5 Eylül 2012 Çarşamba

Babam Kılıç Ali, Encümen-i Daniş üyesiydi

20 Ağustos 2012 / İDRİS GÜRSOY


Babasının Encümen-i Daniş üyesi olduğunu söyleyen gazeteci Altemur Kılıç, Balyoz davası için “Askerler bugünleri gördükleri için olasılık planları yapmış olabilirler.” diyor. Ona göre, bundan sonra darbe zor.

Adnan Menderes’in basın yayın müdürü ve sözcüsü, 9 ay bu görevde bulunuyor. 27 Mayıs’ta gözaltına alınıp cezaevinde yatıyor. Radyo davasından mahkeme ediliyor. “Yassıada’da bir hayli dayak yedim askerlerden. Sonra bana bunu yapanlar, elimi tuttular, bize hakkını helal et, size yanlış yaptık dediler.” diyor.



1924 doğumlu Altemur Kılıç’ın hikâyesi ne 27 Mayıs’la başlıyor ne de 27 Mayıs’la bitiyor. Babası Kılıç Ali, Atatürk’ün en yakın arkadaşı, keskin kılıcıyla İstiklal Mahkemeleri başkanı. ‘Kılıç Ali’ ismini Mustafa Kemal koymuş.



Altemur Kılıç, Alanya’da yaşıyor. Cumhuriyet döneminden günümüze uzanan yaşam öyküsü ile tarihî bir kişilik. Göğsünde babasının İstiklal Madalyası’nı taşıyor. Kendisine ‘Demir’ diye hitap eden Atatürk’ü aşk derecesinde seviyor. İsmet İnönü’den Menderes ve Demirel’e bütün liderlerle yakın ilişkisi var. Bülent Ecevit, Robert Kolej’inden sınıf arkadaşı. Yabancı devlet başkanları, albümünde büyük yer tutuyor. Askerlerle yakın dostluğu var. En son İlker Başbuğ’un elinden bir plaket almış. Kitaplarını askerî okullara bağışlamış. Milliyet, Türkiye ve Tercüman gazetelerinde uzun yıllar çalışmış, Devir dergisini çıkarmış. Türkiye’ye televizyonun girmesinde rolü var. Şimdilerde Yeniçağ’da yazıyor ve AK Parti iktidarından memnun değil. ‘Bir cumhuriyetçi olarak gidişattan rahatsızım.’ diyor. Hatıralarını ‘Kılıç’tan Kılıca’ isimli kitapta toplayan Altemur Kılıç, 27 Mayıs’tan Ergenekon davalarına pek çok konuda sorularımızı cevapladı. Kılıç, Balyoz’u, Andıç’ı savunuyor, ‘askerlerin nasıl yapsak da memleketi kurtarsak’ diye düşünmeleri ve planlar yapmalarının görevleri olduğunu söylüyor; “Babam Kılıç Ali Encümen-i Daniş üyesiydi… İskender’in kılıcı körleşti, artık darbe zor… Askerler bugünleri gördükleri için olasılık planları yapmış olabilirler… Atatürk diktatördü…” gibi tartışılacak açıklamalar yapıyor.





Atatürk, Kılıç Ali adını psikolojik harp sebebiyle verdi?

Altemur Kılıç, duvarları süsleyen fotoğraflardan, Atatürk’le babası Kılıç Ali’nin fotoğrafını göstererek şöyle diyor: “Atatürk’le babam, Ülkü ile bizim evin içinde. Babamın asıl adı Asaf. Küçük zabit Asaf. Sonra subaylığa terfi etmiş. Çanakkale’de yararlılık göstermiş. Atatürk ona Gaziantep’e görev verirken Kılıç Ali ismini vermiş.”



-Neden?



Psikolojik harp bakımından Asaf ismi mühim değil de Kılıç Ali gibi bir isim olursa hem bak Alevilere de yakın; hem kılıç hem Ali. Bak demiş, ne kadar güzel, demiş, Zülfikar gibi.



-Hem de keskin.



Alevileri severdi Atatürk. Ben de Alevileri severim. Aleviler hakiki Türk ve milliyetçidirler. Genel müdür olduğumda bir bakan çekti, ‘Şu, şu, şu daireler Alevidir, dikkat et’, dedi sonra dikkat ettim onlar en dürüst çıktı.



-Ya Dersim’de yaşananlar?



Dersim bir isyandı, ilk isyan. Atatürk’ün emri ile bastırıldı. Kızını Atatürk tabancasını vererek onları duman etsin diye gönderdi. İsyan bu, bastırılmaz mı? 20 tane Kürt isyanı var. Atatürk önceleri devletin iki kurucusu Türkler ve Kürtlerdir diyor ve buna inanıyordu, Amasya’da da söyledi. Ama isyanlar çıkınca, formülü buldu. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dedi. Çerkezim, Acara, Gürcüyüm ama ne mutlu Türk milliyetçisiyim, bu bir süre yürüdü, şimdi bozulmaya başlandı.



-Başbakan Dersim için özür diledi.



Kimseden özür dilenecek durum yok. Özür dilenecek varsa şehitlerimizdir.



-İstiklal Mahkemeleri ve babanız da zaman zaman tartışılıyor?



Babamın hatıraları var, her şeyi anlatmış, orada, ‘Biz her şeye vicdanımıza göre karar verdik’ diyor. Asker kaçakları var, düşmanla işbirliği yapan casuslar var.



-Alanya’yı neden seçtiniz?



Yassıada’ya dayanıyor. Koğuş arkadaşlarımdan biri Ahmet Tokuş’tu, o bana çıkınca seni Alanya’ya götürürüm derdi, nitekim getirdi. Evvela yazları gelmeye başladık, İstanbul yaşanmaz olunca, yerleştik.



-Türkiye darbelerle hesaplaşıyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?



