4 Nisan 2012 Çarşamba

Cuntacılar için gazetecilik tali bir unsur

26 Mart 2012 / İDRİS GÜRSOY,
Medyanın yakın tarihinde somut haberlerin bile çarpıtılarak farklı bir düzleme yerleştirildiğini belirten Prof. Naci Bostancı, “Toplumsal mühendislik böyle bir yayıncılığı talep eder. Ne olduğundan ziyade oradaki verileri kullanarak farklı bir hakikat çıkarmaya çalışır.” diyor.
Ergenekon davaları kapsamında tutuklanan gazeteciler üzerinden bir fırtına koparılıyor. Ancak Türkiye’de 1960’la başlayan medya destekli darbeler, kötü bir gelenek. 1971 muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası... Hepsi medya desteğiyle gerçekleştirildi. 28 Şubat’ta tank-top yerine, gazete ve televizyonlar kullanıldı. Mehmet Ali Birand, tarihî gerçeği “Genlerimizde darbecilik var” sözleri ile izah etti.
Peki, dünyanın en özgürlükçü mesleğini ifa eden gazeteciler Türkiye’de niçin askerî rejimlere sıcak bakıyor? Genlerdeki darbe hastalığı tedavi edilebilir mi? Terör ve şiddet olayları kapsamında hayat hakkı ihlallerinin incelenmesine yönelik kurulan TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu’nun başkanı Prof. Naci Bostancı bir iletişimci. Amasya’dan milletvekili seçilmeden önce Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunuyordu. Bostancı’nın, Türkiye’de sosyal değişme ve kimliksel dönüşüm, siyaset bilimi, kitle iletişim teorileri, propaganda, ideoloji kuramı ve kültürel dönüşüm konularında çalışmaları var. Türkiye’deki medya-cunta ilişkilerinin tarihî arka planı ve önümüzdeki sürece ilişkin sorularımızı cevaplarken, medyanın ideolojik ilişki ve çıkar ilişkisi içinde bulunduğu bloka dikkat çekerek, bağımsız olmadığını söylüyor: “Gazeteciliği bir tali meslek olarak görüp toplumsal mühendislik aracı yapanlar kaybedecek.”
27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat’ta gazeteciler çok etkin. Hem gazeteci hem de cuntacı olunabilir mi?
Onlara gazeteci derken, kitaplarda yazdığı gibi halkın haber alma hakkına saygı gösteren, gerçekleri ortaya çıkarmak için çabalayan, kamunun çıkarları için çalışan insanları anlamayın. Onlar için gazetecilik tali bir unsur. Cuntacılığın amaçlarına uyduğu ölçüde gazeteci onlar. Etiketleri gazeteci. Gazete çıkarmakla insanlar gazeteci olmaz. Cuntacılık gazetecilik sayılmaz. Onların derdi gazetecilik değil cuntacılık. Gazete bir araç.
-Ama ilişkiler deşifre olduğu hâlde bu etiketi üzerlerinde taşımaya devam ediyorlar?
Eğer bir evrim yaşıyorsak, onlar zayıflayarak varlıklarını sürdürür, zaman onları tasfiye eder. Göreceksiniz, gazeteciliği tali meslek görerek toplumsal mühendisliğin aracı yapan insanlar, Türkiye’nin geleceğinde yok olacak. Bir ülke açık toplum oluyorsa orada gizli ilişkilerini, niyetlerini halkın gözünden kaçırarak yaşayan çevreler yaşayamayacaktır. Birilerinin çıkıp ‘sizi tasfiye ediyorum’ demesine gerek yok. Evrim süreci içinde zaten tasfiye olurlar.
-Nasıl?
Onlara kulak verenler olmaz. Onları okuyan insanlar ağırlıklı olarak demokrasiden yana olurlar. Okunmadıklarında, tıklanmadıklarında magazine kaçmaya çalışırlar, gazetelerini renklendirirler, araya cuntacı hikâyelerini koyarlar ama her hâlükârda bunlar ümitsiz çabadır. Tarihsel şartlar onları tasfiye eder.
-Türkiye’de bazı gazeteler olağanüstü dönemlerde neden roller üstleniyor?
Olağanüstü dönemler kendine has niteliklere sahip oluyor. Siyasetin sahipleri, kamuya ve kendi içlerine dönük yüzleri ile farklı resim veriyor. Olağanüstü dönemler mahiyetleri itibari ile bir yüzleri gizli ilişkilere, orada çevrilen, döndürülen entrikalara dayalıdır. Buradaki girişimleri meşrulaştırmak, halk desteğini çoğaltmak, böyle bir kasıtla bir tür toplumsal mühendislikle işlerini yürütürler. Çünkü yaptıkları işle toplum arasında bir gerilim, bir çelişki vardır. Kendi amaçlarını saklayıp dönemin olağanüstülüğü, yürütülen işin halkla çelişkisine işaret ederler. Eğer gizli kapaklı işler yürütüyorsan, senin düşündüğün, desteklemeye çalıştığın çevreler, güç birliği yapmak istediğin kişi ve kurumların tümü toplumla bir çelişki içindedir. Tıpkı 12 Eylül ve 28 Şubat gibi.
-Darbe sonrası?
Toplum açık topluma dönüştükçe ayaklarının altından halının çekildiği bir elit kadro vardır. Güçlerini yenilemek ve eşsiz güçlerini elde etmek isterler. Bu yüzden medya marifeti ve birtakım unsurlarla bir toplumsal mühendislik yapıp ama neticede güç kullanıp rızayı inşa etmeye çalışırlar.
-Medya, bağımsız bir yapı değil, araç mı?
Medya kendi başına, tarihsiz, hangi sosyal şartlar olursa olsun hep aynı biçimde davranan, ideolojik, iktisadi ve aracı olmak istediği çevrelerden bağımsız bir yapı değildir. Medyayı değerlendirirken, kime sesleniyor, arkasındaki sermaye ne, ideolojik pozisyonu ne, bunlarla birlikte ancak yorumlarsak o zaman medya derken kimden bahsettiğimiz açıklık kazanır. Darbe çığırtkanlığı yapan da, demokrasi isteyen de vardır. Toplumdan yana olan da vardır, kirli ilişkilerin aracı olan da.
-Böyle bir blokun parçası medya objektif olabilir mi?
Kimse objektif değildir. Açık bir haber vardır, o haberi çarpıtırsan bu aleni nesnel bir haberi çarpıtmaktır. ‘Müftü keçi çaldı’ demek açık bir yalandır. Yoruma ilişkin farklılık anlaşılabilir ama doğrudan doğruya somut bir haberi çarpıtmak kabul edilemez. Türkiye’de medyanın yakın tarihinde somut haberlerin de çarpıtılarak farklı bir bağlama yerleştirildiğini görürüz. Toplumsal mühendislik böyle bir yayıncılığı talep eder. Ne olduğundan ziyade oradaki verileri kullanarak mutfak işçiliği marifetiyle, farklı bir hakikat çıkarmaya çalışırsınız.
28 Şubat sürecinde tam da bu mu yaşandı?
İktidar ilişkileri açık bir nitelik arz etmiyorsa, elitler küresel ve yerel gelişmeler sebebi ile eski egemen pozisyonlarını kaybediyorlarsa, böyle bir riskle karşı karşıya iseler, iktidar oldukları dönemde hayat verdikleri, destekledikleri medyayı kendi amaçları için, toplumsal mühendislik için kullanmak isterler. Onların oluşturduğu tarihsel bir blok vardır. İktisadi elitler, bürokrat elitler, politikacılar ve onlarla birlikte kader birliği yapmış, hayat bulan bir medya grubu. Burada çıkar ve ideoloji birliği söz konusudur. 28 Şubat döneminde askerî bürokratlar, aydınlatmak maksadıyla yüksek yargı mensuplarını brifinge çağırdığında, dönemin adalet bakanı; ‘kimse yargıya emir veremez’ dediğinde o dönemki güçlü medya organlarından biri, ‘yargının üzerine baskı’ diye askerî bürokrasinin çağrısını değil, bakanın bu şekildeki genelgesini öne çıkartmıştı. 1960 darbesinden sonra 4 Haziran’da yine aynı şekilde o dönemin gazetelerinden biri gençlerin kıyma makinelerinden geçirildiğini, yok edildiğini haber olarak yayımladı.
-Bu haber neden önemliydi o sırada?
Tabii kıyma makinelerinden geçirilme metaforu aynı zamanda kendi iddiasının ispatlanamaması durumunu ortaya çıkardı. Adam kıyma olmuş, neyi bulacaksın? Dolayısıyla öyle bir hikâye anlatıyor ki toz ettiler toz. Bir ülkeyi toz ettiler deseler kanıtlayamazsın. Adamı bir bütün hâlinde mezara gömseler, derler ki mezarı gösterin. Kıyma yaptılar dersen, kıymanın neyini göstereceksin? Bunların hepsi toplumsal mühendisliktir. Parasını kim koyuyor, profesyoneller kim ve kime anlatıyor, bu üç şeye bakmak lazım.
-Medya-cunta ilişkisinden dolayı bazı gazetecilerin yargılanması tansiyonu yükseltiyor. Süreç bir ayrışmayı getirecek mi?
Cumhuriyetin başlangıcından itibaren medyanın sermayesini koyan çevreler egemen iktidarlarla tarihsel iyi ilişkiler kurmuş, kader birliği etmiş insanlardır. Dolayısıyla onlardan ayrı bir ideolojik pozisyonları olamaz. Tarihî şartlar bunların altından halıyı çekiyorsa onların altından da halıyı çekiyordur. O yüzden can havliyle tıpkı denizdeki yüzme bilmeyen insanlar gibi birbirlerine sarılıp o şekilde ayakta kalmaya çalışacaklardır, ama yüzme bilmiyorsan mutlak şekilde suyun dibine gidersin.
-Darbeleri destekleyen gazetecilerin ideolojik görüşleri ne? Kendilerine nasıl bir misyon biçiyorlar?
O dönemdeki elitlerin, gazetecilerin genel yaklaşımı kaba ve cahil halkı modernleştirmektir. Bu yüzden 90’lı yıllara kadar aydın-halk ikiliğinden bahsedilmiştir. Aydın olmanın temel vasfı kendi halkına yabancı olmaktır. Eğer ona saygı ile yaklaşırsan bu senin kaba ve taşralı olduğun anlamına gelir. Araya mesafe koyarsan o kadar aydın olduğun kabul edilebilir gibi bir algı söz konusudur. Aydın profili ne söylemiş, ne yazmış diye bakarsanız bunu görebilirsiniz. Arada uçurumlar var. Bunlar kendiliğinden oluşmadı. Dolayısıyla o dönemdeki gazetelerin ideolojileri de halkın terbiye edilmesine inanan, dolayısıyla misyonunu o çerçevede oluşturan insanlardır. Hedef kitlesine gelince, okur yazarlar kimlerdir, o dönemde yeni yeni şehirli olan, bürokraside iyi yerlere gelen ve ticaretle palazlananlardır. Bir bakıma doğrudan doğruya halkın kendisi değildir. 1950’den sonra çok ironik biçimde bu ifade edilmiş zaten; ‘sahiller halka açıldı vatandaş denize giremiyor’ dediler.
-Gazeteler de vatandaşa mı çıkıyor?
Vatandaşa, elitlere ama nasıl elitlere? Kapalı toplum yapısı içinde halka dayalı olmayan bir iktidarın inşa ettiği elitlere. Onlar cumhuriyetin vatandaşları. Gazetenin hitap ettiği çevre de rejimin öne çıkardığı, hayat tarzları ile onlarla entegre olmuş çevrelerdir. O yüzden kendi çalıp kendi söyleyen bir medya söz konusudur. Bu medya sermayesi, egemen elitlerle bağ çerçevesinde kurulmuş, profesyonelleri onlarla ideolojik bir entegrasyon içinde davranmıştır. Bu medya toplumsal mühendislik yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve sandıktan başka netice veriyorsa onun da kafasına vurmak için pozisyon alır. Dolayısıyla her şey kendi mecrasından akıyor.
-Mehmet Ali Birand, “Genlerimizde darbe geni var.” dedi. Pek çok insan bunu bir itiraf olarak gördü. Bu açıklamayı nasıl değerlendirdiniz?
İnsanlar vicdan sahibidirler. Hayatlarını bir şekilde yaşarlar, bir gün hayatın ebedi olmadığı, bir sonu olduğu, hesapların görülmesi gerektiği, bu hâlin sürdürülemeyeceği noktasında, vicdanın neyi emrediyorsa bir dönüm noktası yaşarsın. Birand bunu yaşamıştır. Kişisel ve toplumsal bir dönüşüme işaret ediyor bu açıklama.
-Nasıl bir dönüşüm?
Marcel Proust, ‘Yitik Zamanın Peşinde’ kitabının yazarı. Dönemin entelektüellerine şunu soruyor. ‘Altı ay sonra öleceğinizi bilseniz ne yaparsınız?’ İnsanlar 6 ay sonra öleceklerini bildiklerinde mevcut hayatlarının dışında bir hayat kuruyorlar. Eğer 6 ayım kaldı diye mevcut hayatın dışında bir hayat kuruyorsan sahici hayatın odur. Diğeri sahte bir hayattır. Diğeri ikinci emre kadar hayattır. Diğeri yarın her şey güzel olacak, şimdi böyle bir pozisyon alayım hayatıdır. Birand sanıyorum kendine böyle bir soru sordu. Hiç kimse edebi yaşamayacak, Allah Birand’a uzun ömür versin ama başımıza bir sıkıntı geldiğinde kendimize bu soruyu sorarız, gerçek hayat nedir diye? Bu soruyu sorduğumuzda da o en derinlerdeki vicdanımız ama ve fakatlı cümlelerle meşrulaştırdığımız o farklı pozisyona daha eleştirel bir noktadan bakmaya başlarız. Hayat ebedi değil, ne yapmamız gerekiyor, aydın sorumluluğumuz neyi emrediyor, bu topraklara bir borcumuz var, diye düşünürüz. Kişisel olduğu gibi toplumsal hayatta da böyle olur. Toplumsal hayat dinamik bir şekilde değişirken insanlar kendilerine, ne yapmalı, diye sorar. Kolektif bir pozisyonu olan insanlar için bu ortak bir soru hâline gelebilir.
-Bu soru ortak bir sorgulamaya dönüştü mü?
Türkiye’de de entelektüeller, okuryazarlar Tür-kiye’nin demokratikleşmesi sürecinde böyle bir soru ile karşılaştı. Acaba kapalı topluma ilişkin trendleri devam ettirmek için toplumsal mühendisliğe devam etmeli miyiz? Kirli ilişkilerin üzerini örtmeli miyiz? Bunlara yüksek değerler atfedip halkın sahte rızasını inşa mı etmeliyiz, yoksa gerçek halk rızasının ortaya çıkmasına mı vesile olmalıyız? Bu yönde medya pozisyon alıyor. Arkasındaki maddi şartlar da değişiyor.
-“Genlerimizde darbecilik var.” sözünü siz bir iletişim bilimleri hocası olarak nasıl yorumladınız? Aslında üzerinde ayrıntıları ile durulması gereken bir itiraf değil mi bu?
Gen hikâyesi epey derin çağrışımları olan bir kavramdır. Bizi karakterize eden şartlar bizi aynı zamanda darbeci yaptı, diyor. Niçin? Çıkar birliği içinde olduğumuz tarihsel blok, kader birliği yaptığımız kişiler, başka bir tercihe ilişkin; acaba şöyle de yapmak mümkün mü diye kendimize sorma şeklinde bir durumumuz olmadı, biz kaçınılmaz olarak darbeciydik, diyor. Birand’ın sözünü öyle anlıyorum. Yani mukayeseli bir şekilde okuyup muhakeme etmek, insani bağlamda buna cevap vererek aydın vicdanı ile pozisyon almak, öyle bir şey yoktu, diyor. İçine düştüğümüz ırmak bizi darbeciliğe götürüyordu, diyor. Parçası olduğumuz nehir, ilişki kurduğumuz güç çevreleri, tarihsel blok oluşturduğumuz o elitler bizi determinist biçimde darbeciliğe götürüyordu, diyor. Yoksa biyolojik olarak analarından darbeci doğmazlar.
-Genlerle sonradan oynanmış da olamaz mı?
Hayır, bu şöyle bir şeydir; “Güzel günler göreceğiz, çocuklar”, Nazım Hikmet’in dediği gibi ama şimdilik katlanalım. Ne acı çekiyorsak bu halkın cahilliğinden, kabalıktan, hayat tarzımızı değiştirme çabamıza inat eden yığınlardan kaynaklanıyor bütün bunlar. Siz buna inanın. Eflatun’un demokrasi rejimi, bilge kralın halkın çıkarlarını halktan da iyi bilmesi esasına dayanır. Halktan da iyi biliyorsan kendi başına kendi çıkarlarını takdir edemeyen bu halkı gerektiğinde belli bir vadide anlayacağı çıkarlara sopayla da çevirebilirsin. Türkiye’deki elitler de halkı modernleştirmek istiyordu ama halk anlamayınca gerektiğinde ceberut yöntemlerle halkın iyiliği için onu modernleştirmek gerekiyordu. Bu hikâyenin bir parçasıdır medya.
-Nasıl?
Biz yarın iyi günler göreceğiz ama şimdilik toplumsal mühendisliğe devam edelim. Biz sizi modernliğe götürmek istiyoruz. Sizi götürmek istediğimiz hedefleri takdir edecek olgunlaşma seviyesinde değilsiniz, biz de size bunu anlatmaya çalışarak zaman kaybedemeyiz. Otoriter olmak zorundayız. Stalin ne diyordu? Olağanüstü bir sosyalist düzen kuracağız. Ama bunun için acıya katlanmak lazım. Omlet yemek istiyorsan yumurtaları kırarsın. Milyonlarca insanı öldürdü, insanları köle yaptı, en ucuz iş gücünü oluşturdu. Proletaryanın gördüğü en büyük travma budur. Bizdeki elitler de benzer bir şey söylüyorlar. Hikâye aynı hikâye. Aynı elit kadro, aynı dünya görüşü içinden bakan insanlar.
-Son dönemde demokrasiye bağlı, alternatif gazeteler de var. Nasıl güç kazandılar?
Alternatif medya demokrasi güçlendikçe gelişmiştir. Bu manada demokrasiye bağlı medyanın varlığı yenidir. Son on yılda demokrasinin müdafii medya güç kazandı, çünkü demokrasiyi destekleyen iktisadi elitler güç kazandı. Yeni entelektüeller ortaya çıktı. Yükselen konumlarını açık demokrasiye ve açık topluma borçludurlar

20 Mart 2012 Salı

CHP’li Ali Topuz: Dinini öğrenmek insanların en temel hakkı



Şu an siyaset gündemini uzaktan takip eden ve anılarını bir kitapta toplayan CHP’li Ali Topuz; Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı, partinin geleceği, din eğitimi ve yakın siyasi tarihle ilgili ilginç değerlendirmelerde bulunuyor.




