir anlatım var, her şeyden bir sonuç çıkarmaya çalışıyor. Her şeyi dönüp dolaştırıyor, “Kuran’da var.” diyor ama Kur’an’da bulunan şeyler hep Müslüman olmayan insanlar tarafından bulunup çıkartılıyor. Bunlar beni şüpheye düşürdü



-Babanız Bediüzzaman hakkında nasıl düşünüyordu?



Babam benim olumsuz değerlendirme yapmamın önünü kesmeye çalıştı. Bana “Sen onun hakkında hüküm verebilecek düzeyde değilsin.” dedi. Ben Bediüzzaman’a karşı tavır geliştiren bir adam konumuna girmemişsem babamın bu uyarısı yüzündendir. Babam, Bediüzzaman için “Bilgili bir adam, din âlimidir, bu bilgili adamı sen bu bilgilerinle değerlendirirsen eksik ve yanlış olur. İleride öğrenir çalışırsan değerlendirebilirsin ama şimdi yapamazsın bunu.” diyordu. Bana böyle düşündüm diye kızmadı. Belki kızarak tepki gösterse daha zıddını da yapmak isteyebilirdim.



-Said-i Nursi’yi tehlikeli biri olarak görüyor musunuz?



Böyle görmemek lazım. Onun kafasında İslami ilimler üniversitesi kurma fikri vardı. Atatürk’e de teklif ediyor. Atatürk’le aralarındaki ihtilaf neydi tam olarak bilemiyorum. Orada bir fluluk var. Bu konudaki hataların giderek azalması lazım. Atatürk’e de Said-i Nursi’ye de haksızlık edenler var. Ön yargıyı ne kadar ortadan kaldırabilirsek o kadar doğruya yaklaşabiliriz diye düşünüyorum.



Ali Topuz, 1950’de üniversite öğrenimi ile birlikte siyasete de adım attı. İstanbul Belediyesi, İller Bankası ve İstanbul İmar Planlama Müdürlüğü’nde çalışırken Başbakan Menderes’e imar planları ile ilgili brifing verdi. Topuz, 1950- 60 arasında DP ve CHP arasındaki iktidar mücadelesini yakından izliyordu.



-Kitabınızda faturayı hep DP’ye çıkarmışsınız? Oysa CHP de darbeye zemin hazırlayan olayların içinde yer alıyor.



O dönemi bir CHP’li olarak CHP penceresinden değerlendirdiğim bir gerçektir. Oradan bakınca olayları bütünü ile görmemiş olabilirim. Bir siyaset adamı olarak o dönemdeki algılamalarımı yazdım. Bugün öyle mi olmalıydı, böyle mi olmalıydı diye bakarsak bizim bazı konularda ölçüyü kaçırarak tavır koyduğumuzu tespit edebilirim. DP’ye karşı gençlik yıllarında tepki duymamız başlangıçtan itibaren tepki duymamızdan kaynaklanmıyor. Bunun altını çiziyorum. Çok partili hayata geçişte İsmet Paşa’nın büyük katkısı vardı. İsmet Paşa olmasaydı, çevresindekiler bu açılımı yapmazlardı. İsmet Paşa kendi çevresindekileri ve askeri de bastırarak o geçişi sağlamıştır. Kurulduğunda DP’ye sempati ile bakıyordum. Bir yıl doğmadan CHP’ye karşı yıldırma politikasını gördüm ve DP’ye karşı koymaya başladım. Hızlı bir şekilde kontrolü ellerinden kaçırdılar. DP’nin gelişi tarım ve ticarette gelişmelere sebep oldu. Özellikle traktör meselesi çok önemli. Toplumun yüzde 70’i köyde yaşıyor, tarımla geçiniyor. Traktörle üretimi yüzde 100 artırdı.



-27 Mayıs öncesi DP seçime gitse darbe yine olur muydu?



Olmazdı. Darbe isteyenler 45’ten önce de vardı.



İsmet Paşa’ya darbe hazırlıkları olmuştur ama ordunun içinden gelen adam olduğu için o fırsatı vermedi. Daha sonra darbeyi tetikleyen olay, Ticani Tarikatı’nın Atatürk heykellerine saldırıya geçmiş olmasıdır. Sonra Tahkikat Komisyonu’nun kurulması anayasaya aykırıydı.



-Orhan Birgit, ‘Öğrencileri ben örgütledim’ dedi Aksiyon’a kapak yaptığımız röportajda. Orhan Erkanlı da öğrencileri kışkırtıyor.



Bunların hepsi belli oranlarda vardır. Ama askerin idareye müdahale etme arzusu, yönetimi yönlendirme arzusu her zaman olmuştur. Bugün dahi bu arzu vardır. Biraz kırılmış olabilir. Ama bu kırılmanın da bir tortu oluşturup oluşturmadığını bilmiyoruz. Bir süre sonra bir yerden tepki gelir mi gelmez mi? Ben emin değilim, gelebilir de gelmeyebilir de?



-Hâlâ darbeyi isteyen askerler var mı?



Hâlâ bu arzu olabilir. Bu sadece Türkiye’nin kendi içinde olan bir arzu değildir. Bütün bu hareketlerin gerisinde dış destek vardır. Dost geçinen devletlerin yönlendirmesi vardır. 60 ihtilalinin gerisinde de vardır. 60 sonrasındaki her ihtilalin gerisinde de vardır. Türkiye’nin yönetilmesi bizim sorunumuz olmaktan çıkıyor, başka bazı güçler Türkiye’nin yönetilmesinde bizim kadar söz sahibi olmak istiyorlar. Onların beklentileri var, bir misyon biçmişler, bunu bekliyorlar. İçeride bir nüve oluşmuşsa bu nüveyi kabartan dış destekler olmuştur.

Ali Topuz 1970’te CHP İstanbul İl Başkanlığı’na seçildi. CHP 20. Kurultayı’nın başkanlığını yürüttü. 12 Mart 1971 muhtırası CHP’de taşları yerinden oynatırken İsmet İnönü’den değil, Bülent Ecevit’ten yana tavır koydu. 1973-1977 arasında iki dönem üst üste CHP İstanbul Milletvekili seçildi. 1980 askerî müdahalesi öncesinde CHP Parti Meclisi üyeliği, Merkez Yönetim Kurulu üyeliği ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Topuz, genel başkanlık yarışında Bülent Ecevit’i destekledi. Gençlere ve kadınlara partiyi açtı. Ortanın solu hareketi ile CHP’yi geniş kitlelerle buluşturdu. CHP, 1974 ve 77 seçimlerinde Ecevit liderliğinde sandık zaferleri kazandı. Topuz’un il başkanı olduğu İstanbul’da oylar yüzde 50’nin üzerine çıktı. Topuz, Ecevit’in Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra yanlışlar yaptığına dikkat çekiyor: “73 ve 77’de iktidarı yakalayan Ecevit akıllı adamları yanından uzaklaştırdı, akılsızları topladı. Çünkü akılsızlar, ‘Sen ne güzel adamsın!’ diye yağcılık yapıyorlardı. 74 hükümeti içinde tabii ki çekişmeler vardı ama çok başarılı bir Kıbrıs harekâtı yaptı. Hükümet devam etse Kıbrıs meselesi ve Türkiye bugünkü durumda olmazdı. Ecevit orada ‘ben neymişim’ sevdasına kapıldı, bütün arabaların arkasına resimleri yapıştırıldı. Kendisini dev, bizi sinek gibi görmeye başladı. Tek başıma Türkiye’yi yöneteceğim sevdasına kapıldı. Ve hükümeti başarısız bir noktaya taşıdı. O hükümet bozulmasa inanç sahibi vatandaşlarımızın da şikâyet etmeyeceği bir noktaya gelinirdi. MSP kendi taleplerini yumuşatır, CHP de kendini inanç sahibi vatandaşlara sevdirebilecek bir süreç oluşturabilirdi. Ama Ecevit hemen seçim yapayım, 300 milletvekili ile tek başıma hükümet olayım diye hükümeti bozdu. MSP’nin çöküşü, o zaman Ecevit’in yanlışını tahrik eden işlerin içinde bulunmasıdır. Sonunda MSP 48’den 24’e düştü. CHP tek başına iktidara gelme şansını yakalayamadı. Tarih siyasette çok tekerrür ediyor. Neden? Hiç kimse kendisinden önce ne yapıldığını öğrenmediği için kendisi de o hatayı tekrar ediyor. Yaşanmışlardan ders çıkartmayınca nasıl gelişir insanlar?”



Ali Topuz, 1973-1977 arasında CHP tarafından kurulan üç hükümette de görev aldı. Ülke adım adım darbeye gidiyordu. Terör tırmanıyor, siyaset çözüm üretemiyordu. Topuz, 12 Eylül öncesi siyasete de fatura çıkarıyor: “Bizim de yanlışlarımız oldu. Polise yetki versek terör önlenebilirdi.”