Darbeleri kınayacaksak asıl 27 Mayıs’ı kınamalıyız. Asıl kötü darbe oydu. Ordunun hiyerarşisi dışında yapılan gerçek bir cunta darbesiydi. Ama kimse 27 Mayıs’tan fazla bahsetmiyor.



-İyi darbe var mı?



İyi darbe olur mu canım? Darbe Atatürk’ün darbesiydi, cumhuriyeti kurma darbesiydi.



-Neden darbe geleneği günümüze kadar sürdü o hâlde?



Oraya itiyorlar insanları. Sen genç subay olacaksın, Atatürkçü subay olacaksın, düşünmez misin bu işlere nasıl son veririm diye? Bunları düşünenler yok mudur sanıyorsun? Subaylar görüyorlar memleketin hâlini, nasıl yapsak da kurtarsak memleketi, diye düşünüyorlar. Düşünmezlerse çok hata ediyorlar. Ama darbe yoluyla değil.



-Ergenekon ve Balyoz gibi davaları nasıl değerlendiriyorsunuz?



Ergenekon diye bir şey varsa askerlerin görevleriydi Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak. Bugünleri gördükleri için bu olasılık planlarını yapmış olabilirler.



-Nasıl görmüşler?



Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün iktidara geleceğini görmüş adamlar ve tedbirlerini almışlar.



-AK Parti 10 yıldır iktidar. DP dönemi ile benzerlikler var mı?



Sonları aynı olacak.



-Nasıl?



Er veya geç bu bitecek bir şekilde. İnşallah darbesiz falan biter.



-Darbe ihtimali görüyorsunuz o zaman?



Yok. İskender’in kılıcı körlendi artık.



-Nasıl bitecek o zaman?



Halk, herhâlde kendine gelecek, aptal değilse Aziz Nesin’in dediği gibi.



-Seçimlerle mi?



Nasıl biter bilmiyorum ama herhâlde bir şekilde bitecek. Bıraktım PKK terörünü, her gün her gece her yerde bir eylem var. Herkes huzursuz.



-Seçime gidiliyor AK Parti seçiliyor?



Onu anlamıyorum. Demek ki Türk halkı layık olduğu hükümeti buluyor ve aptal.



-Muhalefet?



Etkisiz… Kılıçdaroğlu yapıyor, mücadele ediyor ama etkisiz. Bir sıkımlık canım kaldı, ben görmem herhâlde…



-Gidiş iyi değil diyorsunuz?



İyi değil ne demek? Memnun olan insanı gördün mü? Yol yaptık diyorlar. Hitler de yol yapmıştı. Çekinmeden konuşuyorum. Ben ancak büyük Allah’a inanırım, milletime inanırım, orduma inanırım. Tekme tokat yedim ama orduya düşman olmadım.



-Orduda yanlışlar yok mu?



Orduya nifak soktular. Casusluk, fuhuş gibi şeyler bulaştırdılar. Maneviyatını berbat ettiler. Hiç bir dönemde bu kadar insan tutuklanmamıştı. Askerden siviline kadar. Türkiye bir esir kampına döndü. Bu kadar general içeride.



-Darbe planları, silahlar çıktı ortaya?



Dediğim gibi fiilen darbe yok ama düşünmüş olabilirler.



-Darbe düşünülebilir mi?



Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak, kollamak görevi değil mi? Olasılık ihtimallerini düşünmek görevi değil mi? İç Hizmet Kanunu’nda var.



-Planların yapılması görevleriydi diyorsunuz?



Görevleriydi demiyorum. Resmen görevleriydi. Bursa Nutku’nu okudun mu? Eğer Atatürk olsaydı ne yapardı? Türk halkının birçoğu kömüre gidiyor. Ben çare bilmiyorum, düşünemiyorum. Kızıyorum ama herhâlde darbe çare değil. Olmamıştır. 12 Eylül darbesinden PKK ve APO çıktı resmen.



-Özal’a suikast düzenlendi, Bitlis, Mumcu, Üçok öldürüldü. Arkasında kim var?



Özal’ın zehirlendiğine inanmıyorum. Eşim Semra Özal’ın papatyalarındandı. Haberi alınca Çankaya’ya koşmuş. O gün hiç şüphelenmemiş. Sonra Ahmet Özal’ın fantezileri… Doktoru Cengiz Aslan da ‘öldürüldüğüne inanmıyorum’ diyor. Neden öldürülecekti? Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok cinayetlerine gelince… Derin devlet demiyorum ama derin bir şey var. Türkiye’yi karıştırmak istiyorlar ve başarıyorlar da hâlâ…



-Siz bunca yıldır gazetecisiniz, çok önemli görevlerde bulundunuz, bu derin devlet nedir?



Benim artık gücüm kalmadı. O kadar çok karıştı ki işler. Eski Yunan trajedilerinde senaryo öyle karışırmış ki sonunda oyun yazarı sahnenin ortasına tanrısal bir makine indirmekte bulurmuş çareyi. Çare yok. O kadar karışık ki nasıl içinden çıkacağız? O kadar iddia, tevatür. Bu kadar yıl sonra ne parmak izi kalır ne başka bir şey.



-Neden faillere ulaşılamıyor?



Bu kadar yıl sonra hep komplo teorileri. Ergenekon şuydu, buydu.



-Derin devletten siz ne anlıyorsunuz?



Çok yanlış, umumi bir tabir. Derin devlet, devletin istihbarat teşkilatı mı yoksa bir gizli örgüt mü? Gizli örgütse, Ergenekon değil herhâlde. Ergenekon yakıştırma bir şey. 30 tane bombadan bir Ergenekon çıkardılar.



-Çorum Olayları’nı çalıştım Aksiyon’a. 6 ay öncesinden çatışmaya zemin hazırlanıyor?



Kim yaptı bunu? Evleri kim işaretledi? Madımak’ı kim yaktı?