12 Mart 2012 / İDRİS GÜRSOY, AKSİYON


Dedesi Şapka İnkılabı’na karşı çıktığı için 10 yıl kürek mahkûmu olmuş. Medrese tahsilli bir asker olan babası, Said-i Nursi’nin Emirdağ’da gözetimini sağlamış. Kur’an okumasını biliyor. Üstad’ın kaldığı eve gidip dersine katılmış. Risale-i Nurları okumuş. Dinî nikâh yaptırmış. Sağcı, muhafazakâr bir siyaset adamının hayatından değil bu kareler. CHP’nin yaşayan efsanelerinden, Türk siyasetinin duayeni Ali Topuz’dan…



‘Değişimi Yaşamak’ başlıklı anılarında hem kişisel hem de politik hayatına ilişkin pek çok ayrıntı var Topuz’un. 2007’de milletvekili adayı olmayan Ali Topuz, şimdi siyaset gündemini uzaktan takip ediyor. Topuz’la İstanbul’da buluştuk, hem sıra dışı hayatını hem Kemal Kılıçdaroğlu ile CHP’nin geleceğini hem de yakın siyasi tarihin önemli olaylarını konuştuk.



Ali Topuz, 1932’de Rize Çayeli’nde doğdu. Yüksek mühendis ve mimar. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdi. Ancak pek çok sol politikacının aksine çocukluğunda iyi bir dinî eğitim de aldı: “Doğduğum çevre mutaassıptı. Öğrenim yaşamıma başlamadan köyden çıkmadım. Babam jandarma astsubayıydı ama medrese okumuştu, imamet icazeti olan bir kişiydi. Namaz kıldırdığı cami hâlâ duruyor. Ben hem camimizin imamından ders aldım hem de okula gidiyordum. İki eğitimi bir arada aldım. Olumsuz bir etkisi olmadı, aksine olumlu oldu. İkisini hiç birbirine karıştırmadım.”



Topuz, din eğitiminin dindarları tanımak açısından bir avantajı olduğuna inanıyor. Peki, bugün çok tartışılan din eğitimi konusuna nasıl bakıyor? “Din eğitimi, kendi dinini öğrenmek isteyen insanların en temel hakkıdır. Bunu çözmek gibi bir sorunumuz var. Fakat din eğitimi ile çağdaş eğitimi birbirine karıştırmamalı, buna bir yol bulalım.” Topuz, 28 Şubat sürecinde komisyonlarda yaptığı konuşmalarda buna dikkat çekerek Refah Partililere “Benim önerim doğru olmaz. Sizin içinizde din eğitimi görmüş insanlar var. Siz öncülük edin, ben de size katkıda bulunmaya çalışayım.” çağrısı yaptığını da anlatıyor.







-Sizin bu konuda öneriniz olmadı mı?



Çocuklar küçük yaştan itibaren dini öğrenmeye başlamalıdır. Her yaşın kavrayabileceği bilgiler vardır. Bunu kademeli bir şekilde öğretmek lazım. Çocuklar mümkünse anne baba ile birlikte oldukları ortamda din eğitimini ehil ellerden alabilir. Kur’an kurslarında din öğretmekten çok din öğretmeye hazırlık aşaması var. Kur’an’ı ezberliyor çocuk, burada tam anlamı ile din öğrenmiyor. TV’nin bir kanalı bu işe ayrılabilir.



-Siz din eğitimi ihtiyaç diyorsunuz. Sorun nereden çıkıyor?



Çağdaş eğitimle din eğitimi iç içe sokuluyor. İmam hatiplerin açılması, kapatılması değil mesele. Bir insanın dinini öğrenmesi lazım. Din insanı hayata bağlayan bir şeydir. Yaradılışla ilgili bir düşünceye sahip olmak, dünyada insanın ayağını yere bastıran şeydir. Din eğitimi almam bana bir bakış açısı sağlamıştır.



Tecrübeli siyaset adamı Topuz, yakın tarihe de resmî ideolojinin penceresinden bakmıyor. Şapka isyanında dedesinin İstanbul’a kürek mahkûmu olarak sürgün edilmesinin ve Rize’de yaşanan tartışmaların üzerinde etkisi var: “Şapka isyanı konusunda genç yaşta bazı tartışmaları yaşadım. Gördüm ki şapka bahane edilmiş. Atatürk’e karşı güvensizliği olan çevreler şapkayı bahane edip ‘Şapkayı giymeyeceğiz!’ diye insanları tahrik edip bunu isyan hareketine dönüştürmeye başlamıştır. Dedem ‘Biz adam öldürmeye gelmedik, şapka giymeyeceğiz demeye geldik’ diyor. Babaannem babamın da başına bir şey gelir diye onu İstanbul’a göndermiş. Din adamlarının saygınlığı ile din adamlarının sorumsuzca yaptıkları şeyleri algılama imkânı buldum. Objektif bakabilecek noktaya getirdim kendimi. Dengeli bir bakış açısına götürdü bu olayları yaşamış olmam.”



-Şapka kanununa karşı çıktığı için insanlar asıldı.



Atatürk şapka isyanından bir yıl önce Rize’ye geliyor. O sırada müftülerden bir kısmı birleşerek Atatürk’e dilekçe vermişler, medreseleri tekrar aç diye. Atatürk de ‘Biz medreseler yerine okullar açacağız’ demiş. O tarihte medreselerde hocalık yapanlar askerlikten muaftı ve para alıyorlardı. Yaptığım incelemelerde gördüğüm kadarıyla orantısız ceza uygulamışlar. İdam cezalarının olmaması gerektiğini düşünüyorum. Şapka isyanında Rize’de 18 kişi asıldı. Evet, bir inkılap yapılmış, otorite sağlanması lazım ama bunun için idam cezasını kullanmak fevkalade yanlış olmuştur. Suç işlemişse ceza vermenin çeşitli yolları vardır, hürriyetleri tahdit edersin, ama canını almak olur mu? Hangi hakla alıyorsun canını? İstiklal Mahkemeleri’ndeki, Yassıada’daki idam cezaları insanlık adına savunulacak şeyler değildi. Keşke bunlar olmasaydı.



Babası jandarma astsubayı olan Topuz, onun peşinde Anadolu’nun çeşitli yerlerine gidiyor. Afyon Emirdağ’da üniversiteye hazırlanırken arkadaşlarının daveti üzerine gözetim altındaki din âlimi Bediüzzaman’ı ziyaret ediyor, sohbetine katılıyor. Bediüzzaman’ı ansiklopedilerden araştıran ve risaleleri de okuyan Topuz, ‘Nurcu’ olmuyor ama Said-i Nursi’yi düşman olarak da görmüyor.



-Bediüzzaman sizi neden etkileyemedi?



Bediüzzaman çok önemli bir insan. Bazı şeyler duymuştum, ‘Bediüzzaman hazretlerinin aynı anda ayrı yerlerde namaz kıldığını görenler var’ gibi. Gittiğimizde bir grubun içine girdik. Namaz kılıyorlardı. Konuşmaların başlarında, bana özel bir dikkat gösterdi. ‘Senin baban çok muhterem bir adamdır’ dedi. Bu lafın benim hoşuma gitmesi lazım değil mi? Hoşuma gitmedi. Benim müspet, pozitif zekâm iki-üç yerde olmayacağını söylüyordu, ona karşı bir tepki oluştu içimde. Bu sözünü de beni kendisine bağlamak için bir jest olarak gördüm ve fren yaptım. Risaleleri okudum. Pozitif bir şekilde beni etkileyecek müspet, net şeyler istiyordum. Risalede basit bir anlatım var, her şeyden bir sonuç çıkarmaya çalışıyor. Her şeyi dönüp dolaştırıyor, “Kuran’da var.” diyor ama Kur’an’da bulunan şeyler hep Müslüman olmayan insanlar tarafından bulunup çıkartılıyor. Bunlar beni şüpheye düşürdü



-Babanız Bediüzzaman hakkında nasıl düşünüyordu?



Babam benim olumsuz değerlendirme yapmamın önünü kesmeye çalıştı. Bana “Sen onun hakkında hüküm verebilecek düzeyde değilsin.” dedi. Ben Bediüzzaman’a karşı tavır geliştiren bir adam konumuna girmemişsem babamın bu uyarısı yüzündendir. Babam, Bediüzzaman için “Bilgili bir adam, din âlimidir, bu bilgili adamı sen bu bilgilerinle değerlendirirsen eksik ve yanlış olur. İleride öğrenir çalışırsan değerlendirebilirsin ama şimdi yapamazsın bunu.” diyordu. Bana böyle düşündüm diye kızmadı. Belki kızarak tepki gösterse daha zıddını da yapmak isteyebilirdim.



-Said-i Nursi’yi tehlikeli biri olarak görüyor musunuz?



Böyle görmemek lazım. Onun kafasında İslami ilimler üniversitesi kurma fikri vardı. Atatürk’e de teklif ediyor. Atatürk’le aralarındaki ihtilaf neydi tam olarak bilemiyorum. Orada bir fluluk var. Bu konudaki hataların giderek azalması lazım. Atatürk’e de Said-i Nursi’ye de haksızlık edenler var. Ön yargıyı ne kadar ortadan kaldırabilirsek o kadar doğruya yaklaşabiliriz diye düşünüyorum.



Ali Topuz, 1950’de üniversite öğrenimi ile birlikte siyasete de adım attı. İstanbul Belediyesi, İller Bankası ve İstanbul İmar Planlama Müdürlüğü’nde çalışırken Başbakan Menderes’e imar planları ile ilgili brifing verdi. Topuz, 1950- 60 arasında DP ve CHP arasındaki iktidar mücadelesini yakından izliyordu.



-Kitabınızda faturayı hep DP’ye çıkarmışsınız? Oysa CHP de darbeye zemin hazırlayan olayların içinde yer alıyor.



O dönemi bir CHP’li olarak CHP penceresinden değerlendirdiğim bir gerçektir. Oradan bakınca olayları bütünü ile görmemiş olabilirim. Bir siyaset adamı olarak o dönemdeki algılamalarımı yazdım. Bugün öyle mi olmalıydı, böyle mi olmalıydı diye bakarsak bizim bazı konularda ölçüyü kaçırarak tavır koyduğumuzu tespit edebilirim. DP’ye karşı gençlik yıllarında tepki duymamız başlangıçtan itibaren tepki duymamızdan kaynaklanmıyor. Bunun altını çiziyorum. Çok partili hayata geçişte İsmet Paşa’nın büyük katkısı vardı. İsmet Paşa olmasaydı, çevresindekiler bu açılımı yapmazlardı. İsmet Paşa kendi çevresindekileri ve askeri de bastırarak o geçişi sağlamıştır. Kurulduğunda DP’ye sempati ile bakıyordum. Bir yıl doğmadan CHP’ye karşı yıldırma politikasını gördüm ve DP’ye karşı koymaya başladım. Hızlı bir şekilde kontrolü ellerinden kaçırdılar. DP’nin gelişi tarım ve ticarette gelişmelere sebep oldu. Özellikle traktör meselesi çok önemli. Toplumun yüzde 70’i köyde yaşıyor, tarımla geçiniyor. Traktörle üretimi yüzde 100 artırdı.



-27 Mayıs öncesi DP seçime gitse darbe yine olur muydu?



Olmazdı. Darbe isteyenler 45’ten önce de vardı.



İsmet Paşa’ya darbe hazırlıkları olmuştur ama ordunun içinden gelen adam olduğu için o fırsatı vermedi. Daha sonra darbeyi tetikleyen olay, Ticani Tarikatı’nın Atatürk heykellerine saldırıya geçmiş olmasıdır. Sonra Tahkikat Komisyonu’nun kurulması anayasaya aykırıydı.



-Orhan Birgit, ‘Öğrencileri ben örgütledim’ dedi Aksiyon’a kapak yaptığımız röportajda. Orhan Erkanlı da öğrencileri kışkırtıyor.



Bunların hepsi belli oranlarda vardır. Ama askerin idareye müdahale etme arzusu, yönetimi yönlendirme arzusu her zaman olmuştur. Bugün dahi bu arzu vardır. Biraz kırılmış olabilir. Ama bu kırılmanın da bir tortu oluşturup oluşturmadığını bilmiyoruz. Bir süre sonra bir yerden tepki gelir mi gelmez mi? Ben emin değilim, gelebilir de gelmeyebilir de?



-Hâlâ darbeyi isteyen askerler var mı?



Hâlâ bu arzu olabilir. Bu sadece Türkiye’nin kendi içinde olan bir arzu değildir. Bütün bu hareketlerin gerisinde dış destek vardır. Dost geçinen devletlerin yönlendirmesi vardır. 60 ihtilalinin gerisinde de vardır. 60 sonrasındaki her ihtilalin gerisinde de vardır. Türkiye’nin yönetilmesi bizim sorunumuz olmaktan çıkıyor, başka bazı güçler Türkiye’nin yönetilmesinde bizim kadar söz sahibi olmak istiyorlar. Onların beklentileri var, bir misyon biçmişler, bunu bekliyorlar. İçeride bir nüve oluşmuşsa bu nüveyi kabartan dış destekler olmuştur.

Ali Topuz 1970’te CHP İstanbul İl Başkanlığı’na seçildi. CHP 20. Kurultayı’nın başkanlığını yürüttü. 12 Mart 1971 muhtırası CHP’de taşları yerinden oynatırken İsmet İnönü’den değil, Bülent Ecevit’ten yana tavır koydu. 1973-1977 arasında iki dönem üst üste CHP İstanbul Milletvekili seçildi. 1980 askerî müdahalesi öncesinde CHP Parti Meclisi üyeliği, Merkez Yönetim Kurulu üyeliği ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Topuz, genel başkanlık yarışında Bülent Ecevit’i destekledi. Gençlere ve kadınlara partiyi açtı. Ortanın solu hareketi ile CHP’yi geniş kitlelerle buluşturdu. CHP, 1974 ve 77 seçimlerinde Ecevit liderliğinde sandık zaferleri kazandı. Topuz’un il başkanı olduğu İstanbul’da oylar yüzde 50’nin üzerine çıktı. Topuz, Ecevit’in Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra yanlışlar yaptığına dikkat çekiyor: “73 ve 77’de iktidarı yakalayan Ecevit akıllı adamları yanından uzaklaştırdı, akılsızları topladı. Çünkü akılsızlar, ‘Sen ne güzel adamsın!’ diye yağcılık yapıyorlardı. 74 hükümeti içinde tabii ki çekişmeler vardı ama çok başarılı bir Kıbrıs harekâtı yaptı. Hükümet devam etse Kıbrıs meselesi ve Türkiye bugünkü durumda olmazdı. Ecevit orada ‘ben neymişim’ sevdasına kapıldı, bütün arabaların arkasına resimleri yapıştırıldı. Kendisini dev, bizi sinek gibi görmeye başladı. Tek başıma Türkiye’yi yöneteceğim sevdasına kapıldı. Ve hükümeti başarısız bir noktaya taşıdı. O hükümet bozulmasa inanç sahibi vatandaşlarımızın da şikâyet etmeyeceği bir noktaya gelinirdi. MSP kendi taleplerini yumuşatır, CHP de kendini inanç sahibi vatandaşlara sevdirebilecek bir süreç oluşturabilirdi. Ama Ecevit hemen seçim yapayım, 300 milletvekili ile tek başıma hükümet olayım diye hükümeti bozdu. MSP’nin çöküşü, o zaman Ecevit’in yanlışını tahrik eden işlerin içinde bulunmasıdır. Sonunda MSP 48’den 24’e düştü. CHP tek başına iktidara gelme şansını yakalayamadı. Tarih siyasette çok tekerrür ediyor. Neden? Hiç kimse kendisinden önce ne yapıldığını öğrenmediği için kendisi de o hatayı tekrar ediyor. Yaşanmışlardan ders çıkartmayınca nasıl gelişir insanlar?”