-Müdahale için şartlar olgunlaştırıldı mı?



12 Eylül’e giden süreçte gençliğin hepsi silahlıydı. Sağcı ve solcu çocukların ellerindeki silahlar aynı yerden gelmişti. Yarısını onun eline, yarısını bunun eline vermişlerdi.



-Siyaset neden dik duramıyor?



Askeri haksız bir noktada yakalayacaksın. 80 askerî müdahalesinden önce 79’un sonunda müdahale mektubunu verdiler. Ocakta açıklandı mektup. Başbakan Demirel, ana muhalefet partisi lideri Ecevit. Kimse karşı koyamadı. Ne AP ne CHP ne MHP ne de MSP, ‘Kim oluyor bu askerler!’ diyemedi. Çünkü kendi kusurlarını biliyorlardı. 9 ayda biz cumhurbaşkanını seçemedik. Askerler geliyorum diye diye geldi.



-Ama Nahit Menteşe, Aksiyon’a verdiği röportajda “Kızılay’da bombaları asker patlattı, sıkıyönetim görevini yapmadı.” diyor.



Bu denebilir. Ama Menteşe’nin bunu söylemeye hiç hakkı yok. O zaman hükümettiler. Asker görevini yapmıyorsa iktidar olarak yap müdahaleni. Görevden al. Askerin komuta kademesine müdahale et. Sivil idare görevini tam olarak yaparsa, halk da senin yanında darbeye karşı koyar. Ama sen kendi görevini yapmazsan askere de bir şey diyemezsin. Darbeyi yaparlar, 10 sene, 20 sene geriye gidersin.



-Sizin hatalarınız da var mıydı?



Biz de hükümet olduk, polisin yetkilerini artıramadık mesela. Özgürlüklere ters düşer diye tepkiler geldi. Olayların üzerine gidebilmek için polis kanununda değişiklikler istedik hükümet olarak, kendi grubumuzdan ve muhalefetten destek görmedik. O geçse olaylar önlenebilirdi.



-Darbeye karar verip ortam hazırlanıyor. Darbeye zemin hazırlayan asker değil mi?



Doğru, onlara birileri de yardım ediyor. Bu olayların dış bağlantılarını da unutmayalım.



-Nasıl?



Türk askeri içinde daima Amerikan istihbaratı olmuştur. Darbeye ortamı bu unsurlar hazırlar.



-Müdahale ihtimali kalkmıştır diyebilir miyiz?



Askerî müdahale olma ihtimali çok azalmıştır ama hepten kalkmıştır diyemeyiz. Askerî müdahalenin yaptığı etkiyi yapacak başka yöntemlerin geliştirilmeyeceğini de bilemeyiz. TSK içinde kendilerinin cumhuriyet üzerinde vesayet hakkı olduğuna inananlar tümüyle kalkmamıştır. Dışarıdan da destek görürse pekâlâ büyütülebilir.



-Siviller bu işin neresinde?



Asker kendisi bu şekilde organize hâle gelmeden siviller bunu oluşturamazlar. Bir organizasyon varsa, onlar siviller arasından yandaş bulurlar kendilerine. Veya dışarıdaki güç, içerideki sivillerden bir kesimi buraya yapıştırabilir. Türkiye’nin birtakım iş adamları, iş çevreleri askerlere yakınlaştırılmıştır. 80’den beri sermayenin askere yakın olanlarına bakın. Bunların hepsi o ekonomik gelişmelerin getirdiği sonuçtur. Dış güçler hem askerlerden yararlanabilirler hem buradaki iş adamlarından yararlanmak isteyebilirler hem de özgürlüklere duyarlı olan demokrasi adına heyecanlı insanlar vardır, onlara çengel takılabilir. 1971’deki askerî müdahalenin arkasında Türkiye’deki sol çevreler vardı. 9 Mart’ta solcu bir ihtilal olacaktı. Genelkurmay haber aldı, sağcı darbeye döndü. Solcular bir hafta övgü yağdırdı, sonra işkenceye çekildi. İlhan Selçuk da bunlar arasındaydı. Siviller, aydınlar için bu kötü sicildir tabii.



CHP hiçbir şey yapmıyor, Kılıçdaroğlu fırsatı kaçırdı

-Kemal Kılıçdaroğlu’nun performansını nasıl buluyorsunuz?



Bir kaset olayı sebebiyle genel başkan olması Kemal Kılıçdaroğlu’dan çok CHP’nin önüne çok önemli bir fırsat koydu. CHP’nin liderinin değişmesi lazımdı. Baykal yetenekli ama genel başkan olarak başarılı değildi. Kemal Kılıçdaroğlu için de fırsattı. Halk nazarında popülaritesi yüksekti. Önünü ben açtım. Baykal istifa etti ama şeklen yaptı, dönecekti. Çok çaba sarf ettim, milletvekillerini Kılıçdaroğlu’nun arkasında toplanmaya teşvik ettim. Önder Sav da onun yanına yattı ama bu fırsat iyi kullanılmıştır diyemiyorum.



-Neden?



Tüzüğün bir buçuk sene önce değişmesi lazımdı. İlk işi tüzüğü değiştirmek olmalıydı, geciktirdi. Muhalefet imza toplayınca yapmak zorunda kaldı. Eskiye nazaran değişiklikler oldu ama yeterli değil. Mesela partinin en önemli kurulu olan merkez yönetim kurulunu parti meclisi seçerken şimdi kendisi seçiyor. Bir adama kalıyor. Onun ayağı tökezleyince parti tökezliyor. Şimdi her şey lider. Burası asker kışlası değil ki emir vereceksin! Parti dediğin şeyi kaç milyon oyu varsa o kadar insanın aynı haklara sahip olduğu bir şirket gibi düşüneceksin. CHP’de gerekli yenileşme ve değişim yeterince sağlanamamıştır.



-Baykal ve Sav dönebilir mi?



Deniz ve Önder beylerin son çırpınışları, onlar bitti.

-Baykal ve Sav’ın gitmesi yeni bir hava getirmedi mi?



Adamlar değişti ama her kafadan bir ses çıkıyor. Böyle söyleyen var, öyle söyleyenler var. Ya odur ya budur. Oturup çalışmaları lazım. Halk bizi nasıl benimser bunları düşüneceksin. AK Parti tek tabanca kaldı. 70’lerde bizde olan her şey AK Parti’de var. Gençlik kolları, kadın kollarının hiçbiri yok CHP’de. Bunlar yenilenecek, bunlar ne kadar zaman sonra netice verir bilemiyorum. Topluma güven veren AK Parti’nin yaptığından daha fazla vatandaşı memnun edecek ve güven verecek bir noktaya CHP gelmeli. Kemal Bey iyi niyetle çalışıyor ama kadrolar yeterli değil. Teşkilatı sıfırdan ele alıp gençlere açmak lazım.



-CHP muhalefet boşluğunu nasıl doldurabilir?



CHP hiçbir şey yapmıyor. CHP misyonunun gereğini doğru dürüst yapsa AK Parti’nin hata yapması önlenir.



-AK Parti ne tür hatalar yapıyor?



Sen zaten güçlüsün, karşındaki ile tartışma, saldırma, kışkırtma. Sen yumuşak davranacaksın, saldıranlar mahcup olacak. Bunu yapmıyorlar. CHP de benzer yanlışlar yaptı.



-CHP neden dine karşı görünüyor?



CHP öyle değil, CHP’nin fikrini etkisizleştirebilmek için rakip partiler öyle gösteriyorlar.





--------------------------------------------------------------------------------



Darbelerin arkasında Amerika var

Dünyaya yön vermek isteyenler Türkiye’yi kendi ekseninde tutmak istiyor. Mesela PKK, dış güçlerle anlaşmadan çözülemez. Çünkü PKK’yı ellerinde tutarak Türkiye’yi istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar. Amerika’sız yapamayız. ABD yönetimine teslim olursak da olmaz. Darbelerden sonra çoğu kez Amerika’ya teslim olmuşuzdur. 1960’ın bile gerisinde Amerika vardır. Darbe olmasa Menderes, Moskova’ya gidecekti. Menderes açısından önemli bir tercihti. 50’den sonra Batı’ya dönmüş bir Türkiye’nin Doğu’ya yönelmesi Amerika için kabul edilebilir değildi.



Bir gün içinde kıyafetlerimiz değişti

“Annemle ben her şeyi birlikte öğrendik. Babamın astsubay olması şansımızı değiştirdi. Mısır tarlasında çalışmaktan başka bir gün içinde devrimleri yaşadık. Bir gün içinde annem çarşafını değiştirdi, manto giydi, ben pantolon giydim. Hayatta kimseye bir zararı dokunmamış bir insan gösterin derseniz annemi gösterebilirim. İstanbul’da bahçeli bir ev aldık, orada inek beslemiş, onun sütünden bize harçlık vermiş, o sütle beslemiştir. Annem birileri gelse de bahçedeki meyvelerden versem, yeseler diye beklerdi. Su sıkıntısı çektikleri için bahçenin köşesine çeşme yaptılar, etraftan suyu olmayan insanların su almasına fırsat verdiler, faturasını babam ödüyordu. Hep yeni şeyler öğrenmeye çalışırdı. Namazını kılardı, babamla hacca gittiler.”