-Siz cevap verin. Kim?



Benim kafam artık bunlara işlemiyor. Geçmişe saplanır kalırsak ileriyi göremeyiz. Öyle iskeletler var ki dolaplarda. Her memleketin var. İngiltere’de yapıyorlar mı? İngiltere’de faili cinayetler olmadı mı? Fransa’da olmadı mı? Daniskası oldu! Ama onlar bunlara takılıp kalmadılar. Tereyağından kıl çeker gibi çıktılar.



-O ülkeler derin örgütleri tasfiye ettiler?



Ama davul çalarak yapmadılar. Her ülkenin kilitli dolaplarında ne iskelet var? Ama biz bunlara saplanıp kalıyoruz. Nasıl çözülecek bu iş? Sen söyle. Senin kitaplarındaki iddialar gibi varid olan çok şeyler var ama hangisi doğru?



-Aynı mekanizma bütün darbelerde hep devrede. 27 Mayıs’ta kıyma makinaları, 28 Şubat’ta da andıç var. Uydurma haberlerle bazı gazeteciler ve kurumlar hedef alındı? Yine bazı gazeteler ve gazeteciler kullanıldı?



Andıç nedir? Andıç, Genelkurmay’ın yine görevleri icabı internet gibi bir sahada, mukabil tedbir, psikolojik harp.



-Yalan olması, belli kişilerin hedef alınması doğru mu?



Yalan, psikolojik savaşın unsurlarından biridir. Sen iyi niyetle ‘Her şey böyle olmalı mıydı?’ diyorsun. Ama öyle olmuyor ki hayat! Bir akışı, bir mecrası, günün şartları var. Oturup birileri masa başında planlamıyorlar ama hadiseler o tarafa götürüyor.



-Yanlış değil mi?



Yanlış-doğru diye hüküm verecek yerde değilim ama oluyor bunlar. Bütün ülkeler kullanıyor.



-Dış düşmana karşı kullanılması gerekmez mi?



Kardeşim hep gerekmez mi diyorsun da, gerekir de öyle olmuyor hayat. Günün şartlarında böyle gidiyor. Yani ideali söylüyorsun, neler ideal, hiç olmasın! İnsanlar birbirine girmesin ama oluyor. Alevi Sünni olayı normal bir şey mi? Ama oluyor. Türkiye’yi bölüyor açıkça. Kürtler, Aleviler hep kullanılıyor. Bu kazan bir yerde patlayacak. Senin gönlün yatıyor mu gazetecilerin içeri alınmasına?



-Olağanüstü olaylar var ve bu olayların içinde yer alan kişiler, kurumlar var. Bir gazetecinin görevi mi Milliyet’in Ankara bürosunda ‘555K’ formülünü üretmek?



Senin kabahatin… Kardeşim sen ideale takmışsın. Olmaması lazım ama oluyor. Kimse de bunu önleyemez. Olacaktır. Dünyada böyle bir şey vardır, ideal olmuyor her zaman. Vietnam ideal bir şey miydi oldu. Hadiseler bizim tasarladığımız gibi olamıyor. Kendi çocuklarımıza hâkim olabiliyor muyuz? Hangi meslekleri seçeceklerini emredebiliyor muyuz?



-Batı’da bu olaylara karışan asker-sivil-gazeteci her kimse mesleklerini yapabilir mi?



Amerika’da Kennedy öldürüldü değil mi? Kim öldürdü, nasıl öldürdü? Kapandı. Martin Luther King’in ölümü, türlü cinayetler. Şimdi kimse bunları eşelemiyor. Eşelemenin faydası da yok.



-ABD’de bu cinayetlerin üzerine gidilmedi mi?



ABD ideal bir ülke değil ki! CIA, FBI neler yapıyor belli değil ama kimse bunları eşelemiyor. Fransa’da gizli servisin neler yaptığı malum, İngiltere’de M-5’in neler yaptığı malum. Biz bunlara takıyoruz kafamızı.



-Bunlar her ülkede olabilir yani?



Olabilir tabii. Olmamalı ama elimizde sihirli bir değnek yok ki mâni olalım. Atatürk döneminde her şey yalındı, açıktı, ortadaydı. Atatürk diktatördü, amenna hiç şüphe yok ama o olmasaydı ne olurdu?



-Askerlerden kimler dostunuz?



İlker Paşa ile çok iyi tanışırız. Bana Ankara’da bir plaket verdi. İsmail Karadayı Paşa çok iyi dostum.



-Encümen-i Daniş’i biliyor musunuz?



Bilirim, babam Encümen-i Daniş üyesiydi. Hilton’da toplanırdı.



-Nasıl çalışıyorlar?



Eski şahsiyetlerin, eski akil adamların toplantısıydı. Gizli saklı bir yanı yoktu. Ülke meselelerini görüşürler. Öyle derin devlet falan değil.



-Kim kuruyor?



Kendiliğinden oluşmuş. Bazı şeylere saplanıp kalma, kim kurmuş, diye. Toplanmışlar bu akil adamlar ülke meselelerini konuşalım demişler. Bu âdet olmuş, her hafta toplanmışlar. Hepsi emekli. Karadayı’yı, babamı, Tayfur Sökmen’i bilirim. Bunlar derin yapı ise dünyada Türkiye’de daha neler var? Masonlar, şunlar bunlar hepsini öyle saymak gerekir o zaman.



-Siz katıldınız mı?



Ne davet ettiler ne de katıldım.



-Siz Menderes’in sözcüsü ve basın yayın müdürüsünüz. DP’yi hedef alan yalan haberlerin önüne neden geçemediniz? Kaynağı ne idi?