Ali Topuz, 1973-1977 arasında CHP tarafından kurulan üç hükümette de görev aldı. Ülke adım adım darbeye gidiyordu. Terör tırmanıyor, siyaset çözüm üretemiyordu. Topuz, 12 Eylül öncesi siyasete de fatura çıkarıyor: “Bizim de yanlışlarımız oldu. Polise yetki versek terör önlenebilirdi.”



-Müdahale için şartlar olgunlaştırıldı mı?



12 Eylül’e giden süreçte gençliğin hepsi silahlıydı. Sağcı ve solcu çocukların ellerindeki silahlar aynı yerden gelmişti. Yarısını onun eline, yarısını bunun eline vermişlerdi.



-Siyaset neden dik duramıyor?



Askeri haksız bir noktada yakalayacaksın. 80 askerî müdahalesinden önce 79’un sonunda müdahale mektubunu verdiler. Ocakta açıklandı mektup. Başbakan Demirel, ana muhalefet partisi lideri Ecevit. Kimse karşı koyamadı. Ne AP ne CHP ne MHP ne de MSP, ‘Kim oluyor bu askerler!’ diyemedi. Çünkü kendi kusurlarını biliyorlardı. 9 ayda biz cumhurbaşkanını seçemedik. Askerler geliyorum diye diye geldi.



-Ama Nahit Menteşe, Aksiyon’a verdiği röportajda “Kızılay’da bombaları asker patlattı, sıkıyönetim görevini yapmadı.” diyor.



Bu denebilir. Ama Menteşe’nin bunu söylemeye hiç hakkı yok. O zaman hükümettiler. Asker görevini yapmıyorsa iktidar olarak yap müdahaleni. Görevden al. Askerin komuta kademesine müdahale et. Sivil idare görevini tam olarak yaparsa, halk da senin yanında darbeye karşı koyar. Ama sen kendi görevini yapmazsan askere de bir şey diyemezsin. Darbeyi yaparlar, 10 sene, 20 sene geriye gidersin.



-Sizin hatalarınız da var mıydı?



Biz de hükümet olduk, polisin yetkilerini artıramadık mesela. Özgürlüklere ters düşer diye tepkiler geldi. Olayların üzerine gidebilmek için polis kanununda değişiklikler istedik hükümet olarak, kendi grubumuzdan ve muhalefetten destek görmedik. O geçse olaylar önlenebilirdi.



-Darbeye karar verip ortam hazırlanıyor. Darbeye zemin hazırlayan asker değil mi?



Doğru, onlara birileri de yardım ediyor. Bu olayların dış bağlantılarını da unutmayalım.



-Nasıl?



Türk askeri içinde daima Amerikan istihbaratı olmuştur. Darbeye ortamı bu unsurlar hazırlar.



-Müdahale ihtimali kalkmıştır diyebilir miyiz?



Askerî müdahale olma ihtimali çok azalmıştır ama hepten kalkmıştır diyemeyiz. Askerî müdahalenin yaptığı etkiyi yapacak başka yöntemlerin geliştirilmeyeceğini de bilemeyiz. TSK içinde kendilerinin cumhuriyet üzerinde vesayet hakkı olduğuna inananlar tümüyle kalkmamıştır. Dışarıdan da destek görürse pekâlâ büyütülebilir.



-Siviller bu işin neresinde?



Asker kendisi bu şekilde organize hâle gelmeden siviller bunu oluşturamazlar. Bir organizasyon varsa, onlar siviller arasından yandaş bulurlar kendilerine. Veya dışarıdaki güç, içerideki sivillerden bir kesimi buraya yapıştırabilir. Türkiye’nin birtakım iş adamları, iş çevreleri askerlere yakınlaştırılmıştır. 80’den beri sermayenin askere yakın olanlarına bakın. Bunların hepsi o ekonomik gelişmelerin getirdiği sonuçtur. Dış güçler hem askerlerden yararlanabilirler hem buradaki iş adamlarından yararlanmak isteyebilirler hem de özgürlüklere duyarlı olan demokrasi adına heyecanlı insanlar vardır, onlara çengel takılabilir. 1971’deki askerî müdahalenin arkasında Türkiye’deki sol çevreler vardı. 9 Mart’ta solcu bir ihtilal olacaktı. Genelkurmay haber aldı, sağcı darbeye döndü. Solcular bir hafta övgü yağdırdı, sonra işkenceye çekildi. İlhan Selçuk da bunlar arasındaydı. Siviller, aydınlar için bu kötü sicildir tabii.



CHP hiçbir şey yapmıyor, Kılıçdaroğlu fırsatı kaçırdı

-Kemal Kılıçdaroğlu’nun performansını nasıl buluyorsunuz?



Bir kaset olayı sebebiyle genel başkan olması Kemal Kılıçdaroğlu’dan çok CHP’nin önüne çok önemli bir fırsat koydu. CHP’nin liderinin değişmesi lazımdı. Baykal yetenekli ama genel başkan olarak başarılı değildi. Kemal Kılıçdaroğlu için de fırsattı. Halk nazarında popülaritesi yüksekti. Önünü ben açtım. Baykal istifa etti ama şeklen yaptı, dönecekti. Çok çaba sarf ettim, milletvekillerini Kılıçdaroğlu’nun arkasında toplanmaya teşvik ettim. Önder Sav da onun yanına yattı ama bu fırsat iyi kullanılmıştır diyemiyorum.



-Neden?



Tüzüğün bir buçuk sene önce değişmesi lazımdı. İlk işi tüzüğü değiştirmek olmalıydı, geciktirdi. Muhalefet imza toplayınca yapmak zorunda kaldı. Eskiye nazaran değişiklikler oldu ama yeterli değil. Mesela partinin en önemli kurulu olan merkez yönetim kurulunu parti meclisi seçerken şimdi kendisi seçiyor. Bir adama kalıyor. Onun ayağı tökezleyince parti tökezliyor. Şimdi her şey lider. Burası asker kışlası değil ki emir vereceksin! Parti dediğin şeyi kaç milyon oyu varsa o kadar insanın aynı haklara sahip olduğu bir şirket gibi düşüneceksin. CHP’de gerekli yenileşme ve değişim yeterince sağlanamamıştır.



-Baykal ve Sav dönebilir mi?



Deniz ve Önder beylerin son çırpınışları, onlar bitti.

-Baykal ve Sav’ın gitmesi yeni bir hava getirmedi mi?



Adamlar değişti ama her kafadan bir ses çıkıyor. Böyle söyleyen var, öyle söyleyenler var. Ya odur ya budur. Oturup çalışmaları lazım. Halk bizi nasıl benimser bunları düşüneceksin. AK Parti tek tabanca kaldı. 70’lerde bizde olan her şey AK Parti’de var. Gençlik kolları, kadın kollarının hiçbiri yok CHP’de. Bunlar yenilenecek, bunlar ne kadar zaman sonra netice verir bilemiyorum. Topluma güven veren AK Parti’nin yaptığından daha fazla vatandaşı memnun edecek ve güven verecek bir noktaya CHP gelmeli. Kemal Bey iyi niyetle çalışıyor ama kadrolar yeterli değil. Teşkilatı sıfırdan ele alıp gençlere açmak lazım.



-CHP muhalefet boşluğunu nasıl doldurabilir?



CHP hiçbir şey yapmıyor. CHP misyonunun gereğini doğru dürüst yapsa AK Parti’nin hata yapması önlenir.



-AK Parti ne tür hatalar yapıyor?



Sen zaten güçlüsün, karşındaki ile tartışma, saldırma, kışkırtma. Sen yumuşak davranacaksın, saldıranlar mahcup olacak. Bunu yapmıyorlar. CHP de benzer yanlışlar yaptı.



-CHP neden dine karşı görünüyor?



CHP öyle değil, CHP’nin fikrini etkisizleştirebilmek için rakip partiler öyle gösteriyorlar.





--------------------------------------------------------------------------------



Darbelerin arkasında Amerika var

Dünyaya yön vermek isteyenler Türkiye’yi kendi ekseninde tutmak istiyor. Mesela PKK, dış güçlerle anlaşmadan çözülemez. Çünkü PKK’yı ellerinde tutarak Türkiye’yi istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar. Amerika’sız yapamayız. ABD yönetimine teslim olursak da olmaz. Darbelerden sonra çoğu kez Amerika’ya teslim olmuşuzdur. 1960’ın bile gerisinde Amerika vardır. Darbe olmasa Menderes, Moskova’ya gidecekti. Menderes açısından önemli bir tercihti. 50’den sonra Batı’ya dönmüş bir Türkiye’nin Doğu’ya yönelmesi Amerika için kabul edilebilir değildi.



Bir gün içinde kıyafetlerimiz değişti

“Annemle ben her şeyi birlikte öğrendik. Babamın astsubay olması şansımızı değiştirdi. Mısır tarlasında çalışmaktan başka bir gün içinde devrimleri yaşadık. Bir gün içinde annem çarşafını değiştirdi, manto giydi, ben pantolon giydim. Hayatta kimseye bir zararı dokunmamış bir insan gösterin derseniz annemi gösterebilirim. İstanbul’da bahçeli bir ev aldık, orada inek beslemiş, onun sütünden bize harçlık vermiş, o sütle beslemiştir. Annem birileri gelse de bahçedeki meyvelerden versem, yeseler diye beklerdi. Su sıkıntısı çektikleri için bahçenin köşesine çeşme yaptılar, etraftan suyu olmayan insanların su almasına fırsat verdiler, faturasını babam ödüyordu. Hep yeni şeyler öğrenmeye çalışırdı. Namazını kılardı, babamla hacca gittiler.”



Kestanepazarı'nda bir sıddık: Köse Mahmut Sarıoğlu

Gönüllüler hareketinin şifreleri Köse Mahmut'un 79 yıllık hayatının ayrıntılarında gizli. Ne yazlar ne de kışlar, onu ve onun gibileri yaptıkları işlerden alıkoymadı. Onlar, sadakatle, vefayla, beklentisiz hizmet ettiler.

İDRİS GÜRSOY, YENİ BAHAR
İzmir'den bir vefat haberi geldi. Mahmut Sarıoğlu 79 yaşında hayatını kaybetmişti. Köse Mahmut Sarıoğlu kimdi? Hayatını nasıl geçirmişti? Neye talipti? İzmir'de çalışırken tanışmıştım. Kısa boylu, (o yüzden 'köse' deniyordu) hafif kambur, hep güler yüzlüydü. Bu harekete gönül vermiş pek çokları gibi sanki dünyanın yükü sırtında ama hiçbir şeye 'eyvallah'ı olmayan bir insandı. 28 Şubat sürecinde kasetler servis edilmiş, gönüllüler karalanıyordu. Hizmeti ve bütün kalbi ile bağlı olduğu Fethullah Gülen Hocaefendi'yi hedef alan yayınlar onun da canını sıkıyordu. Ancak fırtınalar kopsa da bizim bilmediğimiz öyle bir dayanağı vardı ki hiç sarsılmıyor, geleceğe hep umutla bakıyordu.


Antalya'nın Akseki ilçesinde, 1933'te doğan Mahmut Sarıoğlu, 1955 yılında İzmir'e yerleşti. Her Aksekili gibi esnaflık yapıyordu. El fenerleri, tırnak makası, iğne gibi malzemeler satarak geçimini sağlıyordu. Hocaefendi, Kestanepazarı'na gelince birçok esnaf gibi onun da dikkatini çekmişti. Cami kürsüsündeki Gülen'in sözlerine kulak kesilmiş; bir grup arkadaşı ile birlikte eğitim ve hayır hizmetlerine koşturmuştu.

Kestanepazarı Camii, İzmir'deki dindar muhafazakârların gözbebeğiydi; bitişiğindeki yurt, Hacı Raif Cilasun, Hacı Ali Rıza Güven, Hacı Naci Sevil gibi pek çok esnaf ve eşrafının fedakârlıkları ile kurulmuştu. Yurtta imam hatip ve liseden yatılı öğrenciler kalıyordu. İzmir'in müftüleri, hoca ve hafızları burada ders verirdi. Hacı Hafız Salih Tanrıbuyruğu ile Simavlı Hacı Ali Efendi (Tosun) bu ilim yuvasının manevî direkleriydi. Kur'an, tecvit, Arapça, fıkıh, kelam, hadis ve tefsir dersleri okutuluyordu.

Ramazan aylarında Konya'dan Hacı Tahir Körükçü Hocaefendi, Kestanepazarı Camii'ne vaazlara gelirdi. 1963'te Kestanepazarı Öğrenci Yurdu'na Yaşar Tunagür Hocaefendi müdür oldu. Ondan sonra da 1966'da Fethullah Gülen Hocaefendi hem vaiz hem de müdür olarak buraya atandı.

Köse Mahmut ve pek çok İzmirli esnaf, Hocaefendi'yi ilk defa bu tarihî cami kürsüsünde tanıdı ve bir daha da yanından hiç ayrılmadı. Hocaefendi gençti. Cemaatin hocalar konusunda bir birikimi, kültürü vardı. Ondaki üslup ve duruş farklılığını sezdiler. Hocaefendi, tahta bir kulübede kalıyordu. Köse Mahmut neredeyse her akşam oraya gider onu beklerdi. Sadakatle, ayrılmazdı. Hocaefendi'nin yanında daha teklifsizdi, herkes konuşamaz o konuşurdu. Ümmi idi, okuma yazması yoktu. Bir gün, "Sizin söylediklerinizi anlayamıyoruz, biraz yapmamız gerekenleri anlayacağımız şekilde söyleyin." demiş ve eklemişti: "Eğer mürekkep yalamış olsak tuz kavurttururduk, işin daha zor olurdu." Hocaefendi de ona zaman zaman "Köse" diye hitap ederdi. Hocaefendi, morali bozuk olduğunda, birisine kızdığında Köse Mahmut'a söylerdi söyleyeceğini. Böyle zamanlarda sesini hiç çıkarmaz, darılmaz, "Sen bilirsin." derdi. İzmir'den ayrılırken de Köse Mahmut karşısına çıkarak, "Bizi nereye bırakıp gidiyorsun?" demişti.

Köse Mahmut'un Kur'an dersine açtığı evi hiç kapanmadı. Öğrencilere sahip çıktı. İmanlı, köklerine bağlı bir nesil içindi arkadaşları ile birlikte bütün himmeti. Yazın öğrenciler için düzenlenen programlara aksatmadan katılırdı. 12 kilometrelik bir mesafeyi her akşam esnaf arkadaşları ile birlikte yürümek zorundaydı. Ticarî hayatı da hizmet eksenliydi. Züccaciye dükkânında vaktini geçirirdi. Öğrencilerin ihtiyacı olan erzakların sağlanması için çalışırdı. Eczane gibiydi küçük işyeri. Derdi olan ona koşar, her türlü ilacı bulundururdu. Ölünceye kadar aynı işi yaptı. Ticarî hayatı ne uzadı ne kısaldı. Beklentisi yoktu. 12 Mart'lar, 12 Eylül'ler, 28 Şubat'lar geldi geçti. Hiç korkusu olmadı, hiç yalpalamadı. Son nefesine kadar hayır ve eğitim hizmetlerinde koşturdu.

İzmir esnafından Naci Sakman, Mustafa Uslu, Yusuf Pekmezci ve Muharrem Kalyoncu gibi Sarıoğlu'nun pek çok arkadaşından biriydi. Sakman, 40 yıllık arkadaşını anlatırken, "İyi, temiz bir insandı. Hiçbir kötü halini görmedim. Darılma gücenmesi yoktu. Teslimiyetçi bir insandı, hocamıza teslim olmuştu. Hocamızı çok severdi. Bir takıldı bir daha peşinden ayrılmadı. Gece kalkar, oturur, virdini, zikrini yapardı. Çok bilgili, okumuş da değildi." diyordu. Sakman, "Neyin peşindeydi?" sorusuna şu cevabı veriyordu: "Ömrü hayatlarında bu insanlar hizmetten en ufak bir çıkar sağlamadı, maddî beklentileri yoktu. Manevî olarak Allah lütfetti bu dava ile tanıştırdı. Bu dava ile şeref bulduk, itibar gördük, ibadetlerimizi yapmaya çalıştık. Hizmet, adam yaptı bizi. Hocaefendi'yi tanımak ayrı bir lütuftu.