Kestanepazarı'nda bir sıddık: Köse Mahmut Sarıoğlu

Gönüllüler hareketinin şifreleri Köse Mahmut'un 79 yıllık hayatının ayrıntılarında gizli. Ne yazlar ne de kışlar, onu ve onun gibileri yaptıkları işlerden alıkoymadı. Onlar, sadakatle, vefayla, beklentisiz hizmet ettiler.

İDRİS GÜRSOY, YENİ BAHAR
İzmir'den bir vefat haberi geldi. Mahmut Sarıoğlu 79 yaşında hayatını kaybetmişti. Köse Mahmut Sarıoğlu kimdi? Hayatını nasıl geçirmişti? Neye talipti? İzmir'de çalışırken tanışmıştım. Kısa boylu, (o yüzden 'köse' deniyordu) hafif kambur, hep güler yüzlüydü. Bu harekete gönül vermiş pek çokları gibi sanki dünyanın yükü sırtında ama hiçbir şeye 'eyvallah'ı olmayan bir insandı. 28 Şubat sürecinde kasetler servis edilmiş, gönüllüler karalanıyordu. Hizmeti ve bütün kalbi ile bağlı olduğu Fethullah Gülen Hocaefendi'yi hedef alan yayınlar onun da canını sıkıyordu. Ancak fırtınalar kopsa da bizim bilmediğimiz öyle bir dayanağı vardı ki hiç sarsılmıyor, geleceğe hep umutla bakıyordu.


Antalya'nın Akseki ilçesinde, 1933'te doğan Mahmut Sarıoğlu, 1955 yılında İzmir'e yerleşti. Her Aksekili gibi esnaflık yapıyordu. El fenerleri, tırnak makası, iğne gibi malzemeler satarak geçimini sağlıyordu. Hocaefendi, Kestanepazarı'na gelince birçok esnaf gibi onun da dikkatini çekmişti. Cami kürsüsündeki Gülen'in sözlerine kulak kesilmiş; bir grup arkadaşı ile birlikte eğitim ve hayır hizmetlerine koşturmuştu.

Kestanepazarı Camii, İzmir'deki dindar muhafazakârların gözbebeğiydi; bitişiğindeki yurt, Hacı Raif Cilasun, Hacı Ali Rıza Güven, Hacı Naci Sevil gibi pek çok esnaf ve eşrafının fedakârlıkları ile kurulmuştu. Yurtta imam hatip ve liseden yatılı öğrenciler kalıyordu. İzmir'in müftüleri, hoca ve hafızları burada ders verirdi. Hacı Hafız Salih Tanrıbuyruğu ile Simavlı Hacı Ali Efendi (Tosun) bu ilim yuvasının manevî direkleriydi. Kur'an, tecvit, Arapça, fıkıh, kelam, hadis ve tefsir dersleri okutuluyordu.

Ramazan aylarında Konya'dan Hacı Tahir Körükçü Hocaefendi, Kestanepazarı Camii'ne vaazlara gelirdi. 1963'te Kestanepazarı Öğrenci Yurdu'na Yaşar Tunagür Hocaefendi müdür oldu. Ondan sonra da 1966'da Fethullah Gülen Hocaefendi hem vaiz hem de müdür olarak buraya atandı.

Köse Mahmut ve pek çok İzmirli esnaf, Hocaefendi'yi ilk defa bu tarihî cami kürsüsünde tanıdı ve bir daha da yanından hiç ayrılmadı. Hocaefendi gençti. Cemaatin hocalar konusunda bir birikimi, kültürü vardı. Ondaki üslup ve duruş farklılığını sezdiler. Hocaefendi, tahta bir kulübede kalıyordu. Köse Mahmut neredeyse her akşam oraya gider onu beklerdi. Sadakatle, ayrılmazdı. Hocaefendi'nin yanında daha teklifsizdi, herkes konuşamaz o konuşurdu. Ümmi idi, okuma yazması yoktu. Bir gün, "Sizin söylediklerinizi anlayamıyoruz, biraz yapmamız gerekenleri anlayacağımız şekilde söyleyin." demiş ve eklemişti: "Eğer mürekkep yalamış olsak tuz kavurttururduk, işin daha zor olurdu." Hocaefendi de ona zaman zaman "Köse" diye hitap ederdi. Hocaefendi, morali bozuk olduğunda, birisine kızdığında Köse Mahmut'a söylerdi söyleyeceğini. Böyle zamanlarda sesini hiç çıkarmaz, darılmaz, "Sen bilirsin." derdi. İzmir'den ayrılırken de Köse Mahmut karşısına çıkarak, "Bizi nereye bırakıp gidiyorsun?" demişti.

Köse Mahmut'un Kur'an dersine açtığı evi hiç kapanmadı. Öğrencilere sahip çıktı. İmanlı, köklerine bağlı bir nesil içindi arkadaşları ile birlikte bütün himmeti. Yazın öğrenciler için düzenlenen programlara aksatmadan katılırdı. 12 kilometrelik bir mesafeyi her akşam esnaf arkadaşları ile birlikte yürümek zorundaydı. Ticarî hayatı da hizmet eksenliydi. Züccaciye dükkânında vaktini geçirirdi. Öğrencilerin ihtiyacı olan erzakların sağlanması için çalışırdı. Eczane gibiydi küçük işyeri. Derdi olan ona koşar, her türlü ilacı bulundururdu. Ölünceye kadar aynı işi yaptı. Ticarî hayatı ne uzadı ne kısaldı. Beklentisi yoktu. 12 Mart'lar, 12 Eylül'ler, 28 Şubat'lar geldi geçti. Hiç korkusu olmadı, hiç yalpalamadı. Son nefesine kadar hayır ve eğitim hizmetlerinde koşturdu.

İzmir esnafından Naci Sakman, Mustafa Uslu, Yusuf Pekmezci ve Muharrem Kalyoncu gibi Sarıoğlu'nun pek çok arkadaşından biriydi. Sakman, 40 yıllık arkadaşını anlatırken, "İyi, temiz bir insandı. Hiçbir kötü halini görmedim. Darılma gücenmesi yoktu. Teslimiyetçi bir insandı, hocamıza teslim olmuştu. Hocamızı çok severdi. Bir takıldı bir daha peşinden ayrılmadı. Gece kalkar, oturur, virdini, zikrini yapardı. Çok bilgili, okumuş da değildi." diyordu. Sakman, "Neyin peşindeydi?" sorusuna şu cevabı veriyordu: "Ömrü hayatlarında bu insanlar hizmetten en ufak bir çıkar sağlamadı, maddî beklentileri yoktu. Manevî olarak Allah lütfetti bu dava ile tanıştırdı. Bu dava ile şeref bulduk, itibar gördük, ibadetlerimizi yapmaya çalıştık. Hizmet, adam yaptı bizi. Hocaefendi'yi tanımak ayrı bir lütuftu.

Onu yakında tanıyan İlahiyatçı Muzaffer Karaaslan da, 'avamdan' sayılan bu insanların, irfanları ve imanlarıyla yaşanan sıkıntıları gördüklerini, hissettiklerini ifade ediyor. Hocaefendi'ye İzmir'de dört elle sarılıp, onunla birlikte hareket etmelerini de buna bağlıyor. Birikimi olan, ilim sahibi kimselerin 'beklenti' içine düşebileceğini ama Köse Mahmut gibi insanların beklentisizlik içinde bu yolda koşturduklarını düşünen Karaaslan, "O, kutup yıldızı gibi, 60 sene boyunca hiç yolundan sapmadan sabit durdu." diyor.

Köse Mahmut, eşi Münevver Sarıoğlu'nu dört yıl önce, 2008'de kaybetmişti. En son 2006 yılında Gülen'i ABD'de ziyarete gidip, 15 gün yanında kalmıştı. Gülen, vefatından kısa süre önce çevresindeki arkadaşlarına Köse Mahmut'un sağlığını sormuş ve "Köse Mahmutsuz cennette rahat edemem." demişti. Hocaefendi'nin taziye mesajında ise şu cümleler vardı: "45 seneden beri ciddi bir vefa ve sadakat hissi ile bu gönüllüler camiası içinde yerini korumuş ve konumunun hakkını vermiş, sadık, vefalı dost 'Köse' namıyla meşhur Mahmut Sarıoğlu'nun Rabb'ine yürüdüğünü üzüntüyle işittim. Merhuma, Cenâb-ı Allah'tan rahmet ve mağfiret diler, ailesine, sevenlerine ve tüm yol arkadaşlarına sabr-ı cemil niyaz ederim." 20 MART 2012

6 Mart 2012 Salı

Ergenekon ve Balyoz’un ana rahmi 28 Şubat

27 Şubat 2012 / İDRİS GÜRSOY
yanındaki isimlerden biri olan ve geçen günlerde postmodern darbeyle ilgili suç duyurusunda bulunan Şeref Malkoç, tehlikenin daha geçmediğini söylüyor.