Yalandı çoğu. Yalan mekanizması vardı. Teksir makineleri işliyordu. Halk Partisi’nin rolü büyüktü. Yok, öğrenciler kıyma makinelerinde kıyılmış, kıyma yapılmış da, yalan! Muhakkak, yalan oldukları açık. Sol, Marksist örgütler de vardı işin içinde. Tabii Menderes de yanlış hareket etti, basını, orduyu ve üniversiteleri karşısına aldı.



-Yalan haber üreten merkez neresiydi? Halk Partisi mi? Cuntalar mı?



Genel merkez falan, bak böyle şeylere takma. İlla genel merkez değil. Bir yerlerde yapılıyordu. Ama Halk Partisi’nin de etkisi mühimdi. Sol da bu işe karıştı.



-Akis ve Kim dergilerinin rolü neydi? Doğan Avcıoğlu, Akis’te ‘gölge adam’ başlıklı yazılar yazıyor?



Orhan Birgit, Özcan Ergüder benim can dostlarımdı ama onlar da bu işe yardım ettiler. Bile bile, haksız yere bu oyuna karıştılar. Menderes de biraz açık verdi.



-Cemal Yıldırım cuntacı, 9 Subay Olayı’nda yargılanıyor. Sonra CHP’ye geçiyor. Cunta ile CHP arasında haberci ve bu işlerin önünde?



Cemal Yıldırım, albaydı. Şurada (eliyle duvarda gösteriyor) bir asker var miğferli, o asker benim. Benim Kore’ye gönüllü gitmeme sebep olan Cemal Yıldırım’dı. O zaman Genelkurmay’ın halkla ilişkiler sorumlusuydu.



-Yalan haber üreten mekanizmayı, kimler olduğunu biliyorsunuz. Neden üzerine gidilemedi?



Buna karşı Vatan Cephesi diye bir şey kuruldu. O önlem alındı ki o da yanlıştı, nihayet alaya aldılar. Bunu önlemeye çalıştım. Bakanımız Mükerrem Sarol’du. Gittim, ‘Çok ayıp oluyor’ dedim. ‘Yeni Amerika’dan geldin, ne bilirsin bu işleri?’ dedi. Dinlemediler. Yine Memduh Yaşa, Menderes’in danışmanıydı. Park Otel’de, yanına gittik. Radyo gazetesinde ifrat şeyler yayımlanıyordu. Dedik ki, ‘Artık durduralım bunları. Çok fazla oluyor.’ Bize kızdı. Yanına yaklaştırmadı.



-Askerler Menderes’ten neden rahatsızdı?



‘Ben gerekirse orduyu yedek subaylarla idare ederim’ dedi. Paraları azdı, ‘gazozcu paşalar’ denirdi, gittikleri yerde gazoz içtikleri için. Psikolojik savaş yaptılar. Ve maalesef Menderes de buna imkân ve zemin verdi.



-Yalan haber de psikolojik savaşın parçası mıydı?



Evet. Maharetle yaptılar. Biz de bunda güdük kaldık maalesef.



-Gazeteciler psikolojik savaşta kullanıldı mı?



Onlar da tahrik ediyorlardı açıkçası. Ergüder, Kim’in sahiplerinden biriydi. Can ciğer arkadaşım. Onları bile ikna edemedik. İkna olmak istemediler.



-Orhan Birgit, ‘Öğrencileri biz sokağa döktük’ diyor?



Tabii onlar yaptı. ‘Kardeş kardeşi vurur mu?’ sloganı nereden çıktı? Halkın bağrından mı çıktı? Birisi Gazi Osmanpaşa Marşı’nı uyarladı, darbenin marşı oldu.



-Öğrenci olayları kendiliğinden gelişmedi?



Tabii. Gazi Osmanpaşa Marşı’nı ben uydurmadım. Halk Partisi tahrik etti. Bir yerlerde teksir makinesi işledi, elimize geçiyordu teksir edilen şeyler. Biliyorduk.



-Öncü var bir de. Türkeş çıkarıyor ama kadro sol ve Marksist? Ekşi ve Öymen buradalar. Öncü’de sağ görüşlüler olması gerekmiyor mu?



Gerekiyor ama bazı şeyler bizim tasavvurumuza göre olmuyor. O zamanın şartlarına göre öyle oluşuyor. O şartlarda öyle oluşuyor. Şimdi kitapla toplum mühendisliği yapacak değiliz ki, şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı…



-Neden oluyor?



O zamanın şartlarına göre öyle bir akışa giriyor. Ben gençliğimde Amerikan Koleji’nden mezun olduğum için Amerikalılara taraftardım ama şimdi değilim. ABD’liler bizim müttefikimiz, diye yazılar yazmıştım. Şimdi o fikirde değilim, kuyumuzu kazıyorlarmış. Benim de hatam o.



27 MAYIS'TA YALANIN BİNİ BİR PARAYDI

27 Ağustos 2012 / AKSİYON, İDRİS GÜRSOY

Bedii Faik, Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na çarpıcı açıklamalar yaptı: “27 Mayıs’ta yalanın bini bir paraydı. ‘Bayar’ın 108 milyon serveti’ haberini Oktay Ekşi getirdi. Darbecileri eleştirince tehdit edildim, roman yazmam yasaklandı...”