Onu yakında tanıyan İlahiyatçı Muzaffer Karaaslan da, 'avamdan' sayılan bu insanların, irfanları ve imanlarıyla yaşanan sıkıntıları gördüklerini, hissettiklerini ifade ediyor. Hocaefendi'ye İzmir'de dört elle sarılıp, onunla birlikte hareket etmelerini de buna bağlıyor. Birikimi olan, ilim sahibi kimselerin 'beklenti' içine düşebileceğini ama Köse Mahmut gibi insanların beklentisizlik içinde bu yolda koşturduklarını düşünen Karaaslan, "O, kutup yıldızı gibi, 60 sene boyunca hiç yolundan sapmadan sabit durdu." diyor.

Köse Mahmut, eşi Münevver Sarıoğlu'nu dört yıl önce, 2008'de kaybetmişti. En son 2006 yılında Gülen'i ABD'de ziyarete gidip, 15 gün yanında kalmıştı. Gülen, vefatından kısa süre önce çevresindeki arkadaşlarına Köse Mahmut'un sağlığını sormuş ve "Köse Mahmutsuz cennette rahat edemem." demişti. Hocaefendi'nin taziye mesajında ise şu cümleler vardı: "45 seneden beri ciddi bir vefa ve sadakat hissi ile bu gönüllüler camiası içinde yerini korumuş ve konumunun hakkını vermiş, sadık, vefalı dost 'Köse' namıyla meşhur Mahmut Sarıoğlu'nun Rabb'ine yürüdüğünü üzüntüyle işittim. Merhuma, Cenâb-ı Allah'tan rahmet ve mağfiret diler, ailesine, sevenlerine ve tüm yol arkadaşlarına sabr-ı cemil niyaz ederim." 20 MART 2012

6 Mart 2012 Salı

Ergenekon ve Balyoz’un ana rahmi 28 Şubat

27 Şubat 2012 / İDRİS GÜRSOY
yanındaki isimlerden biri olan ve geçen günlerde postmodern darbeyle ilgili suç duyurusunda bulunan Şeref Malkoç, tehlikenin daha geçmediğini söylüyor.

Şeref Malkoç, hukukçu. Eski Trabzon milletvekili. 28 Şubat sürecinde Başbakan Necmettin Erbakan’ın yanındaki isimlerden biriydi. Refah’ı kapatma davasında partisini savunmakla görevliydi. Refah-Yol Hükümeti düşürüldü, Refah Partisi kapatıldı, Erbakan’a siyaset yasağı geldi. 1997’den bu yana tam 15 yıl geçti. Malkoç geçen günlerde elinde bir dosyayla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapısını çaldı. Has Parti Genel Başkan Yardımcısı, dönemin milletvekili ve avukat sıfatı ile Çevik Bir’den Osman Özbek’e, Kemal Gürüz’den Bayram Meral’e kadar birtakım asker ve siviller hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu kişilerin anayasal olarak TBMM’de güvenoyu almış meşru bir hükümeti cebren düşürmekle yargılanmalarını istedi. Malkoç, cuntanın sivil uzantılarına da dikkat çekti.




Peki, 28 Şubat’ta ne oldu? Süreç sona erdi mi? Ergenekon, Balyoz ve İnternet Andıcı’nın 28 Şubat’la ilişkisi var mıydı? Şeref Malkoç, “Bugün süren davaların ana rahmi 28 Şubat’tır.” diyor. Birlikte uzun yıllar siyaset yaptığı Millî Görüş’ün önemli ismi Oğuzhan Asiltürk’ün “Ergenekon ile TSK’daki ABD karşıtı subaylar tasfiye ediliyor.” sözünün doğru olmadığını belirtiyor. Malkoç, şoke edici bir iddiada da bulunuyor: “28 Şubat’ta Süleyman Demirel, asker kanadı ile anlaşarak ordudan darbecilerin tasfiyesini önledi.” Malkoç’un açıklamaları, 28 Şubat’ın bitmediğini göstermesi açısından dikkate değer.



-İnternet andıcı davasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve diğer sanıklar AK Parti hükümetine karşı kara propaganda yapmakla suçlanıyor. 28 Şubat sürecinde benzer bir psikolojik harekâta Refah Partisi maruz kalmıştı. AK Parti’ye açılan kapatma davası ile birlikte düşündüğümüzde 28 Şubat sürecinin devam ettiğini düşünüyor musunuz?



Balyoz , Ergenekon ve İnternet Andıcı denilen şeylerin ana rahmi 28 Şubat’tır. Genelkurmay’daki yapılanmalar, siteler o zamandan kuruldu. İllegal yapı 28 Şubat’ta oluşturuldu.



-Aktörler aynı mı?



Ergenekon sanığı Yalçın Küçük’ün iki kitabı var. O kitapta ne yazıyorsa Refah Partisi’ni kapatma davasında iddianameye kondu. Küçük’ün Refah’la ilgili yazılarını başsavcılığın iddianamesinde gördük. Önceden yazdırılmış bunlar.



-Sadece Küçük mü?



Ergün Poyraz’a da “Musa’nın Çocukları” kitabını yazdırdılar. Ona bir de dernek kurdurdular. Biz bunu araştırdık, Refah Partisi ile ilgili konuşma kasetlerini hazırlıyorlar, Poyraz’a veriyorlar, o da getirip dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’a veriyor. Biz ‘Nereden geliyor bunlar?’ diye sorduğumuzda Poyraz ‘Bana yardım ediyorlar’ dedi. Poyraz’ın bu kasetleri bulması, bu kitapları yazması mümkün değil.



-Nereden yardım alıyor?



İlişki içinde olduğu illegal yapıdan. İddianamede delil klasörleri arasında yine gazete kupürleri vardı. O yapı yalan haber üretip gazetelere servis ediyordu. Hatta bir gazetede ayakta bevletme ve kadın eli sıkma ile ilgili bir makale yayımlanmış. Bunu almış iddianameye aynen koymuşlar. Bir vilayete gittim, partili, ‘Neden kapattılar bizi? Ayakta bevletmediğimiz için mi?’ diye soruyor. Vatandaşın algısı da buydu.



-Gazetelere nasıl servis ediyorlar?



İlişki içinde oldukları gazeteciler var. Bunlar burada, mutfakta hazırlıyorlar, İstanbul’dakilere servis yapıyorlar. Sincan’da bir gazete tankları görüntüleyememiş, bir daha gösteri yapıyorlar. Gazetelerle bu derece ilişki kurulmuştu.



-AK Parti ile ilgili süreç de aynı mı?



Genelkurmay’da bir yapı oluştu, Batı Çalışma Grubu (BÇG) olarak basına yansıdı. Biz “Bu illegal!” deyince, “İller İdaresi Kanunu 4. Madde’ye göre kurduk.” dediler. Fişlemeler yapıyorlar, izleme yapıyorlar. Bunun basın ve sivil toplum örgütleri ve yargı ayağını oluşturdular. BÇG bunları çağırıp brifingler verdi. Aynı mihraklar daha sonra Fethullah Gülen’i de benzer bir planla hedefe koydular. 2002’den sonra hedef AK Parti ve yine Gülen oldu. AK Parti’ye kapatma davası açıldı. Deliller nereden? Gazete haberleri alınıyor. Kitaplar yazdırılıyor. Bunların kaynağı kim? Karargâhın hazırladığı internet siteleri… Bir subay başbakana selam duruyor, arkasından Genelkurmay’a gidip onu hedef alan yalan haberler hazırlıyor. Bu doğru değil. Hiçbir kamu görevlisi bu vatanı kanunlarda yazdığından daha az veya fazla sevemez. Devleti kanunlarda yazılanlardan fazla sevmeye kalkınca bu sefer kirli işlere giriyorlar, ‘Bunu devlet için yaptık’ diyorlar.



-BÇG lağvediliyor ama…



Cumhuriyetçi Çalışma Grubu kurdular. Komutanlar değişiyor, anlayışları farklı olsa da yeni gelenler, başka çalışma grupları ve planlarla aynı geleneği sürdürüyorlar.



-Bu, ordunun görevidir diyenler var.



Bu faaliyetler, o dönemde yürürlülükte olan (2005’te kaldırıldı) 145-146’ya göre idam suçudur. Şu anda da 311-312’de aynı hükümler var. Burada iki şey önemli: TSK’nın içinde illegal yapılanmaların oluşması. İkincisi, bunların kendi görevlerinin dışındaki işlerle uğraşmaları. ‘Ben milletin verdiği oyları, milletin seçtiği partiyi beğenmiyorum, yıkacağım’ diyor.



-Nasıl?



Güven Erkaya, Batı Çalışma Grubu ile ayrı bir grup oluşturdu. Bunlar silahlı kuvvetler içinde bu işe sıcak bakmayan, anayasaya aykırı işlere karşı kişileri tahrik için değişik operasyonlara girdiler. Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslim Gürbüz gibi kişiler üzerinden aslında TSK’yı darbeye ikna etmek istediler. Toplum da tahrik edildi, her gün gazetelerde yalan haberler yayımlatıldı.



-Refah’ın kapatılmasını asker mi istedi?



Genelkurmay Başkanlığı’ndan Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen bir dosya vardı. Refah davalı, ben de mahkemede takip ediyorum. Dosyanın Anayasa Mahkemesi’ne gittiğine dair üst yazıyı gördüm ama dosyayı bana göstermediler. Çevik Bir imzalı yazıydı. Genelkurmay’da Refah’la ilgili dosya tutuyorlar. Yazıda Refah’ın kapatılmasına dair deliller ve ne kadar tehlikeli bir parti olduğuna dair cümleler vardı.



-Sonuçta kararı hâkimler vermedi mi?



Hâkim ve savcılar brifinge çağrıldı. Askerî araçlarla birerli kolda Genelkurmay’ın salonunda film izletildi. Türk hukuk tarihinin yüzkarasıdır bunlar. Kapatma kararları, Yargıtay’ın onamaları, Danıştay’ın verdiği kararlar hep bu dönemde çıktı.



-Cuntanın sivil uzantıları kimlerdi?



Uzantılar belli. Devletin içinde MİT ve Genelkurmay içindeki bir grubun işbirliği ile bu operasyon yapılıyor. Sivil uzantılar kullanılıyor. Kalkancı, Gündüz ve Şahin gibi kişiler bu iş için eğitilmişler.



-28 Şubat’ın bir numarası kim? Süleyman Demirel savunuyor süreci?



Demirel askerlere karşı hep çekingen durmuştur. Demirel, kim güçlü ise, rüzgâr nereden eserse o tarafa meyleder. 12 Mart’ta Meclis’te çoğunluğa sahip, şapkasını alıp gidiyor. Demirel’in siyaset anlayışında bu var.



-Demirel dava konusu olabilir mi?



Suç duyurusunda bulunmak isteyenler var ama anayasada ‘Cumhurbaşkanı ancak vatana ihanet suçundan yargılanır’ hükmü bulunuyor. Demirel’e millet kendi vicdanında müeyyidesini koymuştur.



-Ya Erbakan? Neden gereğini yapmadı?



Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu bir çalışma yaptı, askerde ne kadar illegal çalışma varsa Erbakan’ın önüne koydu. Erbakan da bunu Demirel’e verdi. Demirel işin içinde. Aldı belgeyi, Genelkurmay Başkanı’nı çağırdı. Kendi siyasi hırsı için askerlerle birlikte oldu ve o belgelerle bir bakıma askerleri yönlendirmek istedi.



-Erbakan’ın bir planı yok muydu?



Yapmak istediği şey, bu işe karışmış askerleri tasfiye etmekti. Kararname hazırlanıyordu. Asker içinde bu işe karşı olanlar da vardı. Cuntacılar müthiş bir telaşa kapıldılar. Belgeleri yok ettiler ama aslı sivillerin eline geçmişti. Orada da Demirel imdatlarına yetişti. Tasfiye edilseler böyle olmazdı. Demirel, 28 Şubat’ın BÇG’si ile anlaşmasaydı tasfiye olacak ve yargılanacaklardı.



-O gün yapılamayan bugün yapılıyor diyebilir miyiz?



Evet, bugün o gün yapılamayan tasfiye yapılıyor, normal süreç işliyor. Ama herkesin bu işe sahip çıkması lazım. Yargı bu yükün altından tek başına kalkamaz. Yargılama yapanlara şu anda ne tür tehditler yapılıyor görüyoruz.



-28 Şubat’a maruz kalmış Oğuzhan Asiltürk gibi bazı siyasiler Ergenekon davalarında tutuklanan subaylar için ‘ABD karşıtı subaylar tasfiye ediliyor’ diyor. Katılıyor musunuz?



Bir asker, hiyerarşinin dışına çıkıyor ve suç işliyorsa neci olduğuna bakılmaz. İnternet andıcını hazırlayanlar suç işliyor mu, işlemiyor mu? Amerikancı subaylar tarifi de yanlış. TSK, NATO ordusu değil mi? NATO’nun amiral gemisi ABD değil mi? TSK zaten NATO’nun çizgisinde bir ordu. Bu operasyonlarda ‘ABD karşıtları tasfiye ediliyor’ sözü doğru bir söz değil. TSK’da suça bulaşmış olanlar tasfiye ediliyor. ABD’nin askerler üzerinde olduğu gibi siyasiler ve gazeteciler üzerinde de etkisi vardı. 28 Şubat’ta da ABD parmağı var. Bunu biz haykırıyorduk. Şimdi suç işliyor, Balyoz darbe planını hazırlıyorlar, sonra ‘biz yerliyiz, ABD karşıtı olduğumuz için tasfiye ediliyoruz’ diye kendilerini savunuyorlar, bu ucuz iştir.



-Ergenekon ve derin yapılarla bazı partilerin kardeşliği de var. CHP, Silivri’de çadır kuruyor. Bir siyasi parti bunu neden yapar?



CHP’nin geleneğine bakarsan bunu yadırgamamak lâzım. CHP’kilerin hepsini itham etmeyelim; hukuku, demokrasiyi savunanlar var ama genlerinde, hücrelerinde darbe var. CHP bunu temizlerse iktidara alternatif olabilir, temizleyemediği için olamıyor.



-28 Şubat’ta başarılı olanlar, AK Parti’ye karşı Sarıkız, Ayışığı, Balyoz ve İnternet Andıcı gibi girişimlerde neden başarılı olamadılar?



Siyasi aritmetik 28 Şubat’ta zayıftı, 6 milletvekili ile siyasi iktidar değişebiliyordu. Siyasi irade güçlü olunca illegal faaliyette olanlar buna girişemezler. Bir de Özal’ın polise istihbarat toplama yetkisi vermesi planları bozdu. Bu değişiklik daha sonra Balyoz olsun, İnternet Andıcı olsun, polisin yaptığı çalışmalarla darbe girişimlerini ortaya çıkardı. 28 Şubat da fiilî askerî darbeye dönüşmediyse, Bülent Orakoğlu’nun topladığı belgeler sayesindedir.



-28 Şubat sadece Refah’a karşı mı yapıldı?



28 Şubat aslında görünürde Refah Partisi’ne karşı ama bu millete, anayasaya, siyasete, millî iradeye karşıydı. Siyasiler bunu kavrayabilse bu noktalara gelmezdi. 28 Şubat’ta bir de on binlerce insan var. Fişlenenler, ordudan ihraç edilen, üniversitelerden atılanlar, yeşil sermaye diye ambargo konanlar. Anadolu sermayesi tasfiye edilmek istendi. Bütün bunlar suçtur. Anayasa ve yasalar ihlal edilmiştir. Hele askerlerin yaptıkları idamla yargılanmayı gerektiren suçlardır. Bunlara yardım ve yataklık edenler de o suçun yardımcı unsuru, faili oluyorlar.



-Suç duyurusunda bulunmak için neden 15 yıl beklediniz?



İlk suç duyurusu bizimki değil. 10 yıldan fazla zaman geçti, her yıl suç duyurusunda bulunuldu.



-Savcılar niçin harekete geçmedi?



O da kamu görevlisi, o da devletten maaş alıyor ama kamu vicdanına aykırı, anayasaya aykırı davranışlar mutlaka mahkemelerde yankısını bulur. Bizim dilekçemiz daha derli toplu, siyasi olmaktan ziyade hukuki. Mufassal bir dilekçe, en derli toplusu, o açıdan yankı buldu. Bir de bireysel başvurular oldu, bizimki bir bakıma kurumsal, bu haksızlığa siyasi bir parti ilk defa müdahil oluyor. O dönem mağdur olanların hakkını dile getiriyor. Kimsenin işlediği suç yanına kâr kalmasın, bundan sonra Türkiye’de böyle şeyler olmasın istiyoruz.



-Omuz atmalar, küfürler var… Erbakan’a neden hakaret ettiler?



Milletvekiliydim. Bu işler aleniydi. Milletin oy vererek başbakan yaptığı insan gözden düşürülecek, ‘sizin oy verdiğiniz insan bu mu, bu hiçtir’ denilecek hakaretler yapıldı. Adam Artvin’de asker, kendisi ile alakası olmayan işlere giriyor. Millet, devlet geleneğinde olmayan bir şey yapıyor, başbakana hakaret ediyor. O dönemde suç duyurusu yapıldı ama Genelkurmay harekete geçmedi. Komutanların yargılanmaları ile ilgili bir prosedür var. Şimdi kanunlar değişti, sivil savcılar soruşturma yapıyor. Yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ağza alınmayacak hakaret ediyor, küfürler ediyor, ‘Habis ur’ diyor, ‘Kan emiciler’ diyor. Savcının böyle bir şeye hakkı yok. Biz ceza davası açılsın dedik, Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu’nun izni gerekiyor, onlar da izni vermediler. Birinci Başkan Mehmet Uygun’du, toplandılar ‘Haklısınız ama yargılama yapamayız’ dediler. Askerin içindeki çete, yargıyı da, siyaseti de, medyayı da, iş dünyasını da etkiledi. Bu işin siyaset, sermaye ve medya ayağı vardır.