Şeref Malkoç, hukukçu. Eski Trabzon milletvekili. 28 Şubat sürecinde Başbakan Necmettin Erbakan’ın yanındaki isimlerden biriydi. Refah’ı kapatma davasında partisini savunmakla görevliydi. Refah-Yol Hükümeti düşürüldü, Refah Partisi kapatıldı, Erbakan’a siyaset yasağı geldi. 1997’den bu yana tam 15 yıl geçti. Malkoç geçen günlerde elinde bir dosyayla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapısını çaldı. Has Parti Genel Başkan Yardımcısı, dönemin milletvekili ve avukat sıfatı ile Çevik Bir’den Osman Özbek’e, Kemal Gürüz’den Bayram Meral’e kadar birtakım asker ve siviller hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu kişilerin anayasal olarak TBMM’de güvenoyu almış meşru bir hükümeti cebren düşürmekle yargılanmalarını istedi. Malkoç, cuntanın sivil uzantılarına da dikkat çekti.




Peki, 28 Şubat’ta ne oldu? Süreç sona erdi mi? Ergenekon, Balyoz ve İnternet Andıcı’nın 28 Şubat’la ilişkisi var mıydı? Şeref Malkoç, “Bugün süren davaların ana rahmi 28 Şubat’tır.” diyor. Birlikte uzun yıllar siyaset yaptığı Millî Görüş’ün önemli ismi Oğuzhan Asiltürk’ün “Ergenekon ile TSK’daki ABD karşıtı subaylar tasfiye ediliyor.” sözünün doğru olmadığını belirtiyor. Malkoç, şoke edici bir iddiada da bulunuyor: “28 Şubat’ta Süleyman Demirel, asker kanadı ile anlaşarak ordudan darbecilerin tasfiyesini önledi.” Malkoç’un açıklamaları, 28 Şubat’ın bitmediğini göstermesi açısından dikkate değer.



-İnternet andıcı davasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve diğer sanıklar AK Parti hükümetine karşı kara propaganda yapmakla suçlanıyor. 28 Şubat sürecinde benzer bir psikolojik harekâta Refah Partisi maruz kalmıştı. AK Parti’ye açılan kapatma davası ile birlikte düşündüğümüzde 28 Şubat sürecinin devam ettiğini düşünüyor musunuz?



Balyoz , Ergenekon ve İnternet Andıcı denilen şeylerin ana rahmi 28 Şubat’tır. Genelkurmay’daki yapılanmalar, siteler o zamandan kuruldu. İllegal yapı 28 Şubat’ta oluşturuldu.



-Aktörler aynı mı?



Ergenekon sanığı Yalçın Küçük’ün iki kitabı var. O kitapta ne yazıyorsa Refah Partisi’ni kapatma davasında iddianameye kondu. Küçük’ün Refah’la ilgili yazılarını başsavcılığın iddianamesinde gördük. Önceden yazdırılmış bunlar.



-Sadece Küçük mü?



Ergün Poyraz’a da “Musa’nın Çocukları” kitabını yazdırdılar. Ona bir de dernek kurdurdular. Biz bunu araştırdık, Refah Partisi ile ilgili konuşma kasetlerini hazırlıyorlar, Poyraz’a veriyorlar, o da getirip dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’a veriyor. Biz ‘Nereden geliyor bunlar?’ diye sorduğumuzda Poyraz ‘Bana yardım ediyorlar’ dedi. Poyraz’ın bu kasetleri bulması, bu kitapları yazması mümkün değil.



-Nereden yardım alıyor?



İlişki içinde olduğu illegal yapıdan. İddianamede delil klasörleri arasında yine gazete kupürleri vardı. O yapı yalan haber üretip gazetelere servis ediyordu. Hatta bir gazetede ayakta bevletme ve kadın eli sıkma ile ilgili bir makale yayımlanmış. Bunu almış iddianameye aynen koymuşlar. Bir vilayete gittim, partili, ‘Neden kapattılar bizi? Ayakta bevletmediğimiz için mi?’ diye soruyor. Vatandaşın algısı da buydu.



-Gazetelere nasıl servis ediyorlar?



İlişki içinde oldukları gazeteciler var. Bunlar burada, mutfakta hazırlıyorlar, İstanbul’dakilere servis yapıyorlar. Sincan’da bir gazete tankları görüntüleyememiş, bir daha gösteri yapıyorlar. Gazetelerle bu derece ilişki kurulmuştu.



-AK Parti ile ilgili süreç de aynı mı?



Genelkurmay’da bir yapı oluştu, Batı Çalışma Grubu (BÇG) olarak basına yansıdı. Biz “Bu illegal!” deyince, “İller İdaresi Kanunu 4. Madde’ye göre kurduk.” dediler. Fişlemeler yapıyorlar, izleme yapıyorlar. Bunun basın ve sivil toplum örgütleri ve yargı ayağını oluşturdular. BÇG bunları çağırıp brifingler verdi. Aynı mihraklar daha sonra Fethullah Gülen’i de benzer bir planla hedefe koydular. 2002’den sonra hedef AK Parti ve yine Gülen oldu. AK Parti’ye kapatma davası açıldı. Deliller nereden? Gazete haberleri alınıyor. Kitaplar yazdırılıyor. Bunların kaynağı kim? Karargâhın hazırladığı internet siteleri… Bir subay başbakana selam duruyor, arkasından Genelkurmay’a gidip onu hedef alan yalan haberler hazırlıyor. Bu doğru değil. Hiçbir kamu görevlisi bu vatanı kanunlarda yazdığından daha az veya fazla sevemez. Devleti kanunlarda yazılanlardan fazla sevmeye kalkınca bu sefer kirli işlere giriyorlar, ‘Bunu devlet için yaptık’ diyorlar.



-BÇG lağvediliyor ama…



Cumhuriyetçi Çalışma Grubu kurdular. Komutanlar değişiyor, anlayışları farklı olsa da yeni gelenler, başka çalışma grupları ve planlarla aynı geleneği sürdürüyorlar.



-Bu, ordunun görevidir diyenler var.



Bu faaliyetler, o dönemde yürürlülükte olan (2005’te kaldırıldı) 145-146’ya göre idam suçudur. Şu anda da 311-312’de aynı hükümler var. Burada iki şey önemli: TSK’nın içinde illegal yapılanmaların oluşması. İkincisi, bunların kendi görevlerinin dışındaki işlerle uğraşmaları. ‘Ben milletin verdiği oyları, milletin seçtiği partiyi beğenmiyorum, yıkacağım’ diyor.



-Nasıl?



Güven Erkaya, Batı Çalışma Grubu ile ayrı bir grup oluşturdu. Bunlar silahlı kuvvetler içinde bu işe sıcak bakmayan, anayasaya aykırı işlere karşı kişileri tahrik için değişik operasyonlara girdiler. Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslim Gürbüz gibi kişiler üzerinden aslında TSK’yı darbeye ikna etmek istediler. Toplum da tahrik edildi, her gün gazetelerde yalan haberler yayımlatıldı.



-Refah’ın kapatılmasını asker mi istedi?



Genelkurmay Başkanlığı’ndan Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen bir dosya vardı. Refah davalı, ben de mahkemede takip ediyorum. Dosyanın Anayasa Mahkemesi’ne gittiğine dair üst yazıyı gördüm ama dosyayı bana göstermediler. Çevik Bir imzalı yazıydı. Genelkurmay’da Refah’la ilgili dosya tutuyorlar. Yazıda Refah’ın kapatılmasına dair deliller ve ne kadar tehlikeli bir parti olduğuna dair cümleler vardı.



-Sonuçta kararı hâkimler vermedi mi?



Hâkim ve savcılar brifinge çağrıldı. Askerî araçlarla birerli kolda Genelkurmay’ın salonunda film izletildi. Türk hukuk tarihinin yüzkarasıdır bunlar. Kapatma kararları, Yargıtay’ın onamaları, Danıştay’ın verdiği kararlar hep bu dönemde çıktı.



-Cuntanın sivil uzantıları kimlerdi?



Uzantılar belli. Devletin içinde MİT ve Genelkurmay içindeki bir grubun işbirliği ile bu operasyon yapılıyor. Sivil uzantılar kullanılıyor. Kalkancı, Gündüz ve Şahin gibi kişiler bu iş için eğitilmişler.



-28 Şubat’ın bir numarası kim? Süleyman Demirel savunuyor süreci?