27Mayıs’ı (1960) darbelerin anası olarak görüyor. ‘O günlerde yalanın bini bir parayaydı’ diyor. Celal Bayar’ın 108 milyon serveti olduğu haberini Ankara bürosu muhabiri Oktay Ekşi’nin verdiğini açıklıyor. Millî Birlikçilerin “Kurucu Meclis’e katıl” teklifini önce kendisine yaptıklarını ama “Ekşi’yi alın” diyerek bunu reddettiğini söylüyor. Bayar’ı intihara sürükleyen Yassıada filmini hazırladığı iddialarını yalanlıyor. Bazı propaganda metinlerini redakte ettiğini, darbe bildirilerinin tamamının gazetesi Dünya’da hazırlanıp basıldığını ise kabul ediyor. Darbeden sonra Yassıada fotoğraflarının açık artırma ile satılmasını eleştiren yazısından dolayı 27 Mayısçılardan tehditler aldığını, yazacağını ilan ettiği bir kitabın ise engellendiğini açıklıyor. Son gazeteci medya patronunun kendisi olduğunu belirtip, “Aydın Doğan’ın eline bu kalemi verseniz bir kartpostal dolduramaz. Ne ilgisi var gazetecilikle?” diye soruyor. Bütün bu açıklamalar, Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na konuşan Bedii Faik’e ait. 92 yaşındaki Bedii Faik Akın, Türk basın tarihinin yaşayan en önemli isimlerinden biri. Tasvir gazetesinde (1945) başladığı fıkra yazarlığını, Tan, Milliyet, Yeni İstanbul ve Ulus gazetelerinde sürdürdü. Falih Rıfkı Atay’la birlikte 1952’de Dünya gazetesini kurdu. 1971’de Dünya’nın tek sahibi ve başyazarı oldu. Son Havadis, Hürriyet ve Tercüman gazetelerinde yazdı. Gazete Sahipleri Sendikası genel sekreterliğinde bulundu. Bütün darbelere gazeteci olarak tanıklık etti. 27 Mayıs’ta yaşadıklarını ‘İhtilâlciler Arasında Bir Gazeteci’ anı-kitabında anlatan Bedii Faik’in, ‘Matbuat Basın Derkeen... Medya’ isimli dört ciltlik bir anı kitabı daha bulunuyor. Basından elini çektikten sonra Londra’ya yerleşen 92 yaşındaki Bedii Faik’in Meclis Darbeleri Araştırma Alt Komisyon Başkanı Cengiz Yavilioğlu ve üyelerine yaptığı açıklamalar ilginç ayrıntılar içeriyor.



-Cengiz Yavilioğlu: Dünya gazetesinin 30 Mayıs 1960 tarihli nüshasında Demokrat Partililerin, kendilerini almaya gelen subaylara “Bizi halka teslim etmeyin” dediklerini aktarmışsınız. Bu bilgi nereden?



Ankara muhabirlerinin verdiği bilgilerdir. O günlerde yalanın bini bir parayaydı. Mesela, Celal Bayar’ın 108 milyon serveti olduğu… Benim gazeteme bu haber geldiği zaman yazı müdürleri bana getirdiler ‘Böyle bir haber aldık.’ dediler. Ben, ‘Bu haberi kim verdi?’ dedim, Ankara muhabirimiz Oktay Ekşi’nin verdiğini söylediler. Bulun bana dedim, buldular. Oktay’a ‘Bu haberi nereden aldın?’ dedim, doğrudan doğruya ‘Gürsel Paşa söyledi’ dedi. O zaman teyit ettirmeden bu şeyi yazmayalım dedik, fakat akşamüzeri ısrar ettiler öyledir diye. Şimdi, bir ihtilal olduğu zaman o gazeteler, havadis peşinde koşan gazetelerin o ihtilalin dağdağası içerisinde her habere yapışması kadar tabii bir şey olmaz. Çünkü, bir şey daha var, bazı haberlerin yazılmaması cezai müstelzim olabilir.



-Cengiz Yavilioğlu: Gazetenizin 31 Mayıs 1960 tarihli nüshasında Demokrat Parti Meclis grubunu, ‘çete, Menderes gibi bir müstebit, ‘çete ve zalimin sürüsü’ olarak tesmi ediyorsunuz. 1 Haziran 1960 tarihli nüshada da Demokrat Partililerin silah dağıttıkları, azgın bir kalabalığa asker ve subay kıyafeti giydirerek nümayiş yapan gençlere saldırtma planı yaptıklarını iddia ediyorsunuz?



Ben bir gazetenin bütün kadrosunun, o sıralarda hangi hava içinde hangi haberleri yazdığını, hepsini kontrol edemem; ama o günkü havanın içerisinde bütün bunlar vardı, bütün bunlar olmuştu. Şimdi, o kadar fazla şeyler olmuştu ki, bunların askerî ihtilal olur olmaz uydurulmuş veyahut da iddia edilmiş olanları ile eskiden gazetelerin yazmış oldukları arasında farklar vardır. Şimdi, mesela, pek çok gencin, Et Balık Kurumu’na ait kıyma makinelerinde yok edildikleri için cesetleri bulunamıyor havasını yaydılar, ihtilalciler yaydı tabii bu havayı. Böylelikle polisin o sırada imha ettiği söylenen gençleri, sakladığı havasını yaymaya çalıştılar, bunlar hep yayılmıştır, böyle şeyler oldu.



-Özcan Yeniçeri: Gazeteniz, o dönemde Menderes yani Demokrat Parti iktidarına karşı bir mihrak olduğu gibi bir imaj veriyor, doğru mudur bu?



Evet, doğrudur. O sırada basın bildirilerinin, basında, gazetelerin, yani büyük gazetelerin imzası altındaki bildirilerin hepsi benim kalemimden çıkmıştır, benim matbaamda hazırlanmıştır.



-Özcan Yeniçeri: Peki, gazetenize Behçet Kemal Çağlar, Falih Rıfkı Atay zaman zaman gelip gidiyor. Çağlar ‘Ah İhtilal’ diye şiirler okuyor, sanki ihtilali özleyen, çağıran bir merkez hüviyetinde görünmüyor mu gazeteniz?