-Sivil uzantılarla ilgili yeterince bilgi belge var mı? Onlara neden dokunulamıyor?



Çok açık ortada, biz dilekçeyi vererek savcılık makamına intikal ettirdik, savcılık gerekeni yapacaktır. Çalışmalarımız sürüyor. Delil ve belge topluyoruz, bunları da savcılık makamına vereceğiz. Savcılık makamı da kendi çalışmasını yapacaktır. Siyasi uzantı, sermaye grupları kim varsa onlarla ilgili delilleri koyacağız. Her cümlenin arkasında delil olacak.



-Ne tür deliller koyacaksınız?



Bir kere dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, televizyonlara çıkıp ‘Bu darbedir, postmodern bir darbedir’ diyor. Bundan daha büyük bir delil olabilir mi? Jandarma komutanlarından biri Mesut Yılmaz’a ‘Biz müdahale etmesek sen zor başbakan olurdun’ diyor. Bir de BÇG yapılanmasının aslı Emniyet’te, Cumhurbaşkanlığı’nda var. Hatta Genelkurmay’da da vardır. Savcılık bunları isteyecektir. H. Celal Güzel’e, bu illegal yapının belgelerini basın toplantıları ile deşifre etti diye hapis cezası verdiler. Mahkeme orijinal kayıtlarını isteyince bu sefer ‘yok’ dediler.



-Tanklar çıkmadan hükümet devrildi. Gazeteciler kullanıldı. Medya ile ilgili nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?



O gün cuntayla işbirliği hâlinde olanlar vardı. Savcılık kim ne yapmışsa onları çağıracaktır. İllegal yapılanma, milletin iradesine karşı darbe yaptı. Basından, sermaye çevrelerinden ve STK’lardan yardım ve yataklık edenlere de hesap sorulacak. Adam ‘Beşli çeteydik’ kitabını yazıyor. Bir genel yayın yönetmeni ‘Bu sefer silahsız kuvvetler halletsin’ diye manşet attı. Kim verdi bu manşeti? ‘Gerekirse 4 milyon kişiyi öldürürüz’ diyor bir askerî yetkili. Kim bu askerî yetkili? Genelkurmay’a kimin çağrıldığı, kimin geldiği, telefon kayıtlarından, giriş-çıkışlardan bellidir. Bunun sonucunu hukuk söyleyecektir.



-Ergenekon davalarını etkilemeye yönelik yayınlar var. 28 Şubat soruşturması da akamete uğratılabilir mi?



2007’de yapılan seçimlere kadar AK Parti’ye karşı psikolojik harekât uygulanmıştır. 22 Temmuz’dan sonra psikolojik harekâtın ivmesi kırılmıştır. Cumhurbaşkanı ve anayasa referandumundan sonra süreç demokrasiden yana işlemeye başlamıştır. Ancak o odaklar hâlâ vardır ama eskisi kadar güçlü değildir. Fırsatını buldular mı aynısını yaparlar. Bu işi yapanlar, yönlendirenler varlığını sürdürüyor.



-Bazı siyasiler özgüven içinde. Siz de artık ‘Bitti bu iş’ diyor musunuz?



Şu andaki durum milletin demokrasiyi sevmesi, siyasi iradenin gücü karşısında illegal yapıların geri adım atmasıdır; ama bunların hukuken tasfiyesi henüz yapılmamıştır. Düşünebiliyor musunuz, 1960 darbesi ile kurulan kurumlar 12 Eylül’de daha güçlü hâle getirilmiş. O sistematik yapı devam ediyor. Bu kadar siyasi gücü elinde tutmuşken, 10 yıllık da iktidar tecrübesi varken AK Parti’ye düşen görev demokrasiyi kurumsallaştırmaktır. AK Parti’nin yapacağı daha çok şeyler var. AK Parti anayasa değişikliğini ciddiye almalıdır. MGK ve Askerî Şûra anayasal kurum olmaya devam ettikçe bu demokratikleşme süreci tamamlanmış olamaz. İllegal yapılar anayasadan istifade ettiler; siz suç işleyenleri yargılıyorsunuz ama bu bozuk yasal yapı aynen devam ediyor. Kurumların başındakileri değiştirerek düzelme olmaz, kurumları düzeltmek gerekiyor. Şu anda TSK içinde sayısını bilmediğimiz kadar ekip ve cunta heveslileri vardır. Yeni anayasa yapılmazsa süreç ters dönebilir. Hiç şüpheniz olmasın. Dış uzantılar da var ve hâlâ güçlüler. Fırsat bulsunlar ayağa kalkarlar. Bunu önlemenin yolu darbelerin hukuki yolunu kesmektir. Askerî okullardaki yetişme tarzı da değişmeli. Askerî okulların eğitimini yeniden sivil irade ile birlikte düzenlemek gerekiyor.





--------------------------------------------------------------------------------



28 Şubat’ın suç dosyası

Şeref Malkoç’un suç duyurusunda Çevik Bir, Doğu Aktulga, Erol Özkasnak, Teoman Koman, Ahmet Çörekçi, Güven Erkaya (öldü), İlhan Kılıç, Erdal Ceylanoğlu cürüm işlemek amacıyla örgüt kurmakla suçlanıyor. Kemal Gürüz, Refik Baydur, Rıdvan Budak, Derviş Günday, Fuat Miras, Bayram Meral ve Ertuğrul Özkök gibi bazı isimlerin de suç ve suçluyu övme, suça yardım ve yataklıkla yargılanması isteniyor. İşte dosyadaki diğer suçlamalar:



TSK kullanılarak 54. hükümet cebren düşürülmeye çalışıldı ve kısmen dahi olsa çalışamaz duruma getirildi.

Meşru hükümet, bazı medya organları aracılığıyla ‘Gerekirse silah kullanırız’ diye tehdit edildi.

‘Demokrasiye balans ayarı yapıyoruz’ diye açıkça görev dışına çıkılarak siyaset yapıldı.

Deniz Kuvvetleri’nde Batı Çalışma Grubu adı altında yasa dışı bir birim oluşturularak burada kamu görevlileri ve siviller fişlendi.

Yargı organları brifinge çağrılarak yargı etkilendi.

Abdullah Öcalan’ın ifadelerine eklemeler yapılarak bazı gazeteciler ve siyasetçilerle ilgili yalan haberler üretildi, hedef gösterildi.

Zırhlı birlikleri meskun mahalde yürüterek halkta infial oluşturdular, ellerindeki silahlı birliklerle meşru hükümeti tehdit ettiler, hükümeti cebren iş bırakmaya zorladılar.

Siyasi demeçlerle ordu içi disipline ve memuriyet meslek ve sıfatına aykırı davrandılar, açıkça siyaset yaparak disiplin suçunu defalarca işlediler.

Basın, iş dünyası ve akademik çevrelerle ilişkiye girerek meşru hükümet aleyhine kampanya yaptılar.

Yasalarda olmayan bir başörtüsü yasağı ile üniversitelerde eğitim ve öğretimi engellediler, binlerce öğrenciyi mağdur ettiler.

Halkın bir kısmını, ‘dindar’ olarak nitelenen kesimlere karşı alenen kışkırttılar

1 Mart 2012 Perşembe

AKIN BİRDAL SUİKASTİ: BİR ANDIÇLADI, HÜRRİYET YAYINLADI, MİT VURDU

20 Şubat 2012 / İDRİS GÜRSOY,


Siyasi cinayet ve suikastların zirve yaptığı 28 Şubat sürecinin mağdurlarından biri de dönemin İHD Başkanı Akın Birdal’dı. 6 kurşuna rağmen hayatta kalan Birdal, olayın hâlâ aydınlatılmadığını söylüyor.

Karşımda ve elini sıkabiliyorum. Eğer üzerine boşaltılan iki şarjör mermiden sağ kurtulmasaydı, Hrant Dink gibi o da aramızda olmayacaktı bugün. İnsan Hakları Derneği’nin eski başkanı ve milletvekili, 28 Şubat’ın en büyük mağdurlarından Akın Birdal’dan bahsediyoruz. Birdal, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in hazırlattığı andıcın Hürriyet’te yayımlanmasından 12 gün sonra silahlı saldırıya uğradı. Vücuduna 6 kurşun isabet etti. Ölümden döndü. Gündüz ortasında, Ankara’nın göbeğindeki suikast girişiminin tetikçileri yakalandı; ancak daha fazla derine inilemedi. Birdal, bir eski emniyet müdürünün faili meçhul cinayetlerle ilgili sorgulama sırasında “Birdal’ı MİT vurdu” açıklamasına dikkat çekiyor. “MİT içindeki bir grubun suikastla ilişkisini araştırması için buradan savcılara suç duyurusunda bulunuyorum.” diyor. Cezaevinde şüpheli şekilde hayatını kaybeden MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’nun ve Metin Ataç’ın da suikast davasında azmettiriciler arasında olduğunu açıklıyor.



15 yıl önce, 28 Şubat sürecinde postmodern bir darbeyle Refah-Yol hükümeti düşürüldü. Dönemin öne çıkan bir yüzü ise siyasi cinayetler, suikastlar ve kayıpların zirve yapmasıydı. Birdal, 28 Şubat ve andıç belgesi ile ilgili 3 kez suç duyurusunda bulundu, sonuç alamadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. İttihat ve Terakki ile başlayan tetikçi anlayışın bugün de sürdüğünü belirten Birdal, Dink cinayeti ve Uludere’nin de derin yapıların işi olduğunu ileri sürüyor. Kurumlar illegal faaliyetlerden arındırılmazsa yeni suikastlar ve sabotajların gelmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Birdal’a 28 Şubat dönemi ve süren darbe davalarını sorduk.

-Suikast ve bombalamaların derin bağlantıları ortaya çıkıyor. Nereden geliyor bu yapı?




İttihat ve Terakki’nin ırkçı, ayrımcı geleneği günümüze kadar sürmüştür. İttihat ve Terakki kapandığı yerde yeniden başlamış. Talat, Enver ve Cemal Paşa’ların ruhu aslında hep taşınmış, militarist otoriter rejim içinde gelişmiş, herkes ona sığınmış.



-Size silahı doğrultup ateş edenler de İttihatçı zihniyete mi sahipti? Neden sürüp gidiyor bu devlet bağlantılı illegal eylemler?



Kuşkusuz. Bizim coğrafyamız, zengin etnik toplulukları ve kültürleri bir arada yaşatıyor ama bunu zenginlik olarak saymıyorlar. Rejime müdahale etmek isteyenler, kendi otoriter ve militer iktidarını kurmak isteyenler, tam tersine bunu zemin olarak kullanıyor. Farklı olanlara sürekli düşmanlık gösteriliyor. Ermenilere, Yahudilere, azınlıklara... Sonra komünistlere, sonra Müslümanlara. Hep düşman yaratılmış. İç ve dış... Yoksa da üretiyor.



-Önce hedef gösteriliyor, sonra vuruluyor, darbeye karar verilip zemin hazırlanıyor? Sivil uzantıları da olan ortak bir akıl mı var?



Ortak akılsızlık projesi var. Ortak bir komplo, bir suç ortaklığı, akıl tutulması ortaklığı var. Çünkü akıllı insan kendi insanına, ülkesine bu kadar zulmetmez. Kendi iktidarlarını koruyabilmek için uluslararası bağlantıları ve işbirlikçileri var ve bu sürüyor. Örneğin Sabahattin Ali, siyasi suikast sonucu öldürülmüştür. Bu suikastlar zinciri o günden günümüze geliyor. Sabahattin Ali suikastı aydınlatılsaydı pek çok aydın hayatını kaybetmeyecekti. Suikastlarla vidalar gevşiyor, sıkmak istiyorlar.



-Bu eylemler hep amacına ulaşıyor? Neden?



Yüzleşilmediği, hesaplaşılmadığı ve yapanların yanına kâr kaldığı için... Mesela, 60’la hesaplaşılsa 71 olmazdı.



-Devlet içindeki hukuk dışı yapılar nereden güç alıyor?



Soğuk Savaş döneminde NATO üyesi ülkelerde hep hukuk dışı yapılar oluşturuldu. Türkiye dâhil… Adları değişik ülkelere göre. Türkiye’de kontrgerilla, kılık kıyafetini, ismini değiştirdi; bazen Ergenekon, bazen TİT, bazen JİTEM olmuştur ama hep o örgüttür. Soğuk Savaş sonrası bütün ülkeler bu hukuk dışı yapıları ya tasfiye ya minimize ettiler ya da AB hukuku diye geri plana ittiler. İki ülkede, Türkiye ve Almanya’da bu örgütler tasfiye edilmedi. Almanya’da da korunuyor ama arka plana itildi. Gerektiği zaman ucunu gösteriyor ama bizde bu korunuyor hâlâ.



-Kim koruyor?



Bürokrasi ve anayasal, yasal sistem bu illegal yapıları koruyor. Fanus gibi.



-Ergenekon davalarından sonra da ‘Hâlâ korunuyorlar’ diyor musunuz?



En son Uludere’de 34 vatandaşımız öldürüldü. 16, 17 yaşında gençler. Aileler feryat ediyor. ‘Katilleri, failleri bulun’ diyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar kontrol ediliyorken nasıl vuruldu bu insanlar? Failler ortaya çıkarılırsa çok önemli bir adım olacak. Uludere konusunda uçakları kaldırtan, bombalama emrini veren kim? Bunlar somut sorular. Açığa çıkarılmalıdır. Uluslararası güçler de içerideki bu illegal yapılara ihtiyaç duyuyor ve onları kullanmak istiyor. Bunları ortadan öncelikle kaldırmak gerekiyor.



-Demokratik ülkelerde sivil yapılar bu tür yapılara karşı tavır alıyor. Bizde medya ve sivil toplum örgütleri 28 Şubat’ta ve süren davalarda nasıl bir sınav verdi?



Biat ediyorlar ve ortak oluyorlar. Güce tapma. İtalya’da gladyoyu açığa çıkaran savcı, ‘Basının, hukukun, demokratik kamuoyu ve siyasi iradenin gücünü arkamıza aldık’ diyor. ‘En önemlisi siyasi irade’ diyor. Bizde medyanın gücüne bakın? Demokratikleşme konusunda bir şey yapıyor mu?



-Neden yapmıyor?



Bizdeki medya devletten palazlanmıştır, devletin otoritesi karşısında sessiz kalmıştır.



-Siyasi güç…



Siyasi iradenin gücü heba ediliyor. Parlamentoda İttihat ve Terakki’den günümüze bir yüzleşmenin gerçekten zemini yakalanmıştı. Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu kurulamadı.



-28 Şubat geri dönebilir mi?



Her zaman cesaretlendirici ortam söz konusu. Kimi cuntalar tasfiye edildi ama başka cuntalar hâlâ var.



-28 Şubat’ta hedef irtica adı altında Müslümanlardı. İnsan Hakları Derneği neden hedef alındı?



28 Şubat kararlarına baktığımızda irtica tehdit gösteriliyor ama bütün muhalefet düşman ediliyor, bastırılmak isteniyor. Bir kısım kararlar açıklandı. Sonra andıçlar hazırlanmaya başladı. İlk andıç Genelkurmay Karargâhı’nda hazırlandı, muhalif partiler, muhalif gazeteciler, muhalif sivil toplum örgütleri ve kişiler hedef gösterildi. Manşetlere çıkarıldık. Şemdin Sakık’a aitmiş gibi ifadeler servis edildi. Bu andıcın altında Çevik Bir’in imzası vardı. Erol Özkasnak da bunu medyaya servis etti. Yayın yönetmenlerinden biri servis edileceğini öğrenince gazeteden çıkmış, doğrudan onu göremeyince servis edemediler.

-Bazıları yayımladı ama…




Yayımlayanlardan biri, şimdi CHP Milletvekili Oktay Ekşi, ‘Alçakları Tanıyalım’ diye yazı yazdı. Sonra aynı gazete ve kişiler Hrant Dink’i de hedef gösterdi. Hrant’ın öldürülme sürecini de Hürriyet başlattı.



-28 Şubat sürecinde siz bir anda kendinizi gazete manşetlerinde gördünüz. Neden?



8 asker PKK’nın eline geçmiş, aileler başvurmadık kapı bırakmamışlar. En sonunda Fethullah Erbaş, Mazlum-Der ve İnsan Hakları Derneği’ne konu geldi. Bir araya geldik, dağlara 8 askeri alabilmek için gittik. Bunun üzerine hedef gösterildik, gözaltına alındık, en sonunda da saldırıya maruz kaldık.



-Hedef gösterme ve saldırı arasında bir bağ var mı?



Organik bir bağ var.



-Sivil uzantısı kimlerden oluşuyor?