Demirel askerlere karşı hep çekingen durmuştur. Demirel, kim güçlü ise, rüzgâr nereden eserse o tarafa meyleder. 12 Mart’ta Meclis’te çoğunluğa sahip, şapkasını alıp gidiyor. Demirel’in siyaset anlayışında bu var.



-Demirel dava konusu olabilir mi?



Suç duyurusunda bulunmak isteyenler var ama anayasada ‘Cumhurbaşkanı ancak vatana ihanet suçundan yargılanır’ hükmü bulunuyor. Demirel’e millet kendi vicdanında müeyyidesini koymuştur.



-Ya Erbakan? Neden gereğini yapmadı?



Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu bir çalışma yaptı, askerde ne kadar illegal çalışma varsa Erbakan’ın önüne koydu. Erbakan da bunu Demirel’e verdi. Demirel işin içinde. Aldı belgeyi, Genelkurmay Başkanı’nı çağırdı. Kendi siyasi hırsı için askerlerle birlikte oldu ve o belgelerle bir bakıma askerleri yönlendirmek istedi.



-Erbakan’ın bir planı yok muydu?



Yapmak istediği şey, bu işe karışmış askerleri tasfiye etmekti. Kararname hazırlanıyordu. Asker içinde bu işe karşı olanlar da vardı. Cuntacılar müthiş bir telaşa kapıldılar. Belgeleri yok ettiler ama aslı sivillerin eline geçmişti. Orada da Demirel imdatlarına yetişti. Tasfiye edilseler böyle olmazdı. Demirel, 28 Şubat’ın BÇG’si ile anlaşmasaydı tasfiye olacak ve yargılanacaklardı.



-O gün yapılamayan bugün yapılıyor diyebilir miyiz?



Evet, bugün o gün yapılamayan tasfiye yapılıyor, normal süreç işliyor. Ama herkesin bu işe sahip çıkması lazım. Yargı bu yükün altından tek başına kalkamaz. Yargılama yapanlara şu anda ne tür tehditler yapılıyor görüyoruz.



-28 Şubat’a maruz kalmış Oğuzhan Asiltürk gibi bazı siyasiler Ergenekon davalarında tutuklanan subaylar için ‘ABD karşıtı subaylar tasfiye ediliyor’ diyor. Katılıyor musunuz?



Bir asker, hiyerarşinin dışına çıkıyor ve suç işliyorsa neci olduğuna bakılmaz. İnternet andıcını hazırlayanlar suç işliyor mu, işlemiyor mu? Amerikancı subaylar tarifi de yanlış. TSK, NATO ordusu değil mi? NATO’nun amiral gemisi ABD değil mi? TSK zaten NATO’nun çizgisinde bir ordu. Bu operasyonlarda ‘ABD karşıtları tasfiye ediliyor’ sözü doğru bir söz değil. TSK’da suça bulaşmış olanlar tasfiye ediliyor. ABD’nin askerler üzerinde olduğu gibi siyasiler ve gazeteciler üzerinde de etkisi vardı. 28 Şubat’ta da ABD parmağı var. Bunu biz haykırıyorduk. Şimdi suç işliyor, Balyoz darbe planını hazırlıyorlar, sonra ‘biz yerliyiz, ABD karşıtı olduğumuz için tasfiye ediliyoruz’ diye kendilerini savunuyorlar, bu ucuz iştir.



-Ergenekon ve derin yapılarla bazı partilerin kardeşliği de var. CHP, Silivri’de çadır kuruyor. Bir siyasi parti bunu neden yapar?



CHP’nin geleneğine bakarsan bunu yadırgamamak lâzım. CHP’kilerin hepsini itham etmeyelim; hukuku, demokrasiyi savunanlar var ama genlerinde, hücrelerinde darbe var. CHP bunu temizlerse iktidara alternatif olabilir, temizleyemediği için olamıyor.



-28 Şubat’ta başarılı olanlar, AK Parti’ye karşı Sarıkız, Ayışığı, Balyoz ve İnternet Andıcı gibi girişimlerde neden başarılı olamadılar?



Siyasi aritmetik 28 Şubat’ta zayıftı, 6 milletvekili ile siyasi iktidar değişebiliyordu. Siyasi irade güçlü olunca illegal faaliyette olanlar buna girişemezler. Bir de Özal’ın polise istihbarat toplama yetkisi vermesi planları bozdu. Bu değişiklik daha sonra Balyoz olsun, İnternet Andıcı olsun, polisin yaptığı çalışmalarla darbe girişimlerini ortaya çıkardı. 28 Şubat da fiilî askerî darbeye dönüşmediyse, Bülent Orakoğlu’nun topladığı belgeler sayesindedir.



-28 Şubat sadece Refah’a karşı mı yapıldı?



28 Şubat aslında görünürde Refah Partisi’ne karşı ama bu millete, anayasaya, siyasete, millî iradeye karşıydı. Siyasiler bunu kavrayabilse bu noktalara gelmezdi. 28 Şubat’ta bir de on binlerce insan var. Fişlenenler, ordudan ihraç edilen, üniversitelerden atılanlar, yeşil sermaye diye ambargo konanlar. Anadolu sermayesi tasfiye edilmek istendi. Bütün bunlar suçtur. Anayasa ve yasalar ihlal edilmiştir. Hele askerlerin yaptıkları idamla yargılanmayı gerektiren suçlardır. Bunlara yardım ve yataklık edenler de o suçun yardımcı unsuru, faili oluyorlar.



-Suç duyurusunda bulunmak için neden 15 yıl beklediniz?



İlk suç duyurusu bizimki değil. 10 yıldan fazla zaman geçti, her yıl suç duyurusunda bulunuldu.



-Savcılar niçin harekete geçmedi?



O da kamu görevlisi, o da devletten maaş alıyor ama kamu vicdanına aykırı, anayasaya aykırı davranışlar mutlaka mahkemelerde yankısını bulur. Bizim dilekçemiz daha derli toplu, siyasi olmaktan ziyade hukuki. Mufassal bir dilekçe, en derli toplusu, o açıdan yankı buldu. Bir de bireysel başvurular oldu, bizimki bir bakıma kurumsal, bu haksızlığa siyasi bir parti ilk defa müdahil oluyor. O dönem mağdur olanların hakkını dile getiriyor. Kimsenin işlediği suç yanına kâr kalmasın, bundan sonra Türkiye’de böyle şeyler olmasın istiyoruz.



-Omuz atmalar, küfürler var… Erbakan’a neden hakaret ettiler?



Milletvekiliydim. Bu işler aleniydi. Milletin oy vererek başbakan yaptığı insan gözden düşürülecek, ‘sizin oy verdiğiniz insan bu mu, bu hiçtir’ denilecek hakaretler yapıldı. Adam Artvin’de asker, kendisi ile alakası olmayan işlere giriyor. Millet, devlet geleneğinde olmayan bir şey yapıyor, başbakana hakaret ediyor. O dönemde suç duyurusu yapıldı ama Genelkurmay harekete geçmedi. Komutanların yargılanmaları ile ilgili bir prosedür var. Şimdi kanunlar değişti, sivil savcılar soruşturma yapıyor. Yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ağza alınmayacak hakaret ediyor, küfürler ediyor, ‘Habis ur’ diyor, ‘Kan emiciler’ diyor. Savcının böyle bir şeye hakkı yok. Biz ceza davası açılsın dedik, Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu’nun izni gerekiyor, onlar da izni vermediler. Birinci Başkan Mehmet Uygun’du, toplandılar ‘Haklısınız ama yargılama yapamayız’ dediler. Askerin içindeki çete, yargıyı da, siyaseti de, medyayı da, iş dünyasını da etkiledi. Bu işin siyaset, sermaye ve medya ayağı vardır.



-Sivil uzantılarla ilgili yeterince bilgi belge var mı? Onlara neden dokunulamıyor?



Çok açık ortada, biz dilekçeyi vererek savcılık makamına intikal ettirdik, savcılık gerekeni yapacaktır. Çalışmalarımız sürüyor. Delil ve belge topluyoruz, bunları da savcılık makamına vereceğiz. Savcılık makamı da kendi çalışmasını yapacaktır. Siyasi uzantı, sermaye grupları kim varsa onlarla ilgili delilleri koyacağız. Her cümlenin arkasında delil olacak.



-Ne tür deliller koyacaksınız?



Bir kere dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, televizyonlara çıkıp ‘Bu darbedir, postmodern bir darbedir’ diyor. Bundan daha büyük bir delil olabilir mi? Jandarma komutanlarından biri Mesut Yılmaz’a ‘Biz müdahale etmesek sen zor başbakan olurdun’ diyor. Bir de BÇG yapılanmasının aslı Emniyet’te, Cumhurbaşkanlığı’nda var. Hatta Genelkurmay’da da vardır. Savcılık bunları isteyecektir. H. Celal Güzel’e, bu illegal yapının belgelerini basın toplantıları ile deşifre etti diye hapis cezası verdiler. Mahkeme orijinal kayıtlarını isteyince bu sefer ‘yok’ dediler.