Yani, geliyorlar da, ‘ihtilal ah ihtilal’ diye odamda bağrışıyorlar falan, öyle bir şey yok. Bakınız, Beyazıt Meydanı kaynıyor. Muhabirler gidiyor, her gün, avuçlar dolusu kurşun kovanı getiriyorlar. Böyle bir kristal tabla var masamda her gün doluyor. Tabii, benim o gençlerle beraber Beyazıt Meydanı’nda onu takip etme imkânım yok. ‘Ölen oldu mu?’ diyorum, bu kadar atılmışsa. ‘Yok, fazla ölmedi, bir kişi yaralandı, bilmem ne’ diyorlar. Artık, öylesine alelade havaya büründü ki o iş, ahval-i adiyeden oldu. O sırada bir gün Behçet Kemal geldi. Behçet Kemal kafiyeli konuşur icap ettiği zaman. Çocuklar girdi içeriye, bir tanesinin burnu kanıyor. Beyazıt Meydanı’nda vurulduğu için falan değil, burnu kanamış, sıcaktan kanıyor belki. Behçet ayağa kalktı, ‘Ne oldu, bir şey mi oldu?’ dedi. O da, ‘Behçet Ağabey ne olacak, polisler ateş etti burnuma’ dedi, şaka yaptığı besbelli. Oturdu, birdenbire, ‘İhtilal Ah İhtilal’ diye bir şiir okudu. Ben, ‘Bak o çocuk var ya, burnu kanayan çocuk, aslında dedim Demokrat Partilidir. Yani, senin bu şiirini içeride duyduysa seni ihbar eder’ dedim ve şakalaştık. Behçet de güldü. Bunu nasıl duydularsa duymuşlar. Bu benim mihrak olduğumu göstermez.



-Özcan Yeniçeri: Özellikle Yassıada mahkemeleri sırasında Celal Bayar’ın intihara teşebbüs etmesinde önemli yer alan Düşükler filminin senaryosunun size ait olduğu iddia ediliyor. Bunda da sizin rolünüz var mı?



Hayır, o bana büyük bir iftira. Bu şundan çıkıyor: Yassıada konuşmaları diye bir seri yapılmıştı o sırada, bana rica ettiler ki, bu konuşmaları birisinin süzgeçten geçirmesi lazım çünkü uzun yapılıyor. Şöyle bir şey yapmışlar efendim, hesap uzmanları var, o hesap uzmanları Demokrat Parti ricalinin suiistimallerini meydana çıkarıyorlar sözde. O hesap uzmanlarının hazırladığı şeyleri redaktörler heyetine veriyorlar, o heyet de bunu yazıyor, radyoda söylenecek hâle geliyor, o zaman televizyon yok. Tabii, hesap uzmanlarının yazdığı şeyler hesaba göre çok büyük şeyler. Onlardan mana çıkarmak, vesaire falan zor. Onun için bir karışıklık olmuş, benden rica ettiler, ‘bunu toparlar mısınız’ diye. Ben dedim ki, ‘Bunu toparlamam kabil değil, yani bu çok zor bir şey. Bir defa hesap benim işim değil. Bu hesaptan çıkan şeyi ne yapacağız?’ En sonunda birtakım insanlar bulmuşlar, ‘Onların hazırladıklarını gözden geçirin’ dediler. Ben üç defa gözden geçirdikten sonra, ‘Bunları ne beğenmeme, ne tasvip etmeme imkân vardır, benim anlayışımın dışında bunlar’ dedim, bıraktım gittim. O film merkezine zaten kimseyi katmazlardı. Keşke olsaydı, emin olun, şerefim üzerine yemin ediyorum, hiç tereddüt etmeden ‘ben yaptım’ derdim. Yapmadım.



-Cengiz Yavilioğlu: Şimdi, kitabınızda darbeden sonra yargılamalar başlamadan önce bu suiistimal dosyalarına ait soruşturma kurullarının hazırladıkları belgelere dayanarak radyo programları yapıyorsunuz?



Hayır, ben yapmıyorum, yapıyorlar.



-Cengiz Yavilioğlu: Siz de onun içerisindesiniz.



Onları kontrolden geçiriyoruz.



-Özcan Yeniçeri: 27 Mayıs’tan sonra DP’lilere, ‘müstebit ve zalim sürüsü’ gibi, zannediyorum 30 Mayıs tarihli gazetede değerlendirmeler yapılmış. Buna ‘düşükler’ gibi benzer aşağılayıcı kavramları ifade ederek bir noktada ihtilalcilerin Menderes’e karşı ya da Demokrat Parti iktidarına karşı sonradan uygulayacakları yöntemlere de bir psikolojik altyapı üretme gibi bir şey olmadı mı? Bundan rahatsızlık duymadınız mı?



Peki, efendim, bunları soruyorsunuz da, ‘düşük’ diye isim taktıkları insanların resimlerini artırmayla sattıkları zaman bu iğrenç bir harekettir, ‘Bundan utanınız’ diye yazı yazan beni niye hesaba katmıyorsunuz?



-Selçuk Özdağ: ‘İdamlar olmasın’ diye bir yazı yazdınız mı?



‘İdamlar olmasın’ diye İsmet Paşa’nın çok geç kalan bir müdahalesini gördüğüm zaman yazdım.



-Selçuk Özdağ: Kendinizin de geç kaldığını düşünüyor musunuz?



Tabii, tabii.



-Selçuk Özdağ: ‘Affedilsinler’ diyerek bir yazı yazdınız mı?



Hayır.



-Selçuk Özdağ: Menderes ve arkadaşlarının asılmaması için yazı yazmadınız, hüküm verildikten sonra yazdınız. Bir pişmanlık duyuyor musunuz? Siz etkin bir gazeteciydiniz. Korktunuz mu, çekindiniz mi, yoksa birazcık da bu dönemin, yaşadıklarınızın da etkisi oldu mu efendim?