Bürokrasi, sivil bürokrasi. 28 Şubat’ta işlenen suçun failleri medyada, kışlada, iş alanında, yargıda, MİT’te yahut her neredeyse açığa çıkarılmadı.



-Bürokraside nasıl bir ayak var?



Bir olay anlatayım. 1993’te Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’tu. Uluslararası bir Kürt konferansı düzenleme kararı aldık, herkesi ziyaret ettik. Başta cumhurbaşkanı, meclis başkanı, siyasi partilerin genel başkanları. İptal edildi. Viyana’dan döndüm, Cindoruk’a sordum: ‘Nasıl olur?’ Cindoruk bana ‘Bürokrasi’ dedi. Bu bürokrasiyi siz ister Ergenekon ister derin güçler olarak adlandırın.



-Manşetlerden hedef gösterilince nasıl etkilendiniz?



Zaten sürekli tehdit ediliyorduk, telefonlarla, mektuplarla… Yayından sonra tehditler çok arttı. Koruma vermediler. Telefonlarımız dinleniyordu. O günlerde sabah çıkıp akşam dönememe kaygısı vardı. Sanki seremoniydi eşimle ayrıldığımız anlar.



-Andıcın amacı neydi?



Amaç, sizin üzerinizden başkalarını tehdit etmek, korkuyu egemen kılmak.



-Suikast nasıl oldu? Tetikçi olduklarını anlayamadınız mı?



13 gün sonra, güpegündüz saldırıya uğradım (28-29 Nisan’da andıç haberleri yayımlandı, 12 Mayıs’ta saldırı oldu). Ben bir gözlemci olarak mahkemeye gitmiştim, öğlene doğru İnsan Hakları Derneği’ne merkez yürütme kurulu toplantısı nedeniyle geldim. İki kişinin geldiğini söylediler. 1 Mayıs’ta eyleme katıldıklarını, şiddete maruz kaldıklarını, birinin sağlık sorunu olduğunu, hukuki yardım istediklerini falan anlattılar. Ama görür görmez “İşte katilim bunlar!” dedim. Her çevreden mağdurlar gelirdi, hepsinin sorununa eğilirdik, hiç kaygı duymamıştım. Onları görür görmez tedirgin oldum. Çay falan söylemedim, başımdan defetmek için. Teşekkür edip kalktılar, çıkıyorlardı ama dönüp kurşunladılar, kapıyı kapattım. Sonra içeri girip ikinci şarjörü boşalttılar üzerime. Bilincimi yitirmemiştim, her kurşun girdiğinde yerde yuvarlanıyordum isabet almayayım diye. 6 kurşun girdi ve çıktı.



-Tetikçiler yakalandı. Suikast çözüldü mü?



İki tetikçiyi teşhis ettim, bunların ilişkileri açığa çıktı. İlk azmettiren Çevik Bir, andıçta onun imzası vardı. Sonra 12 kişi yakalandı. Tetikçileri ben teşhis ettim, iki kişiydiler. Vurdurtanlar önemliydi. MİT’çi Kaşif Kozinoğlu, benim davanın azmettiricilerindendi. Yavuz Ataç ve Kozinoğlu’nun üzerine kimse gidemedi.



-Cezalandırıldılar ama…



Bunlar 9-19 yıl arası hüküm giydiler. İki buçuk yıl sonra hepsi çıktı, Rahşan affı ile. Cengiz Ersever, Semih Tufan Günaltay şu anda Ergenekon davasında tutuklu, bunlar başbakana suikast davasından içeri alındılar.



-Hrant Dink suikastı ve sonrasındaki gelişmelere çok benziyor.



Aynı Dink suikastı gibi. Hrant’ı öldürenlere de ‘Sizi iki buçuk yıl sonra çıkaracağız, ailenizin ihtiyacını karşılayacağız’ dedilerse, iki delikanlı çıkar vurur. Bakın Ankara’da Hanefi Avcı ifade verdi “Akın Birdal’ı MİT içinde bir grup vurdu.” diye. Onun üzerine gidilmedi. Ben buradan cumhuriyet savcılarına soruyorum: Bunu neden kabul etmiyorlar? O gün beni MİT’ten vuranlar kimler? Mehmet Eymür’ün ifadeleri var. “MİT içinde bir grup vururken yapmayın, etmeyin dedim ama önleyemedim.” diyor. Bunu Türkiye, hukuk devleti olacaksa çözmeli.



-Andıcı hazırlayanlar, yayımlayanlar ve vuranlar yollarına devam ediyor. Nasıl oluyor?



En vahim olanı bu. Kimse kendinden başlamadı. CHP içindeki ilerici arkadaşlara diyorum, kendi içlerinde kim nedir, ne yapmıştır, bir komisyon oluştursun, AK Parti de oluştursun, herkesin kendi halısının altından başlaması lazım. Neden yüzleşilemiyor? Hepsinin halısının altını bir kaldırsınlar. Bunu yapamıyorlar. Hiç kimse için güvence yok bu ülkede. Ama Ergenekon soruşturmalarından sonra herkesin yaptıklarından sorumlu tutulabileceğine dair bir fikir oluştu. Davalar sonuçlandırılmalı bundan sonra. Sonuçları kamuoyuna açıklanmalı.



-İnternet andıcına, Ergenekon davalarına hâlâ inanmayanlar var?



6-7 ameliyat geçirdik. Yıllarca kolumu kullanamadım. Yurtdışında müdahale olmasa belki hiç kullanamayacaktım. Kurşun sinirlerden geçmiş. Ergenekon davalarından önce babalarının çiftliği gibi kullanıyorlardı devleti. Bu ülkeyi biz kurduk, biz yöneteceğiz’ anlayışı biraz sarsıldı, cuntaların biraz üzerine gidildi ancak bu anlayışı kıracak süreç iyi yönetilemezse tersine döner ve büyük bir kaotik ortam doğar. Türkiye kendini bir de savaş içinde bulursa bu süreci kaldıramaz. Ne kardeşliği sağlayabilir ne hukuk düzenini ne de Ergenekon davaları sonuçlanabilir. Demokratik bir idareye kavuşmadığı için her zaman her tehdit de söz konusudur.



-Yer altından suikast planları ve silahlar çıkıyor. Ne hissediyorsunuz?



Korkunç tabii, şimdi kafatasları çıkıyor Diyarbakır’da. Kıyamet koparmak gerekiyor. DNA testleri ile ne zamana ait olduğunu hemen çıkarmak mümkün, o dönemde hangi asker, kolordu komutanı, hangi vali görevdeydi hemen çıkarmak lazım. Seyrediyoruz.



-28 Şubat yargı karşısına çıkarılabilir mi?



28 Şubat bize değil, hepimize dokundu, refleks göstermeliyiz, hesaplaşmak istemeliyiz. 28 Şubat’la ilgili soruşturma açılırsa ben de müdahil olarak başvururum. İki kere savcılığa başvurduk, soruşturmaya gerek görülmedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 28 Şubat, andıç ve suikast davası sürüyor. Dava kabul gördü. Belki orada bu süreç mahkûm edilecek.



-Darbeler ülkeye nasıl bir zarar verdi? 12 Eylül’den sonra İnsan Hakları Derneği’ni neden kurdunuz?



12 Eylül, bir tsunami gibi ülkenin üzerinden geçti. Dernek, darbeden sonra ‘Ne yapabiliriz?’ arayışı içinde 1986’da kuruldu. Darbede 650 bin kişi sorgudan, işkenceden geçti. 170 kişi işkencede öldürüldü. 30 bin kişi yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Üzerinden 30 yıl geçmesine karşın, darbecilerin getirdiği anayasa ve yasaların yürürlükte olması bizim için bir ayıptır, bir züldür. Umuyoruz ki sivil bir anayasada mutabakat sağlanmadan masadan kalkılmaz.





--------------------------------------------------------------------------------



Genelkurmay Andıç’ı kabul etti!

Şemdin Sakık yakalandıktan sonra 24-25 Nisan 1998 tarihli gazetelerde Sakık’a ait olduğu iddia edilen ifadelere atfen “Akın Birdal’ın PKK ile ilişki içinde olduğu, Apo ile defalarca telefonda görüştüğü, Apo’nun kendisine para gönderdiği ve ‘O benim Türkiye’deki tabancamdır’ dediği” haberleri çıktı. Bu haberlerden yaklaşık iki hafta sonra suikast gerçekleştirildi. Daha sonra gazetelerde yayımlanan ifadelerin Sakık’a ait olmadığı anlaşıldı. Sahte ifadelerin yer aldığı “Andıç” başlıklı “Güçlü Eylem Planı” isimli ve Çevik Bir imzalı belgeyi ilk kez gazeteci Nazlı Ilıcak yayımladı. Belge, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak tarafından gazetelere servis edilmişti. Genelkurmay Başkanlığı, Andıç’ın “Karargâh içi bir çalışma olduğunu” ve uygulamaya konulmadığını savundu. Birdal, 30 Kasım 2000’de andıçta imzası bulunan Çevik Bir hakkında suç duyurusunda bulundu. Bir’in “suç işlemek amacıyla yasa dışı silahlı örgüt kurma, insan öldürmeye azmettirme, suç işlemek için tahrik etme, hakaret ve iftira” suçlarından cezalandırılmasını istedi.





--------------------------------------------------------------------------------



Hanefi Avcı: Birdal’ı MİT vurdu

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, faili meçhul cinayetler kapsamında Ankara’da verdiği ifadede Akın Birdal’ı MİT’in vurduğunu öne sürdü. Avcı, ‘illegal yapılanma’ olarak tanımladığı grubun içinde Mehmet Eymür, Kaşif Kozinoğlu, Duran Fırat, Yavuz Ataç, Yeşil ve Semih Tufan Günaltay gibi isimlerin olduğunu açıkladı.





--------------------------------------------------------------------------------



Tetikçiler girdi, çıktı

12 Mayıs 1998’de İHD’nin Ankara’daki genel merkezine gelen iki genç, dernek başkanı Akın Birdal’a kurşun yağdırdı. Suikastı Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı örgüt üstlendi. Suikasttan sonra yakalanan sanıklardan Uzman Çavuş Cengiz Ersever, Semih Tufan Gülaltay ve eski MİT’çi Cemal Kulaksızoğlu, TİT’in önder kadrosu olarak öne çıktı. Suikasttan sonra tetikçi Bahri Eken ile Hasan Hasanoğlu, Mehmet Cemal Kulaksızoğlu ve Semih Tufan Gülaltay’a 19 yıl 2 ay, Cengiz Ersever’e 18 yıl 10 ay 20 gün, Kerem Deretarla’ya 12 yıl 2 ay, Demir Demirok’a 10 yıl 10 ay, Ekrem Santulu’ya 1 yıl 8 ay, Mehmet Furkan Ek ile emekli Binbaşı Namık Zihni Ozansoy’a onar ay hapis cezası verildi. Sadece 4,5 yıl yatan sanıklar aftan yararlandı. Gülaltay, 2008’de Ergenekon soruşturmasının 4. dalga operasyonunda gözaltına alındı ve hâlen bu davada yargılanıyor.







14 Şubat 2012 Salı

11 HAVACI OLAYI: Demokrasinin kaçırdığı fırsat

6 Şubat 2012 / İDRİS GÜRSOY,


CHP’nin darbecilikle suçlananları listelerinden aday gösterme ve süren davalarda onlara destek olma politikası nereden geliyor? CHP’li milletvekillerinin Silivri’ye niçin çadır kurduğunun şifreleri, 1962’de yaşanan 11 havacı olayında gizli.

CHP’li milletvekilleri Silivri’de çadır kuruyor, sık sık darbeye teşebbüsten yargılanan asker-sivil sanıkları destekleyici açıklamalar yapıyor. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, mahkemelere ağır suçlamalar yöneltiyor. Darbe sanıkları CHP listelerinden milletvekili adayı gösteriliyor. CHP’nin darbecilerle işbirliği yeni değil. Cuntacılarla ilişkiler 27 Mayıs 1960’ta başlıyor; ancak ‘Ordu+CHP=iktidar’ ve ‘Ordu+CHP= ihtilal’ formülünün dillerde dolaşmasına 1962’de yaşanan ‘11 havacı subay olayı’ sebep oluyor. Neydi 11 havacı subay olayı?

27 Mayıs darbesi bir yılını doldurmadan yeni cuntalar kurulmaya başladı. CHP, 1961 seçimlerinde beklenen oyu alamayınca Silahlı Kuvvetler Birliği darbeye karar vermişti bile. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, krizi çözdü. İsmet İnönü başbakanlığında CHP-AP koalisyon hükümeti kuruldu. Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’teki iki darbe girişiminde başarısız olunca idam edildi. Ancak İnönü, Hava Kuvvetleri’ndeki bir grup subayın darbe planlarken suçüstü yakalanmasını görmezden geldi, üzerini örttü. Hava Kuvvetleri Komutanı’nın 11 havacının istifalarını işleme koyma talebini geri çevirdi. Çünkü cuntanın CHP ile ilişkisi vardı. Yanlarında derecelerine göre yıldızlar bulunan 70 kişilik listede bazı CHP’li milletvekillerinin (üç yıldız) isimleri sıralanıyordu. ‘Ordu+CHP= ihtilal’ formülünü de Hava Kuvvetleri’nde sergilenen listeyi gören bir subay ortaya atmıştı. Cuntanın açığa çıkmasından sonra darbe çalışmalarını yürütmekle suçlanan General Hüsnü Özkan, CHP’ye kaydoldu ve milletvekili yapıldı. Emekli edilen Albay Fevzi Arsın da CHP’nin Ankara il Başkanlığı görevine getirildi.




1962’deki 11 havacı olayı Meclis’te sert tartışmalara sebep oldu. İnönü, CHP’li milletvekilleri ile ilişkisi tespit edilen Hava Kuvvetleri’ndeki cuntanın üzerine gitmemekle suçlandı. AP Grubu adına konuşan Gökhan Evliyaoğlu; CHP’yi eleştirerek bir uyarıda bulunmuştu: “Meseleyi münakaşa etmek isteyen partileri ‘ordu düşmanı’ olarak itham etmek asıl ordu düşmanlığıdır. Bütün dünya ordularında bir hain çıkmayacağına dair kaide yoktur. Bu sebeple meselenin üzerine ciddiyetle gidilmelidir. Orduda siyasi faaliyetler ve cunta teşkil edilmesi sapık bir düşüncedir. Bu türlü bir maceraya kalkışanı hükümet affederse bunlar birbirini takip eder gider.”



Meclis tutanakları, 1962’de yayımlanan gazeteler ve tanıkların hatıralarında olayın ayrıntıları vardı. 4 ciltlik ‘Matbuat Basın Derkeeen Medya’ isimli kitabında 11 subay olayını ilk defa bütün yönleri ile anlatan gazeteci Bedii Faik’le görüştüm. Faik’e 11 havacı cuntasının ihtilal planları verilmiş ve o da bunu gazetesi Dünya’da yayımlamıştı. Talat Aydemir’le birlikte babası asılan ve döneme ilişkin iki kitabı bulunan Ömer Gürcan da önemli açıklamalarda bulundu. Gürcan, İnönü’nün kendine yakın kişiler olduğu için havacıların üzerine gitmediğini belirtti. Aydemir’in darbe girişiminde Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı General Hüsnü Özkan ve 10 havacı da cunta ile birlikte hareket etmişti. Aydemir ve Gürcan’a acımayan İnönü, darbe suçlaması ile istifaları alınan 11 havacı subayla ilgili hiçbir işlem yapmaya yanaşmamıştı.



Muhalefet partileri, havacı cuntasının da araştırılıp yargılanmasını istiyordu. AP grubu adına konuşan Gökhan Evliyaoğlu, İnönü’yü eleştirmiş, “Hükümet cuntayı affederse devamı gelir” uyarısında bulunmuştu. Meclis, CHP’nin oyları ile darbe planlamakla suçlanan subaylar hakkındaki Meclis araştırma önergesini reddetti. Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, Millî Güvenlik Kurulu toplantısında İnönü’ye, 11’lerin dosyasını kendisine göndermek istediğini söyledi. Başbakan İnönü’nün cevabı “Gönderme, iade ederim!” oldu. Tansel bu görüşmeyi evinde gazetecilere açıkladı.



Türk siyasi hayatında eline darbe planları ulaşan gazeteci sadece Mehmet Baransu değildi. 1962 yılında dönemin en ünlü gazetecilerinden biri olan Bedii Faik’e kimliği belirsiz iki kişi bir dosya ulaştırdı. İçinde 11 havacının darbe planları vardı. Faik, Baransu gibi savcılara gitmedi. Sahibi olduğu Dünya gazetesinde konuyu önce makalelerine konu etti. Sonra da manşetten bu darbe girişiminin ayrıntılarını yayımladı. 1962’de de tıpkı 2002’deki Balyoz gibi darbe planları yapılmıştı. Bu tarihî olayın Meclis tutanakları ve tanıkların itirafları ile ilginç ayrıntıları vardı. İddiaya göre 22 kopyası bulunan, orijinali Hava Kuvvetleri komutanının kasasında olan plan ile ‘CHP +Ordu=iktidar’ formülü hayata geçirilmek isteniyordu. Darbede ismi geçen 70 kişinin çoğu CHP’liydi.