-Tanklar çıkmadan hükümet devrildi. Gazeteciler kullanıldı. Medya ile ilgili nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?



O gün cuntayla işbirliği hâlinde olanlar vardı. Savcılık kim ne yapmışsa onları çağıracaktır. İllegal yapılanma, milletin iradesine karşı darbe yaptı. Basından, sermaye çevrelerinden ve STK’lardan yardım ve yataklık edenlere de hesap sorulacak. Adam ‘Beşli çeteydik’ kitabını yazıyor. Bir genel yayın yönetmeni ‘Bu sefer silahsız kuvvetler halletsin’ diye manşet attı. Kim verdi bu manşeti? ‘Gerekirse 4 milyon kişiyi öldürürüz’ diyor bir askerî yetkili. Kim bu askerî yetkili? Genelkurmay’a kimin çağrıldığı, kimin geldiği, telefon kayıtlarından, giriş-çıkışlardan bellidir. Bunun sonucunu hukuk söyleyecektir.



-Ergenekon davalarını etkilemeye yönelik yayınlar var. 28 Şubat soruşturması da akamete uğratılabilir mi?



2007’de yapılan seçimlere kadar AK Parti’ye karşı psikolojik harekât uygulanmıştır. 22 Temmuz’dan sonra psikolojik harekâtın ivmesi kırılmıştır. Cumhurbaşkanı ve anayasa referandumundan sonra süreç demokrasiden yana işlemeye başlamıştır. Ancak o odaklar hâlâ vardır ama eskisi kadar güçlü değildir. Fırsatını buldular mı aynısını yaparlar. Bu işi yapanlar, yönlendirenler varlığını sürdürüyor.



-Bazı siyasiler özgüven içinde. Siz de artık ‘Bitti bu iş’ diyor musunuz?



Şu andaki durum milletin demokrasiyi sevmesi, siyasi iradenin gücü karşısında illegal yapıların geri adım atmasıdır; ama bunların hukuken tasfiyesi henüz yapılmamıştır. Düşünebiliyor musunuz, 1960 darbesi ile kurulan kurumlar 12 Eylül’de daha güçlü hâle getirilmiş. O sistematik yapı devam ediyor. Bu kadar siyasi gücü elinde tutmuşken, 10 yıllık da iktidar tecrübesi varken AK Parti’ye düşen görev demokrasiyi kurumsallaştırmaktır. AK Parti’nin yapacağı daha çok şeyler var. AK Parti anayasa değişikliğini ciddiye almalıdır. MGK ve Askerî Şûra anayasal kurum olmaya devam ettikçe bu demokratikleşme süreci tamamlanmış olamaz. İllegal yapılar anayasadan istifade ettiler; siz suç işleyenleri yargılıyorsunuz ama bu bozuk yasal yapı aynen devam ediyor. Kurumların başındakileri değiştirerek düzelme olmaz, kurumları düzeltmek gerekiyor. Şu anda TSK içinde sayısını bilmediğimiz kadar ekip ve cunta heveslileri vardır. Yeni anayasa yapılmazsa süreç ters dönebilir. Hiç şüpheniz olmasın. Dış uzantılar da var ve hâlâ güçlüler. Fırsat bulsunlar ayağa kalkarlar. Bunu önlemenin yolu darbelerin hukuki yolunu kesmektir. Askerî okullardaki yetişme tarzı da değişmeli. Askerî okulların eğitimini yeniden sivil irade ile birlikte düzenlemek gerekiyor.





--------------------------------------------------------------------------------



28 Şubat’ın suç dosyası

Şeref Malkoç’un suç duyurusunda Çevik Bir, Doğu Aktulga, Erol Özkasnak, Teoman Koman, Ahmet Çörekçi, Güven Erkaya (öldü), İlhan Kılıç, Erdal Ceylanoğlu cürüm işlemek amacıyla örgüt kurmakla suçlanıyor. Kemal Gürüz, Refik Baydur, Rıdvan Budak, Derviş Günday, Fuat Miras, Bayram Meral ve Ertuğrul Özkök gibi bazı isimlerin de suç ve suçluyu övme, suça yardım ve yataklıkla yargılanması isteniyor. İşte dosyadaki diğer suçlamalar:



TSK kullanılarak 54. hükümet cebren düşürülmeye çalışıldı ve kısmen dahi olsa çalışamaz duruma getirildi.

Meşru hükümet, bazı medya organları aracılığıyla ‘Gerekirse silah kullanırız’ diye tehdit edildi.

‘Demokrasiye balans ayarı yapıyoruz’ diye açıkça görev dışına çıkılarak siyaset yapıldı.

Deniz Kuvvetleri’nde Batı Çalışma Grubu adı altında yasa dışı bir birim oluşturularak burada kamu görevlileri ve siviller fişlendi.

Yargı organları brifinge çağrılarak yargı etkilendi.

Abdullah Öcalan’ın ifadelerine eklemeler yapılarak bazı gazeteciler ve siyasetçilerle ilgili yalan haberler üretildi, hedef gösterildi.

Zırhlı birlikleri meskun mahalde yürüterek halkta infial oluşturdular, ellerindeki silahlı birliklerle meşru hükümeti tehdit ettiler, hükümeti cebren iş bırakmaya zorladılar.

Siyasi demeçlerle ordu içi disipline ve memuriyet meslek ve sıfatına aykırı davrandılar, açıkça siyaset yaparak disiplin suçunu defalarca işlediler.

Basın, iş dünyası ve akademik çevrelerle ilişkiye girerek meşru hükümet aleyhine kampanya yaptılar.

Yasalarda olmayan bir başörtüsü yasağı ile üniversitelerde eğitim ve öğretimi engellediler, binlerce öğrenciyi mağdur ettiler.

Halkın bir kısmını, ‘dindar’ olarak nitelenen kesimlere karşı alenen kışkırttılar

1 Mart 2012 Perşembe

AKIN BİRDAL SUİKASTİ: BİR ANDIÇLADI, HÜRRİYET YAYINLADI, MİT VURDU

20 Şubat 2012 / İDRİS GÜRSOY,


Siyasi cinayet ve suikastların zirve yaptığı 28 Şubat sürecinin mağdurlarından biri de dönemin İHD Başkanı Akın Birdal’dı. 6 kurşuna rağmen hayatta kalan Birdal, olayın hâlâ aydınlatılmadığını söylüyor.

Karşımda ve elini sıkabiliyorum. Eğer üzerine boşaltılan iki şarjör mermiden sağ kurtulmasaydı, Hrant Dink gibi o da aramızda olmayacaktı bugün. İnsan Hakları Derneği’nin eski başkanı ve milletvekili, 28 Şubat’ın en büyük mağdurlarından Akın Birdal’dan bahsediyoruz. Birdal, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in hazırlattığı andıcın Hürriyet’te yayımlanmasından 12 gün sonra silahlı saldırıya uğradı. Vücuduna 6 kurşun isabet etti. Ölümden döndü. Gündüz ortasında, Ankara’nın göbeğindeki suikast girişiminin tetikçileri yakalandı; ancak daha fazla derine inilemedi. Birdal, bir eski emniyet müdürünün faili meçhul cinayetlerle ilgili sorgulama sırasında “Birdal’ı MİT vurdu” açıklamasına dikkat çekiyor. “MİT içindeki bir grubun suikastla ilişkisini araştırması için buradan savcılara suç duyurusunda bulunuyorum.” diyor. Cezaevinde şüpheli şekilde hayatını kaybeden MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’nun ve Metin Ataç’ın da suikast davasında azmettiriciler arasında olduğunu açıklıyor.



15 yıl önce, 28 Şubat sürecinde postmodern bir darbeyle Refah-Yol hükümeti düşürüldü. Dönemin öne çıkan bir yüzü ise siyasi cinayetler, suikastlar ve kayıpların zirve yapmasıydı. Birdal, 28 Şubat ve andıç belgesi ile ilgili 3 kez suç duyurusunda bulundu, sonuç alamadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. İttihat ve Terakki ile başlayan tetikçi anlayışın bugün de sürdüğünü belirten Birdal, Dink cinayeti ve Uludere’nin de derin yapıların işi olduğunu ileri sürüyor. Kurumlar illegal faaliyetlerden arındırılmazsa yeni suikastlar ve sabotajların gelmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Birdal’a 28 Şubat dönemi ve süren darbe davalarını sorduk.

-Suikast ve bombalamaların derin bağlantıları ortaya çıkıyor. Nereden geliyor bu yapı?




İttihat ve Terakki’nin ırkçı, ayrımcı geleneği günümüze kadar sürmüştür. İttihat ve Terakki kapandığı yerde yeniden başlamış. Talat, Enver ve Cemal Paşa’ların ruhu aslında hep taşınmış, militarist otoriter rejim içinde gelişmiş, herkes ona sığınmış.