Şimdi, tabii o günkü halet-i ruhiyeyi bugün yaşamak kabil değil. Siz benim yaşadıklarımı da yaşayamazsınız, yani benim yerime geçemezsiniz, kendinizi benim yerime koymanıza imkân yok ama yani ölümü istemek, ölümü beklemek öyle hoş bir şey değil, bir vicdanla... Bırakın Menderes’i yani bir ‘ölüm’ denilen şeyi isteme... Mesela bu ihtilal meşruiyetinin ölümlerle doğru orantılı olduğu veyahut da ölümlere bağlı olduğu fikrine gelenlerin hepsine karşı çıkmışımdır. Bunları tartıştığımız zamanlar hepsini söylemişimdir.



-Selçuk Özdağ: Sözlü olarak.



E, tabii. Herhangi bir şeyde toplantı yapıyorlardı, çağırıyorlardı, ‘Buyurmaz mısınız, fikrinizi söyleyin’ diyorlardı. Biz ve birtakım profesör arkadaşlarım diyorduk ki… Sonradan hepsi iftiraya uğramışlardır, Cihat Abaoğlu vesaire falan, 147’ler meselesinde filan, hepsi birtakım hadiselerin içine sokulmuşlardır. Onların hiçbiri idam fikrine ‘evet’ demedi. Beyefendi ölüme razı olmak öyle kolay şey değildir. Ölüme müstahak olmak ayrı meseledir, onlar istedikleri kadar müstahak olsunlar. Ölmüş olanlar, asılmış olanlar vesaire müstahak olabilirler, beni alakadar etmez o tarafı. Ben onu o istihkak içinde göremem, benim görmeme imkân yok…



-Özcan Yeniçeri: Darbe sonrası, yani 27 Mayıs sonrası askerî idarenin tutumuna karşı eleştirel yazı yazdınız mı?



Benden fazla yazan olmamıştır. Ben resim sattıkları zaman, Yassıada’daki şahsiyetlerin resimlerini Dolmabahçe’de tuttular açık artırmaya koydular. Hürriyet gazetesi paralı, çekip cebine koydu, Erol Simavi geldi. Hayat Mecmuası Yapı Kredi’ye dayanıyor, o da paralı, o da çekip koydu geldi ve burada artırdılar. “Celal Bayar’ın şu resmi, Yassıada’da bu resmi” dediler. O “20 bin veriyorum.” dedi. Öteki “100 bin veriyorum.” dedi. Şap çekti yazdı, o resimleri aldı. Bu, bana söylendiği zaman, ben “Hiçbiriniz iştirak etmeyeceksiniz.” dedim arkadaşlarıma ve oturdum ‘iğrenç’ diye yazı yazdım, yani bu hareket. Ne kadar tehdit edildim biliyor musun? Ve ilk ihtilafım odur.



-Selçuk Özdağ: Kim tehdit etti efendim sizi?



İşte, telefonlarla...



-Selçuk Özdağ: Millî Birlik Komitesi üyeleri mi?



Sesler, tabii.



-Özcan Yeniçeri: Bu “Tekolonya Cumhuriyeti” yazınız aslında bir şey midir, bir metafor olarak içinizden gelerek mi koydunuz, yoksa baskılar dolayısıyla mı böyle demek zorunda kaldınız?



İyi ki sordunuz onu. Bugün mesela Silivri’de henüz yatan veya çıkan bir arkadaşın, bir kitabının basılmadan yasaklandığı iddiası var. Ben daha görülmemişine maruz kaldım. Ben ‘Tekolonya Cumhuriyeti’ diye ilan ettim ‘Kitap yazıyorum’ diye ‘Tefrika yapacağım’ diye. Kitabı daha yazmadım çünkü günlük yazacağım, her gün yazacağım, gazete de benim. Bunu ilan ettim ve o kadar canlı ilan ettik ki mesela Tekolonya varmış gibi, Tekolonya ile Bolivya maç yapmışlar, spor sayfasında öyle çıkıyor, 3-0 kazanmış; Tekolonya’nın Birleşmiş Milletler’de bilmem nesi... Böyle haberler uydurarak bir reklam yaptık, çok alaka çekti. Nitekim, kardeşim hukuk fakültesinde o sırada profesör. Devletler Hukuku Profesörü arkadaşı gelmiş demiş ki: ‘Ya, çocuklar bana Tekolonya’yı Birleşmiş Milletlere kabul edip etmeyeceklerini falan soruyorlar. Ağabeyine söyle de...’ ‘Aman ne yapıyorsun ya? O uydurma, ağabeyimin romanı olacak o’ demiş. Bu kadar sahiye çevirdik işi. Öyle olunca bir akşam eve gittiğim zaman, artık yemek yedik, yatacağız, telefon çaldı. Hicabi Dinç, İstanbul Savcısı ‘Sen mi gelirsin ben mi aldırayım?’ dedi. ‘Yok daha şoför yatmamıştır, ben geleyim sana. Ne oldu?’ dedim. ‘Gel buraya da o zaman görüşürüz.’ dedi. Geldik ki adliyenin kapıları açık, ondan sonra yukarı aldılar bizi. Ertesi gün tefrikaya başlayacağımızı söyledim, sadece ön sözünü yazdım, daha kafamda, her gün yazacağım zaten. Romanı yasak ettiler ve ‘Yazamazsın’ dediler, hatta Hicabi ısrar ettiler, ‘Bunun yasak edildiğini dahi yazamazsın.’ ‘Yok ben onu yazarım, sen ona ne yaparsan yaparsın’ dedim. Tabii ki okuyuculara duyurmam. İşte ‘Tekolonya yasak edildi’ dedim.



-Ahmet Topbaş: 1961 Anayasası. Bu Anayasa’yı nasıl değerlendirdiniz ya da nasıl değerlendiriyorsunuz?



‘Kurucu Meclis’ diye bir şey kuruldu, pek çok kimseye, Falih Rıfkı Bey’e de bana da teklif etmişlerdi ‘Böyle bir şey yapmayız’ dedik. Biz, Oktay Ekşi Ankara muhabirimizdi o zaman, onu gönderdik ‘Onu alın’ dedik, aldılar da nitekim. Kurucu Meclis havası bize fazla itimat vermemiştir.