Darbe planlarının basına sızması ve 11 subayın istifalarının alınmasından sonra Başbakan İnönü, Meclis araştırma önergesi veren AP’lileri ‘orduyu yıpratmak’la suçladı ve tıpkı bugünkü CHP’nin Ergenekon’da yaptığı gibi cuntacı subayları korumaya aldı. Millî Savunma Bakanı’nın emekliliklerini istediği darbe ile suçlanan subayların görevde kalmaları için gayret sarf etti. Konuyu gündeme getiren Dünya gazetesi ve Bedii Faik de diğer basın tarafından yalnız bırakıldı. Hatta bazı gazeteciler, cuntanın üzerine gitmek yerine bu bilgilerin nereden sızdırıldığını sorgulayan yayınlar yaptı.



Peki Aydemir’in ipini çeken İnönü neden 11 havacı cuntasının araştırılmasını isteyen Meclis önergesini reddetmişti? 22 Şubat darbesine teşebbüsten Talat Aydemir’le birlikte idam edilen Binbaşı Fethi Gürcan’ın oğlu Ömer Gürcan, Aksiyon’a İsmet İnönü’nün iki darbe girişiminde farklı davranmasını şöyle açıklıyor: “Çünkü kendi sadık adamlarının CHP adına yaptıkları ihtilal girişiminin açığa çıkması İsmet İnönü’nün işine gelmemiştir.” Döneme ilişkin araştırmaları da bulunan Gürcan, İsmet Paşa’nın kendi cuntası olan bu ekibi kurtarmaya çalıştığını belirterek “22 Şubatçıları durduran ve ‘demokrasi kahramanı’ ilan edilenlerin sahte demokrasi kahramanları olduğu 11 havacı olayında ortaya çıkmıştır.” diyor. Darbe ile suçlanan 11 havacının cezalandırılması gerekirken İnönü’nün aflarını istediğine dikkat çekiyor: “Darbe planları Meclis’ten ve kamuoyundan İsmet Paşa tarafından saklanılmış ve örtbas edilmiştir.”







Darbe planlarında neler vardı?



22 Şubat’tan az sonra Hava Kuvvetleri’nin içinde dört kademeli bir cunta gittikçe oluşmaya başlamıştı. Birinci kademesi planlama-koordinasyon grubu olan bu cuntanın başlıca elemanları Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı olan General Hüsnü Özkan’ın başkanlığında toplanmış şu kişilerdi: Halim Menteş, Fevzi Arsın, Tufan Akkoç, Refik Yurtsever, Yusuf Parmaksız ve Halit Elgin. Hava cuntasının ikinci kademesi planlama grubunun emrinde daha küçük rütbeli subaylardan teşkil edilmişti ve asıl görevi 22 Şubatçıları, 14’lere bağlı subayları, 6 Hazirancıları ve o zamanlar henüz adları ‘zinde kuvvetler’ olan bütün unsurların elemanlarını birleştirerek bir güç birliği meydana getirmekti. Üçüncü kademe ‘İstanbul irtibat komitesi’ idi. Bunun Hv. Yzb. Remzi Oral’ın idaresinde olduğu ilk günden biliniyordu. Ve daha çok Hava Harp Akademisi’nde teşkilatlanmaya çalışarak planlama grubunun direktiflerine göre faaliyet gösteriyordu. Dördüncü kademe ise Hava Kuvvetleri Karargâhı’nda görevli ve yeminli iki daktilocu kadın yer almaktaydı ve hazırlanan yazıları, planları daktilo etmek veya çoğaltmakla görevliydiler.



Darbenin olabilmesi için her zamanki gibi ortamın olgunlaştırılması gerekiyordu. Bunun için de cunta Millî Devrim Ordusu (MDO) adı altında bir yapılanmaya gitmiş ve MDO imzalı bildiriler yayımlıyordu. Ankara’nın ortasında gazete büroları taşlanıp parti merkezleri tahrip ediliyordu. Hava cuntasının isteğine uygun bir hava gittikçe doğmaktaydı.



Cunta planlama grubu, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı olan General Hüsnü Özkan’ın odasında çalışıyordu. Bu oda Hava Kuvvetleri Karargâhı’nın üçüncü katında en dipteki kumandan odasının bitişiğindeydi. Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, cuntanın varlığından ve faaliyetlerinden haberdardı. Tansel, yanı başında çalışan cuntanın faaliyetlerine bir süre göz yumdu. Cunta 1962 Eylül ayından itibaren daha muntazam bir çalışma devresine girdi. Bütün faaliyetler, tabii senatörlerin hava kanadını teşkil eden Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat ve Emanullah Çelebi ile paylaşılıyordu. Ekim ayında cunta planlama grubu tarafından hazırlanan ihtilal dosyası tamamlandı. İhtilalde üç aşama vardı. Birinci bölüm yeşil kâğıtlara yazılmış ve ülke problemleri ele alınmıştı. Çeşitli sorunlar sosyal, ekonomik ve politik yönlerden ele alınıyor, analizleri yapılıp değerlendirilerek çare ve teklifler hâlinde sonuçlandırılıyordu. Özel arabaları dahi şahıs mülkiyetinden çıkaran teklifler dikkat çekiciydi. İkinci bölüm kırmızı kâğıtlara yazılmış ve harekât ile harekât sonrası yapılacak işleri gösteriyordu. Rejim, temelini CHP’liler teşkil etmek üzere ortanın hayli solunda partisiz bir iktidara teslim ediliyordu. İhtilal dosyasının üçüncü bölümünde ise hizalarına güvenlik derecelerine göre tek veya çift yıldız konulmuş işbirliği yapılacak CHP’lilerden parlamento içinde ve dışındaki mensuplarının isimlerini ihtiva eden liste vardı. Hava cuntasının 70 kişilik listesinde güvenlik dereceleri yüksek, üç yıldızlı bazı CHP’liler şunlardı: “Turhan Feyzioğlu, İlhami Sancar, Suphi Baykam, Orhan Eyüboğlu, Kemal Satır, Turan Güneş, Coşkun Kırca, Muammer Erten, Turgut Göle, Kenan Esengin, Lebit Yurtoğlu, İbrahim Ökten, Nedim Müren, Ali İhsan Göğüş ve Kemal Yılmaz.”



Cuntada görüş ayrılığı



Hava cuntasının kuruluşundan ve tutumundan Hava Kuvvetleri içerisinde daha başından itibaren asla memnun olmayan ve faaliyetini tasvip etmeyen iki general vardı. Eskişehir Birinci Hava Kuvvet Komutanı Tümgeneral Muhsin Batur ve Ankara’da Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Yardımcısı Tuğgeneral Süleyman Tuncel. Batur cuntayı izliyor ve karşı tedbirleri alıyordu. Tuncel ise demokrasiye bütün samimiyetiyle inanmış, askerin politika ile ilgilenmesine tam manasıyla karşı bir komutandı. Kendisine cuntaya katılması için yapılan teklifleri her defasında reddetmiş, baskıları savuşturmuştu.



Ekim ayının sonuna doğru cunta çalışmalarına bir kat daha hız kazandırmak zaruretini duydu. Bu defa sıra Hava Kuvvetleri içindeki hakimiyetlerinin ve taşıdıkları kuvvetin fiilî ölçümüne gelmiş gibiydi. Bazı geceler muhayyel kuvvetlerin ve bilhassa 22 Şubatçıların baskın yapacakları gerekçesiyle alarm tatbikatları düzenliyor, kendilerine sıkı sıkıya bağlı saydıkları subaylara gece gündüz karargâhta silahlı nöbet tutturuyorlardı. Bu durum Hava Kuvvetleri ve Genelkurmay’da huzursuzluğu artırdı.



Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel’den hava cuntasının dağıtılmasını istedi. Tansel, çoktandır bu emri bekliyordu ve derhâl harekete geçti. Cuntanın esas icra komitesini teşkil eden üç astan ikisinin görevlerini değiştirdi. Böylece Hava Kurmay Albay Halim Menteş, Bandırma Üs Kumandanlığına; Hava Albay Fevzi Arsın da Mürted Hava Üs Komutanlığına tayin edildi.



İki havacı albayın görevlerinde yapılan değişiklikler cuntayı ve ilişkide olduğu siyasi uzantılarını rahatsız etti. Havacı tabii senatörler derhâl harekete geçti; Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel görevinden uzaklaştırılmalı ve yerine Kurmay Başkanı Tümgeneral Hüsnü Özkan getirilmeliydi! Tansel’in yaptığı görev değişikliğini bir formaliteden ibaretmiş gibi göstermek için de aksine emir verilmesine rağmen, görevleri değiştirilen iki albayın Ankara’ya getirilerek General Hüsnü Özkan’ın başkanlığındaki toplantılara devam etmeleri sağlandı. Tansel bu durumu dikkatle ve serinkanlılıkla izledi.



1962 Kasım ayının sonuna doğru Tansel kararını verdi. Cuntanın Hava Kuvvetleri Kumandanlığında, General Hüsnü Özkan’ın odasında toplantı hâlinde oldukları haberini aldı. Arabasına atladı ve Hava Kuvvetleri’ne giderek kurmay başkanının odasında cuntayı toplantı hâlinde yakaladı. Cunta biraz şaşırmıştı ama daha çok birlikten doğan kuvvetle hiçbiri renk vermediler. Tansel’in kararlılığı ve biraz da sinirliliği kolayca anlaşılıyordu. Cuntacılar son görev değişikliklerini yersiz bulduklarını söyleyerek komutanı itham ettiler. Tansel, konuşmaları sabırla dinledi. Nihayet hepsi âdeta birbirleriyle yarışırcasına görevlerinden istifa ederek derhâl emekliliklerini isteyeceklerini söylemeye başladı. İstifayı son koz olarak kullanıyorlar ve böyle bir hareketin Hava Kuvvetleri içinde yapacağı tesirleri düşünen bir komutanın hemen gerileyeceğini hesap ediyorlardı. Tansel’in de aynı istifa hareketini beklediğini ve hatta meselenin tek çözüm noktası olarak bunu gördüğünü bilemediler. Tansel cuntayı biraz süzdükten sonra; “Böyle bir talebinizi memnuniyetle karşılayacağım.” dedi. İşi o kadarla da bırakmadı, istifa dilekçelerinin hemen oracıkta hazırlanıp kendisine verilmesini de talep etti.



Toplantıda bulunan 9 havacı da hemen istifalarını verdi. Generaller Hüsnü Özkan, Şevket Demirgüç, İbrahim Metel ve albaylar Halim Menteş, Fevzi Arsın, Yusuf Parmaksız, Refik Yurtsever, Tufan Akkoç, Halit Elgin hemen, asli üye olmadıkları hâlde ertesi gün de Yarbay Abdulkadir Yücel ve Yarbay Emin Yerlikan istifa dilekçelerini imzalayarak emekliliklerini istedi. Hava Kuvvetleri’ne 11 general ve subayın emeklilik işlemlerinin yapılması talep ediliyordu. Olaya 11 damgası böyle vuruldu.



1962 yılının aralık ayında gazeteler 11 subayın emekliye sevk edildiği haberini verdikleri zaman bu subayların Hava Kuvvetleri komutanı ile ihtilafa düştükleri sanılıyordu. İsmet İnönü de olayı bu şekilde kamuoyuna açıkladı ve cuntanın üzerini örtmek istedi. Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel ise geri adım atmadı, gazetecilerin sorusu üzerine “Hüsnü Özkan dâhil 11’lerin ihtilal hazırladığı yolunda el yazılarıyla dolu dosyalar vardır.” dedi.



Ancak Genelkurmay istifaları bir türlü işleme koymadı. Millî Savunma Bakanı İlhami Sancar hemen bir demeç vererek “Hava Kuvvetleri’nde sadece bir görev değişikliği bahis konusudur ve hiçbir ayrılma, çıkarılma mevcut değildir!” dedi. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay da 2 Aralık 1962 tarihli yazıyla 11 havacıya 15 gün izinli olduklarını bildirdi.



11 havacının istifası cebinde olan Hava Kuvvetleri Komutanı Tansel ise bütün bunlara rağmen geri adım atmadı. Hürriyet’e bir açıklama yaptı: “Bunlardan birkaçı Mucip Ataklı’dan emir alır, askerliklerini kaybetmişler ve hava kuvvetleri ile silahlı kuvvetlerin bütünü için tehlikeli olmaya başlamışlardır. Kendilerini bu yüzden istemiyorum.”



Cuntacıların ordudan tasfiye edilmesine hükümetin direnmesi Hava Kuvvetleri’nde de rahatsızlığa sebep oldu. Hava Kuvvetleri Karargâhı’nda General Süleyman Tuncel, 11 havacının ihtilal dosyalarını karargâhta sergilemek zorunluluğu duydu. Sergi her subaya açıktı. Tuncel’in sergi odasına geldiği bir sırada genç bir hava teğmeni CHP’liler listesinin isimleri yanındaki yıldızları incelemiş ve sonra elindeki gazeteyi işaret ederek “Gazetedeki demeçlere bakınca insan ‘amma isabetli yıldız koymuşlar’ demeden kendini alamıyor generalim.” demişti. Başka bir genç subay bu dosya teşhirini ibret ve dehşetle seyrettikten sonra Albay Turan Çağlar’a şöyle söylüyor: “Hayır, ‘Ordu+CHP = iktidar’ değil, bu tertip yanlış olmuş demek, ‘Ordu+CHP =ihtilal’ olmalıymış.”





28 Şubat cuntacıların ustalık dönemiydi

6 Şubat 2012 / İDRİS GÜRSOY , AKSİYON


Asker, ‘27 Mayıs çıraklık, 12 Eylül kalfalık, 28 Şubat ustalık dönemimizdir’ diyebileceği bir yapı kurdu. Darbeye ihtiyaç olduğunda artık plan yapmaya gerek yok. 28 Şubat’ta TSK’ya Türkiye’yi idare etme görevi de yüklendi.

12 Eylül’den sonra 28 Şubat’ın da yargı önüne çıkarılması darbeler dönemini bitirir mi? Türkiye’deki vesayet rejimine ilişkin makaleleriyle dikkat çeken asker kökenli yazar Namık Çınar, ihtiyatlı konuşuyor. Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun sarf ettiği, “28 Şubat bin yıl sürecek.” sözünün tesadüfen söylenmediğini belirtiyor. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in dönem arkadaşı Çınar, “Her askerî darbe vesayeti daha da derinleştirdi. 28 Şubat, ustalık dönemi ve zirveydi. Süreç devam ediyor.” diyor. AK Parti hükümetini uyarıyor: “Zaman kaybetmeden askerler ve sivillerin oluşturduğu bir komisyon, askerî reform için çalışmalıdır.” Çınar, demokrasi için Ergenekon davalarının sonuca ulaşmasının önemine dikkat çekiyor. Balyoz’un da bir darbe planı olduğunu belirtiyor
Bir genelkurmay başkanı ‘28 Şubat bin yıl sürecek’ diyorsa askerî dilde bundan ne anlamak gerekir?




“28 Şubat bin yıl sürecek.” Bu simgesel bir laftır. Bu özgüven nereden geliyor? BÇG, bir çalışma grubudur. Nihayetinde görevi bitince gider. ‘Bin sene sürecek’ ne demek? Çok açık; ‘düzeneği, yapıyı kurduk’ diyor. Bu sözün askerî dilde tercümesi vardır. ‘Lüzumu hâlinde ülke idaresine el koymayı içeren planlar da demek olan geri bölge emniyet tedbirleri, asayiş, yardım, sıkıyönetim, olağanüstü hâl, terörle mücadele gibi görüntüdeki misyonları, tüm TSK’yı kapsayacak ve sonra gelenleri de bağlayacak şekilde asıl görevimiz olan genel savunma işlevlerimize katarak sürekli kıldık ve tıpkı onlara benzer resmî planlara döktük; özerk bir Genelkurmay ve askerî yargı, vesayetçi bir MGK ve YAŞ, askerin kontrolünde bir MİT, JİTEM ve özel harp gibi kurumlarla tahkim ettik’ diyor.



-28 Şubat’ta kurulan yapı bugün de devam ediyor mu?



Silahlı kuvvetlerin amacı ülkeyi dış düşmana karşı savunmaktır. Fakat bu, o kadarla bitmez, eklemeler olmuştur. 28 Şubat’ta en son versiyonu, en iyi versiyonu ile eklenmiştir: Türkiye’yi idare etmek. An be an sürekli idare etmek. Eğer bu idarede bir sorun çıkarsa doğrudan doğruya el koymak. O el koymanın planları vardır.



-Nasıl bir yapı kuruldu?



28 Şubat 1997’de silahlı kuvvetlerin saçının telinden tırnağına kadar işlemiş bir şekilde görevi yeniden biçimlendirdiler. İnsana bağlı olmayarak yaptılar. Ahmet de gelse Mehmet de gelse o görevi yapmakla yükümlü olacak şekilde silahlı kuvvetlerin ruhuna işlediler.



-Darbe soruşturmaları 28 Şubat sürecini bitiremedi mi?