-Size silahı doğrultup ateş edenler de İttihatçı zihniyete mi sahipti? Neden sürüp gidiyor bu devlet bağlantılı illegal eylemler?



Kuşkusuz. Bizim coğrafyamız, zengin etnik toplulukları ve kültürleri bir arada yaşatıyor ama bunu zenginlik olarak saymıyorlar. Rejime müdahale etmek isteyenler, kendi otoriter ve militer iktidarını kurmak isteyenler, tam tersine bunu zemin olarak kullanıyor. Farklı olanlara sürekli düşmanlık gösteriliyor. Ermenilere, Yahudilere, azınlıklara... Sonra komünistlere, sonra Müslümanlara. Hep düşman yaratılmış. İç ve dış... Yoksa da üretiyor.



-Önce hedef gösteriliyor, sonra vuruluyor, darbeye karar verilip zemin hazırlanıyor? Sivil uzantıları da olan ortak bir akıl mı var?



Ortak akılsızlık projesi var. Ortak bir komplo, bir suç ortaklığı, akıl tutulması ortaklığı var. Çünkü akıllı insan kendi insanına, ülkesine bu kadar zulmetmez. Kendi iktidarlarını koruyabilmek için uluslararası bağlantıları ve işbirlikçileri var ve bu sürüyor. Örneğin Sabahattin Ali, siyasi suikast sonucu öldürülmüştür. Bu suikastlar zinciri o günden günümüze geliyor. Sabahattin Ali suikastı aydınlatılsaydı pek çok aydın hayatını kaybetmeyecekti. Suikastlarla vidalar gevşiyor, sıkmak istiyorlar.



-Bu eylemler hep amacına ulaşıyor? Neden?



Yüzleşilmediği, hesaplaşılmadığı ve yapanların yanına kâr kaldığı için... Mesela, 60’la hesaplaşılsa 71 olmazdı.



-Devlet içindeki hukuk dışı yapılar nereden güç alıyor?



Soğuk Savaş döneminde NATO üyesi ülkelerde hep hukuk dışı yapılar oluşturuldu. Türkiye dâhil… Adları değişik ülkelere göre. Türkiye’de kontrgerilla, kılık kıyafetini, ismini değiştirdi; bazen Ergenekon, bazen TİT, bazen JİTEM olmuştur ama hep o örgüttür. Soğuk Savaş sonrası bütün ülkeler bu hukuk dışı yapıları ya tasfiye ya minimize ettiler ya da AB hukuku diye geri plana ittiler. İki ülkede, Türkiye ve Almanya’da bu örgütler tasfiye edilmedi. Almanya’da da korunuyor ama arka plana itildi. Gerektiği zaman ucunu gösteriyor ama bizde bu korunuyor hâlâ.



-Kim koruyor?



Bürokrasi ve anayasal, yasal sistem bu illegal yapıları koruyor. Fanus gibi.



-Ergenekon davalarından sonra da ‘Hâlâ korunuyorlar’ diyor musunuz?



En son Uludere’de 34 vatandaşımız öldürüldü. 16, 17 yaşında gençler. Aileler feryat ediyor. ‘Katilleri, failleri bulun’ diyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar kontrol ediliyorken nasıl vuruldu bu insanlar? Failler ortaya çıkarılırsa çok önemli bir adım olacak. Uludere konusunda uçakları kaldırtan, bombalama emrini veren kim? Bunlar somut sorular. Açığa çıkarılmalıdır. Uluslararası güçler de içerideki bu illegal yapılara ihtiyaç duyuyor ve onları kullanmak istiyor. Bunları ortadan öncelikle kaldırmak gerekiyor.



-Demokratik ülkelerde sivil yapılar bu tür yapılara karşı tavır alıyor. Bizde medya ve sivil toplum örgütleri 28 Şubat’ta ve süren davalarda nasıl bir sınav verdi?



Biat ediyorlar ve ortak oluyorlar. Güce tapma. İtalya’da gladyoyu açığa çıkaran savcı, ‘Basının, hukukun, demokratik kamuoyu ve siyasi iradenin gücünü arkamıza aldık’ diyor. ‘En önemlisi siyasi irade’ diyor. Bizde medyanın gücüne bakın? Demokratikleşme konusunda bir şey yapıyor mu?



-Neden yapmıyor?



Bizdeki medya devletten palazlanmıştır, devletin otoritesi karşısında sessiz kalmıştır.



-Siyasi güç…



Siyasi iradenin gücü heba ediliyor. Parlamentoda İttihat ve Terakki’den günümüze bir yüzleşmenin gerçekten zemini yakalanmıştı. Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu kurulamadı.



-28 Şubat geri dönebilir mi?



Her zaman cesaretlendirici ortam söz konusu. Kimi cuntalar tasfiye edildi ama başka cuntalar hâlâ var.



-28 Şubat’ta hedef irtica adı altında Müslümanlardı. İnsan Hakları Derneği neden hedef alındı?



28 Şubat kararlarına baktığımızda irtica tehdit gösteriliyor ama bütün muhalefet düşman ediliyor, bastırılmak isteniyor. Bir kısım kararlar açıklandı. Sonra andıçlar hazırlanmaya başladı. İlk andıç Genelkurmay Karargâhı’nda hazırlandı, muhalif partiler, muhalif gazeteciler, muhalif sivil toplum örgütleri ve kişiler hedef gösterildi. Manşetlere çıkarıldık. Şemdin Sakık’a aitmiş gibi ifadeler servis edildi. Bu andıcın altında Çevik Bir’in imzası vardı. Erol Özkasnak da bunu medyaya servis etti. Yayın yönetmenlerinden biri servis edileceğini öğrenince gazeteden çıkmış, doğrudan onu göremeyince servis edemediler.

-Bazıları yayımladı ama…




Yayımlayanlardan biri, şimdi CHP Milletvekili Oktay Ekşi, ‘Alçakları Tanıyalım’ diye yazı yazdı. Sonra aynı gazete ve kişiler Hrant Dink’i de hedef gösterdi. Hrant’ın öldürülme sürecini de Hürriyet başlattı.



-28 Şubat sürecinde siz bir anda kendinizi gazete manşetlerinde gördünüz. Neden?



8 asker PKK’nın eline geçmiş, aileler başvurmadık kapı bırakmamışlar. En sonunda Fethullah Erbaş, Mazlum-Der ve İnsan Hakları Derneği’ne konu geldi. Bir araya geldik, dağlara 8 askeri alabilmek için gittik. Bunun üzerine hedef gösterildik, gözaltına alındık, en sonunda da saldırıya maruz kaldık.



-Hedef gösterme ve saldırı arasında bir bağ var mı?



Organik bir bağ var.



-Sivil uzantısı kimlerden oluşuyor?



Bürokrasi, sivil bürokrasi. 28 Şubat’ta işlenen suçun failleri medyada, kışlada, iş alanında, yargıda, MİT’te yahut her neredeyse açığa çıkarılmadı.



-Bürokraside nasıl bir ayak var?



Bir olay anlatayım. 1993’te Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’tu. Uluslararası bir Kürt konferansı düzenleme kararı aldık, herkesi ziyaret ettik. Başta cumhurbaşkanı, meclis başkanı, siyasi partilerin genel başkanları. İptal edildi. Viyana’dan döndüm, Cindoruk’a sordum: ‘Nasıl olur?’ Cindoruk bana ‘Bürokrasi’ dedi. Bu bürokrasiyi siz ister Ergenekon ister derin güçler olarak adlandırın.



-Manşetlerden hedef gösterilince nasıl etkilendiniz?



Zaten sürekli tehdit ediliyorduk, telefonlarla, mektuplarla… Yayından sonra tehditler çok arttı. Koruma vermediler. Telefonlarımız dinleniyordu. O günlerde sabah çıkıp akşam dönememe kaygısı vardı. Sanki seremoniydi eşimle ayrıldığımız anlar.



-Andıcın amacı neydi?



Amaç, sizin üzerinizden başkalarını tehdit etmek, korkuyu egemen kılmak.



-Suikast nasıl oldu? Tetikçi olduklarını anlayamadınız mı?



13 gün sonra, güpegündüz saldırıya uğradım (28-29 Nisan’da andıç haberleri yayımlandı, 12 Mayıs’ta saldırı oldu). Ben bir gözlemci olarak mahkemeye gitmiştim, öğlene doğru İnsan Hakları Derneği’ne merkez yürütme kurulu toplantısı nedeniyle geldim. İki kişinin geldiğini söylediler. 1 Mayıs’ta eyleme katıldıklarını, şiddete maruz kaldıklarını, birinin sağlık sorunu olduğunu, hukuki yardım istediklerini falan anlattılar. Ama görür görmez “İşte katilim bunlar!” dedim. Her çevreden mağdurlar gelirdi, hepsinin sorununa eğilirdik, hiç kaygı duymamıştım. Onları görür görmez tedirgin oldum. Çay falan söylemedim, başımdan defetmek için. Teşekkür edip kalktılar, çıkıyorlardı ama dönüp kurşunladılar, kapıyı kapattım. Sonra içeri girip ikinci şarjörü boşalttılar üzerime. Bilincimi yitirmemiştim, her kurşun girdiğinde yerde yuvarlanıyordum isabet almayayım diye. 6 kurşun girdi ve çıktı.