Planların büyük bölümünün imha edildiğini düşünüyorum. Ama teamülleri imha edemezsin. Var olanların ne olduğunu da söyleyeyim. Türk ordusunun planları savunma planlarıdır. Bir ordu ne planlar? Bir ülkeyi nasıl savunacak onu planlar. Düşman gelmeden askerî doktrine göre o ülkeyi barış zamanında bir gün savaş olursa ne yapacağım diye planlar. İşte 28 Şubat bu planların içine başka şeyler de kattı.



-Ne tür şeyler?



Siyasete müdahale, toplumu biçimlendirme planlarına kılıf aradılar. ‘Buna meşruiyet nasıl getiririm? Bu planları askerin göreviymiş gibi nasıl yaparım, nasıl bir kılıf uygulayayım?’ diye. Bu işi topyekûn, bütün boyutları ile ilerleyen bir organizma gibi düşünmek lazım. Batı Çalışma Grubu’nun çalışmalarının sona erdirilmesi yetmez. Bir kere kurumlar var.



-Hangi kurumlar? Ne tür faaliyetler yapıyor?



Mesela Yüksek Askerî Şûra. Organerallerin kuruludur. YAŞ’ı personellerin terfileri ile ilgili sanıyoruz, hâlbuki YAŞ’ın görevi bu değil, o görevlerinden sadece biri, en talisi. YAŞ’ın görevi askerî konsepti belirlemektir. Askerî ana fikri nedir Türkiye’nin? Bu nükleer denizaltının nükleer çekirdeği gibidir, meselenin özünü oluşturur. İşte bunu 15 general belirler. Askerî şûra orgenerallerin birlikteliğine denir. Başbakan ve bakan oraya şahit gibi konmuş.



-Bu kadar önemli bir konuda 15 generalin dediği mi oluyor?



Bir ülkenin askerî ana fikrinin belirleneceği yer parlamentodur. Bizdeki parlamento her konuda devre dışıdır. Oysa mesela Millî Savunma Komisyonu bu konuda öneri getirebilir. Böyle şeyler gizli olmaz. Günümüzde aleniyetin olduğu bir dünyada, gizlilik olmaz. ABD’nin askerî doktrini gizli değildir, dünyaya ilan eder. Bana, ‘bunlar düşmanlık, bunlar da dostluktur’ der. Bu da parlamentoda olur. Bir ülkenin askerî bakımdan neyi ölçü aldığını bütün dünya bilecek. Bu konuda Türkiye hassas, ‘dokunursanız yanarsınız’ diye ilan etmeliyiz.



-Şûra’da askerlerin belirlediği iç ve dış tehditler daha sonra nasıl hayata geçiyor?



MGK mutfağına gönderiliyor, orada pişiriliyor. ‘Kırmızı kitap’ diye bir kitap yazılıyor. ‘Millî güvenlik siyaset belgesi’ adı altında onu siyasete, mahruti bir dişli ile tekerleklere veriyor hareketi. Dolayısıyla MGK tamamen asker, başındaki kişi orgeneral, orada alınan kararlar ‘böyle olacak’ diye dayatılıyor. Hükümet üyeleri de dinliyor. Kırmızı kitabı da vermiyorlar sivillere. Mal sahibinin kiraya verdiği dairenin oturma planını kiracıya ‘bunu sana veremem, uzaktan hatır için bakıver, uy’ demeye getirmesi gibi. ‘Kimseye de söyleme’ demeye getiriyor. Burada ‘irtica, bölücülük tehlikedir’ diyor.



-Sonra?



Sonra orgeneral karargâhlarında kurmaylar bu planları yapıyor. Ama as birliklere inmiyor. Planlar varsayım senaryolarına göre yapılır. A, b, c gibi seçenekler olur. Ordunun görevi savunma; ancak işte ordunun geri bölgesi de var. Gericilikle suçladıklarını zapturapt altına alacakları bir plan yapıyorlar. Böyle varsayımsal bir olay düşünüyorlar. Nasıl müdahale edeceklerini planlıyorlar. Herkes kendi düşmanına bakarken arkasında irtica var, irticaya müdahale planları yapılıyor.



-Neden şimdi sorun oldu bu planlar?



İlk defa siviller güç kazanınca ‘ne bu planlar’ dediler. Ancak orgenerallerin de yargılanması lazım. Bana bu planlardan birini yapan general mektup yazmıştı, ‘biz görevimizi yaptık’ diye. Dursun Çiçek diyor ki, ‘Bir yerde bir komutan olur, hepsi ona çalışır. Komutana sorun.’



-28 Şubat sürecinin bitmesi için ne tür yapısal değişiklikler gerekiyor?



MGK’yı, Yüksek Askerî Şûra’yı kaldırıp bunların işlevlerini parlamentoya verecek düzenlemeler şart. Bu yapısal değişiklikler olmazsa her şey boşadır. Millî savunma bakanını başbakana bağlama meselesi değil, görevin kimde olması gerektiği meselesidir. En baştaki sivil olursa komutan sivil demektir. ‘Başbakan askerlikten ne anlar?’ diyorlar. Başbakan ekonomiden veya başka şeylerden ne anlar? Her şey Meclis çatısı altında olmalı. Bir sürü çalışma grupları olacak. Genelkurmay’daki çalışma gruplarını oraya alacaksın. Genelkurmay Başkanlığı, başkomutanın karargâhı olacak. Komutan başbakandır. Komutanlık sorumluluk mevkiidir. Kimse o ülkede siyasi sorumlu, her şeyden sorumlu olduğu gibi askerlikten de sorumlu olur. Komutan sorumluluğu devredilemez. Başkomutanlık kanunu yok. Başkomutanlık kanunu yapılmalıdır.



-30 sene önce bu kadar değil miydi? Darbeler zaman içinde nasıl karakter değiştirdi?



Değildi. 1960 ihtilali böyle yapılmadı. 38 kişilik bir çete tarafından oturmuşlar bir salonda yapmışlar. Fakat çete. Silahlı kuvvetlerin haberi yok bundan. Yüzbaşısı, korgenerali var; ahbap çavuş gibi bir şekilde tanışanların işi. Silahlı kuvvetler hiyerarşisine de uymuyor. O kadar ki içinde yüzbaşı var, orgenerali komuta ediyor, emir veriyor. Numan Esin mesela yüzbaşı rütbesinde orgeneralleri parmağında oynatıyor. İhtilalden sonra konu kapandı. Ama darbeler süreci devam etti. 1963’te Talat Aydemir, ‘İhtilal yapılırken ben yoktum; benim de canım çekti, ben de yapacağım’ dedi. Denedi. İlkin seni affettik dediler; ama adam durmuyor. İlla yapacak.



-İnönü’ye karşı olunca mı ‘dur’ dediler?



Onun önemi yok. Adamın ruhunda ihtilal yapmak var. İhtilal yapmazsa kendisini eksik, görevini yapmamış hissediyor. Böyle bir kompleksi var. Çok anlamaya çalışmayın, anlayamazsınız.



-Ya 12 Mart?



Yine bir çete. Ama bu çetenin genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları var. Fakat birbirlerine düşüyorlar. 9 Mart’ta yapacaklardı; fakat hava kuvvetleri komutanı Muhsin Batur ve Faruk Gürler, Memduh Tağmaç’a yanaşıyor. Üç gün sonra 9 Martçıların hepsi tutuklanıyor. Bu arada orduda da operasyon yapılıyor. 12 Mart da çete olunca Kenan Evren’le birlikte diyorlar ki; ‘Bu böyle olmuyor, birbirimize düşüyoruz. Ne lüzum var buna, bundan sonra darbeleri emir komuta zincirinde yapalım.’ 12 Eylül sıkı bir ihtilal oluyor. Onbaşıya kadar sorumlulukları yayıyorlar. ‘Beraber yaptık, hepinizin taşın altında eli var’ diyorlar. 12 Eylül’de albayların bile etkisi yoktur. 12 Eylül’ün hiyerarşik bir şekilde yapılması daha sonra 28 Şubat sürecindeki generalleri etkiledi.



-28 Şubat, önceki darbelerden dersler çıkarılarak mı planlandı?



BÇG aldı önüne bugüne kadar yaptıkları ihtilalleri. Hangisi etkili, diye değerlendirdiler. ‘27 Mayıs’ta böyle oldu, 12 Mart ona benzedi, tadı tuzu olmadı, sivillere açık kapı veriyorsun, risk alamıyorsun, beş kişinin iki dudağı arasındasın. Ama 12 Eylül öyle değil. Kenan Paşa, bak, iyi yaptı. Beş kişilik bir heyeti millî güvenlik konseyi diye kurdu ve başkanı oldu. Bütün silahlı kuvvetleri içine soktu. Bundan sonra yapacaklarımızı böyle yapmalıyız veya geliştirmeliyiz’ dediler. Balyoz veya Özden Örnek günlüklerinde, bir tanesi ‘12 Eylül Bayrak Planı’nı bulun getirin bana’ diyor. Yani 12 Eylül iyi, master bir plan. Bu sırada başka vesayet kurumları da var, hepsi tahkim ediliyor. Her ihtilal süreci MGK, YAŞ, askerî yargı gibi kurumları güçlendiriyor. MGK’nın yetkileri genişliyor. ‘27 Mayıs bizim çıraklık, 12 Eylül kalfalık, 28 Şubat ustalık dönemimizdir’ diyebilecekleri bir yapı âdeta. Orada planlama var çünkü. Yani bundan sonra biz oturup darbeye ihtiyaç olduğunda mı plan yapacağız? Yoksa olsa da olmasa da silahlı kuvvetleri kapsayan hazır ‘G’ günü ‘S’ saatinde ‘A’ planı devreye girsin dendiğinde o planın yürürlüğe gireceği ve uygulanacağı; hiçbir birliğin şu nasıl olacaktı, bu nasıl olacaktı diye sormayacağı; herkesin her şeyi nasıl yapacağını bileceği; her sene bunların güncelleneceği bir plan mı olsun? Komutan tayin olur gider; ama o plan orda durur.



-Hangi seviyede?



28 Şubat’ta hangi seviyede duracak, bunlar da belirlenmiş. Birinci prensip general karargâhı seviyesinde duracak. Generali olmayan karargâhta durmayacak. General asıl unsurdur, ikiye ayrılır; taktik ve stratejik generaller. Tuğ ve tümgeneraller taktik generallerdir. Tugay ve tümen taktik birliklerdir. Kolordu ve ordular stratejik birliklerdir. Kolordu ve stratejik generalleri taktik generallerdir.



-Türk ordusunda inisiyatif kimde? 27 Mayıs alt rütbeliler tarafından yapıldı?



27 Mayıs harp okulu çerçevesinde yapıldı, kullanılan araç harp okuludur. Radyoevini almak, milletvekillerini tutuklamak gibi görevleri var öğrencilerin. Daha sonra harp okulunu sokmadılar; çünkü ‘bunlar şımardı’ diyorlar. 27 Mayıs şımarıklık olarak görülmüyor; ama 21 Mayıs 1963 olayı olunca ‘harp okulu şımardı’ oluyor. 12 Mart’ta muhtıra verildi, başka bir yöntemle oldu. 12 Eylül’de harp okulu falan yasaklandı, harp akademisini devreye soktular. Generaller silahlı kuvvetler yetkisini giderek artan bir ivme ile kendi ellerine almışlardır. Bazı şeyler de teamüllerle gider zaten. Yol yapılmamışsa biz gide gele patika ile yol yaparız. Bir yapı teamülle yönetilebilir. Her anlamda yönetim generallerin eline geçmiştir. Bugün kışla-karakol savunmalarında sıkıntı çekilmesinin sebebi Türk ordusunun unsurlarının inisiyatifinin elden gitmesidir. Bir bardak su içilecek olsa bile buna generaller karar verir. Aşağıda bir inisiyatif bırakmamışlar. Yetkiler yukarıya alınmış.



-Balyoz, Sarıkız güncellenen darbe planları mıydı?



‘2002’de şu vardı, 2003’te şu çıktı.’ Çıkar; çünkü güncelleniyor. Ahmet gidiyor, yerine Mehmet geliyor. Bilmem nerenin kaymakamı tayin oluyor, onun yerine başka birisi geliyor. Bu sefer onun adını yazıyorlar. Adam diyor ki, bu adam 2006’da seçildi, 2003’teki planda bunun adı var. Ya Kartal’daki, atıyorum belediye başkanı o sıralarda alınanlarda görünmüyordu, adı Ahmet’ti; ama öbür seçimde mütedeyyinlerden biri ve adı Mehmet oldu. Bunlar güncelleniyor. O yüzden isimler değişiyor.



-Askerin reformlara direnci var mı? Nasıl kırılır?



Subaylar yıllarca bu eğitimi aldı. 30 yıldır da bir iç savaş yaşanıyor. Savaş mantalitesi ile yetiştiler. Orada hastalıklı bir yapı var. Ancak bunlarla yapacaksın bu reformu. İkna ederek yapılabilir. Askerlikte ‘Üstten dost, eşekten post olmaz’ derler. Çıkarların, menfaatlerin çatışması vardır. Subaylar, astsubaylar orgenerallerden çok çektiler, onları orgenerallerin kucağına attınız. OYAK’tan orgeneraller 600-700 bin liralık tazminatları alacağına, subay-astsubayların eline hisse senedi diye bu paraları verseniz, hepsi sana müteşekkir olurdu. Çünkü OYAK subayların malı zaten. Şirin görüneceksen orgenerallere değil, binbaşılara, üsteğmenlere şirin görün. O zaman generaller, ‘ordu elden gitti’ der. A’dan Z’ye çok değişiklik lazım. Tayyip Erdoğan’ın çok işi var; ama az işi varmış gibi dolaşıyor. Mutlaka askerî yargı mahkemeleri kaldırılmalıdır. Askerî mahkeme olmalı; ama adliyede. Çocuk mahkemesi gibi. Üniformalı hâkim olmaz. Selam veren, amiri olan hâkim olmaz. Anayasa çalışması için yapıldığı gibi askerî reform paketi için de ön çalışmalar yapılmalı. Asker ve siviller bir araya gelip çalışabilir. Mesela harp okulunda siviller okutulmalıdır. Harp okulundan mezun olacak; ama subay olmayacak. Parlamentoda görev yapacak. Hukuk fakülteleri mutlaka hâkim mi yetiştiriyor, şirketlerin hukuk müşavirleri de yetişiyor.



-Jandarma terörle mücadelede neden başarısız?



Jandarma sınıfının komple kalkması gerekiyor. Jandarma İçişleri Bakanlığı’na dâhil bir organ olmalı. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde bir kır polisi olarak devam eder. Askerî vasfından çıkarılmalıdır. Atatürk’ün döneminde kurulmuş. O zaman Batı Çalışma Grubu’nun planlarına gerek duymamışlar, ‘Jandarma ile Türkiye’yi hallederiz, yönetiriz’ demişler. Kara kuvvetleri dış düşmana bakar, jandarma iç düşmana. Şimdi o misyonuna devam ediyor, işi o. İnsan kendi halkı ile savaşmaz.





--------------------------------------------------------------------------------



Komünizm propagandası yapmaktan ordudan atıldı

Namık Çınar, üniformayı sırtına 11 yaşlarındayken (1960) giydi. Selimiye Kışlası’ndaki askerî ortaokulda ilk adım atılır. Erzincan Askerî Lisesi, sonra Kuleli Askerî Lisesi, ardından Kara Harp Okulu, Piyade Okulu ve nihayet kışlada göreve başlar. Artık genç bir teğmendir. Ama hayalleri kısa sürer. 12 Mart 1971’de ordudan ‘komünizm propagandası’ suçlamasıyla atılır. Genelkurmay Başkanlığı Askerî Mahkemesi’nde yargılanır ve aklanır. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’ndeki tüm davaları da kazanarak tekrar silahlı kuvvetlere döner. Ancak o artık bir sakıncalıdır. 12 Eylül 1980’de yüzbaşıyken istifa ederek ayrılır. Çınar, Taraf gazetesinde özellikle asker-sivil ilişkilerini konu alan makaleleri ile dikkat çekiyor.



Balyoz, bir darbe planıdır

Namık Çınar, 5-7 Mart 2003 tarihindeki “1. Ordu Plan Semineri”nin davayı sulandırmak isteyenlerin aksine bir darbe hazırlığı çalışması olduğunu söylüyor: “Birinci hat birliklerinin ‘Geri Bölge Emniyeti’nde ne işi vardır? Onların ve komutanlarının ‘Genel Savunma Planı’ çerçevesindeki savunma mevzilerinde olmaları gerekmez mi? Asıl ‘muharebe hattı’nın tugay, tümen ve kolordu komutanları yerine, geri bölge emniyet tedbirlerini asıl alacak olan bölgenin valileri, kaymakamları, jandarma ve polis teşkilatı unsurları ile sivil savunma birimlerinin oyuncuları nerededir? Diyorlar ki ‘Bu planlarda neden ast birlikler yok?’ Darbe planları, genel savunma planları gibi, bölük- tabur- alay seviyelerine kadar yayımlanmaz. General seviyesindeki karargâhlarda tutularak diğerleri tarafından prova edilmeleri de beklenmez. Tıpkı 12 Eylül’deki gibi, G günü S saatine çok az kala devreye sokulmaları yeterli olur.”