-Tetikçiler yakalandı. Suikast çözüldü mü?



İki tetikçiyi teşhis ettim, bunların ilişkileri açığa çıktı. İlk azmettiren Çevik Bir, andıçta onun imzası vardı. Sonra 12 kişi yakalandı. Tetikçileri ben teşhis ettim, iki kişiydiler. Vurdurtanlar önemliydi. MİT’çi Kaşif Kozinoğlu, benim davanın azmettiricilerindendi. Yavuz Ataç ve Kozinoğlu’nun üzerine kimse gidemedi.



-Cezalandırıldılar ama…



Bunlar 9-19 yıl arası hüküm giydiler. İki buçuk yıl sonra hepsi çıktı, Rahşan affı ile. Cengiz Ersever, Semih Tufan Günaltay şu anda Ergenekon davasında tutuklu, bunlar başbakana suikast davasından içeri alındılar.



-Hrant Dink suikastı ve sonrasındaki gelişmelere çok benziyor.



Aynı Dink suikastı gibi. Hrant’ı öldürenlere de ‘Sizi iki buçuk yıl sonra çıkaracağız, ailenizin ihtiyacını karşılayacağız’ dedilerse, iki delikanlı çıkar vurur. Bakın Ankara’da Hanefi Avcı ifade verdi “Akın Birdal’ı MİT içinde bir grup vurdu.” diye. Onun üzerine gidilmedi. Ben buradan cumhuriyet savcılarına soruyorum: Bunu neden kabul etmiyorlar? O gün beni MİT’ten vuranlar kimler? Mehmet Eymür’ün ifadeleri var. “MİT içinde bir grup vururken yapmayın, etmeyin dedim ama önleyemedim.” diyor. Bunu Türkiye, hukuk devleti olacaksa çözmeli.



-Andıcı hazırlayanlar, yayımlayanlar ve vuranlar yollarına devam ediyor. Nasıl oluyor?



En vahim olanı bu. Kimse kendinden başlamadı. CHP içindeki ilerici arkadaşlara diyorum, kendi içlerinde kim nedir, ne yapmıştır, bir komisyon oluştursun, AK Parti de oluştursun, herkesin kendi halısının altından başlaması lazım. Neden yüzleşilemiyor? Hepsinin halısının altını bir kaldırsınlar. Bunu yapamıyorlar. Hiç kimse için güvence yok bu ülkede. Ama Ergenekon soruşturmalarından sonra herkesin yaptıklarından sorumlu tutulabileceğine dair bir fikir oluştu. Davalar sonuçlandırılmalı bundan sonra. Sonuçları kamuoyuna açıklanmalı.



-İnternet andıcına, Ergenekon davalarına hâlâ inanmayanlar var?



6-7 ameliyat geçirdik. Yıllarca kolumu kullanamadım. Yurtdışında müdahale olmasa belki hiç kullanamayacaktım. Kurşun sinirlerden geçmiş. Ergenekon davalarından önce babalarının çiftliği gibi kullanıyorlardı devleti. Bu ülkeyi biz kurduk, biz yöneteceğiz’ anlayışı biraz sarsıldı, cuntaların biraz üzerine gidildi ancak bu anlayışı kıracak süreç iyi yönetilemezse tersine döner ve büyük bir kaotik ortam doğar. Türkiye kendini bir de savaş içinde bulursa bu süreci kaldıramaz. Ne kardeşliği sağlayabilir ne hukuk düzenini ne de Ergenekon davaları sonuçlanabilir. Demokratik bir idareye kavuşmadığı için her zaman her tehdit de söz konusudur.



-Yer altından suikast planları ve silahlar çıkıyor. Ne hissediyorsunuz?



Korkunç tabii, şimdi kafatasları çıkıyor Diyarbakır’da. Kıyamet koparmak gerekiyor. DNA testleri ile ne zamana ait olduğunu hemen çıkarmak mümkün, o dönemde hangi asker, kolordu komutanı, hangi vali görevdeydi hemen çıkarmak lazım. Seyrediyoruz.



-28 Şubat yargı karşısına çıkarılabilir mi?



28 Şubat bize değil, hepimize dokundu, refleks göstermeliyiz, hesaplaşmak istemeliyiz. 28 Şubat’la ilgili soruşturma açılırsa ben de müdahil olarak başvururum. İki kere savcılığa başvurduk, soruşturmaya gerek görülmedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 28 Şubat, andıç ve suikast davası sürüyor. Dava kabul gördü. Belki orada bu süreç mahkûm edilecek.



-Darbeler ülkeye nasıl bir zarar verdi? 12 Eylül’den sonra İnsan Hakları Derneği’ni neden kurdunuz?



12 Eylül, bir tsunami gibi ülkenin üzerinden geçti. Dernek, darbeden sonra ‘Ne yapabiliriz?’ arayışı içinde 1986’da kuruldu. Darbede 650 bin kişi sorgudan, işkenceden geçti. 170 kişi işkencede öldürüldü. 30 bin kişi yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Üzerinden 30 yıl geçmesine karşın, darbecilerin getirdiği anayasa ve yasaların yürürlükte olması bizim için bir ayıptır, bir züldür. Umuyoruz ki sivil bir anayasada mutabakat sağlanmadan masadan kalkılmaz.





--------------------------------------------------------------------------------



Genelkurmay Andıç’ı kabul etti!

Şemdin Sakık yakalandıktan sonra 24-25 Nisan 1998 tarihli gazetelerde Sakık’a ait olduğu iddia edilen ifadelere atfen “Akın Birdal’ın PKK ile ilişki içinde olduğu, Apo ile defalarca telefonda görüştüğü, Apo’nun kendisine para gönderdiği ve ‘O benim Türkiye’deki tabancamdır’ dediği” haberleri çıktı. Bu haberlerden yaklaşık iki hafta sonra suikast gerçekleştirildi. Daha sonra gazetelerde yayımlanan ifadelerin Sakık’a ait olmadığı anlaşıldı. Sahte ifadelerin yer aldığı “Andıç” başlıklı “Güçlü Eylem Planı” isimli ve Çevik Bir imzalı belgeyi ilk kez gazeteci Nazlı Ilıcak yayımladı. Belge, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak tarafından gazetelere servis edilmişti. Genelkurmay Başkanlığı, Andıç’ın “Karargâh içi bir çalışma olduğunu” ve uygulamaya konulmadığını savundu. Birdal, 30 Kasım 2000’de andıçta imzası bulunan Çevik Bir hakkında suç duyurusunda bulundu. Bir’in “suç işlemek amacıyla yasa dışı silahlı örgüt kurma, insan öldürmeye azmettirme, suç işlemek için tahrik etme, hakaret ve iftira” suçlarından cezalandırılmasını istedi.





--------------------------------------------------------------------------------



Hanefi Avcı: Birdal’ı MİT vurdu

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, faili meçhul cinayetler kapsamında Ankara’da verdiği ifadede Akın Birdal’ı MİT’in vurduğunu öne sürdü. Avcı, ‘illegal yapılanma’ olarak tanımladığı grubun içinde Mehmet Eymür, Kaşif Kozinoğlu, Duran Fırat, Yavuz Ataç, Yeşil ve Semih Tufan Günaltay gibi isimlerin olduğunu açıkladı.





--------------------------------------------------------------------------------



Tetikçiler girdi, çıktı

12 Mayıs 1998’de İHD’nin Ankara’daki genel merkezine gelen iki genç, dernek başkanı Akın Birdal’a kurşun yağdırdı. Suikastı Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı örgüt üstlendi. Suikasttan sonra yakalanan sanıklardan Uzman Çavuş Cengiz Ersever, Semih Tufan Gülaltay ve eski MİT’çi Cemal Kulaksızoğlu, TİT’in önder kadrosu olarak öne çıktı. Suikasttan sonra tetikçi Bahri Eken ile Hasan Hasanoğlu, Mehmet Cemal Kulaksızoğlu ve Semih Tufan Gülaltay’a 19 yıl 2 ay, Cengiz Ersever’e 18 yıl 10 ay 20 gün, Kerem Deretarla’ya 12 yıl 2 ay, Demir Demirok’a 10 yıl 10 ay, Ekrem Santulu’ya 1 yıl 8 ay, Mehmet Furkan Ek ile emekli Binbaşı Namık Zihni Ozansoy’a onar ay hapis cezası verildi. Sadece 4,5 yıl yatan sanıklar aftan yararlandı. Gülaltay, 2008’de Ergenekon soruşturmasının 4. dalga operasyonunda gözaltına alındı ve hâlen bu davada yargılanıyor.