-Cengiz Yavilioğlu: Oktay Ekşi sizin tavsiyenizle o Kurucu Meclis’in içinde oldu, öyle mi?



Yani tavsiyemin faydası oldu mu bilmiyorum ama ‘Alın Ankara’da çocuklar var, Oktay’ı alın, ne yaparsanız yapın’ dedik. Şimdi, bu Kurucu Meclis’in eğer bir siyasi parti dayanağı olacaksa bunun Halk Partili olmasından tabii bir şey yok, DP kapatıldı. Nitekim, onlar istediklerini böyle çağırmışlardır, yani Millî Birlik Komitesi davet etmiştir ‘Seni de yapalım, seni de yapalım.’ diye. ‘Peki’ demiş, kabul etmişlerdir. Halk Partisi ekseriyeti Kurucu Meclis olmuştur -başka çare yoktur, siyasi kadro ondan ibaretti, başkası kalmamıştı- bu Kurucu Meclis anayasa yapmaya başlamıştır. Ne yapsalar Halk Partisi’nin damgası olacaktı anayasada.



-İdris Şahin: 60 sonrasında da, 80 sonrasında da darbenin üçüncü, dördüncü gününe kadar darbeden itibaren, bütün gazetelerin aşağı yukarı manşetleri aynı, köşe yazıları aynı, hepsi darbelerin haklılığı noktasında görüş beyan ediyor. Bunun içerisinde Cumhuriyet’i var, Milliyet’i var, Tercüman’ı var. Bu yayınların tamamı darbelerden sonra tek bir merkezden mi yönlendiriliyordu, yoksa duruma göre gazeteciler kendine bir vazife mi alıyordu?



Size bir misal vererek arz edeyim. 12 Eylül olduğu zaman ben İstanbul’daydım, ertesi gün hareket edecektim, Londra’da oturuyorum ve ertesi gün hareket ettim. Hiçbir yazım yok. Hürriyet’te o zaman haftada bir yazıyordum. Sonra, Hürriyet’in o zaman Nüan Yiğit diye bir Londra temsilcisi var. Evime geldi üç gün sonra. ‘Ağabey, vaziyet fena’ filan… ‘Ne oldu?’ dedim. Ben zannettim Hürriyet gazetesine bir şey yaptılar. ‘Ağabey, Nezih Ağabey -Nezih Demirkent o zaman Hürriyet’in Genel Yayın Müdürü- patron Erol Bey’in selamını size gönderiyor. Aman Bedii Ağabey’e git, mutlaka bir yazı yazsın.’ Bir generalden bahsediyorlar o zaman, o herkesi çağırıyor ve şöyle yapın, böyle yapın diyormuş, neyse, ben bilmiyorum tabii. Ondan sonra demiş ki o general: ‘Bedii Bey’in niye yazısı yok bizim hakkımızda?’ ‘Pekâlâ, bağlayın bakalım.’ dedim. Neyse, çıktı telefona. Dedi ki: ‘Ağabey, Allah aşkına şöyle bir yazı şey yap da…’ ‘Peki, yazayım bir şey ama içimden gelmiyor, ne yazabilirim?’ dedim. ‘Ya Ağabey, işte şöyle şişiriver bir şey.’ falan dedi. Ben de orada yazdım, verdim Nezih’e. Şunun için anlatıyorum: Demek ki bir general yazıları takip ediyordu, yani bu niye yazmadı, şu niye yazmadı diye. İsmini de söylemişlerdi ama hatırımda kalmadı ehemmiyet vermediğim için. Böyle bir tek merkez var mıydı bilmiyorum ama, hassas olduğu için ordu herhangi bir hareket yaptığı zaman hepsi bir ampul teli gibiydiler. Orada kim bizi destekliyor, kim desteklemiyor, neden desteklemiyor diye bir süzgeç yapmaları kadar tabii bir şey yok. Tek bir merkezden idare edildiği fikri 12 Eylül’de vardır işte.



“Zehiri İnönü’yü başbakan yaparak aldılar”

1961 seçiminden sonra bir de baktı ki ordu, Demokrat Parti’yi yıkmış ama halk gene Demokrat Parti’den 159 tane milletvekili çıkarmış. İsmet Paşa da 180 küsur çıkarmış. Buna tahammül edemediler. Etmeyince oturdular, Harp Akademisi’nde 21 Ekim Protokolü imzaladılar. Generallerden itibaren albaylara kadar. Gün kesmişlerdir, müdahale edecekler. Cevdet Sunay Paşa, o zaman Genelkurmay Başkanı, bunu gördü. ‘Eğer İsmet Paşa kazansaydı, madem ki ordu buna ses çıkarmayacaktı o hâlde İsmet Paşa’yı başvekil yaparız ve bir koalisyon hükûmetini öyle kurdururuz.’ dediler ve yaptılar. İsmet Paşa, Gümüşpala’nın AP’siyle bir koalisyon hükûmeti kurdu. O protokolü yapanlar birdenbire gevşedi. Besbelli ki İsmet Paşa’nın başvekil olması onların zehrini almıştır ve müdahaleden vazgeçtiler.



Aydın Doğan Bey’in eline bu kalemi verseniz bir kartpostal dolduramaz

“Şimdi, bakın, bu gazetecilik başlı başına bir iştir ve ne kadar müstakil olursa, ne kadar tek başına olursa o kadar tesirli olabilir. Eğer gazeteciliğe başka şeyleri de ekler de giderseniz bu gazeteciliği yapamaz olursunuz. Binaenaleyh gazete sahibinin sadece gazeteci olmasını ben evleviyetle isterim ve onu savunurum. Şimdi, bugün tutarsız bir alay gazete var. Daha bir şey söyleyeyim size: Türkiye 24 milyon nüfuslu iken ne gazete tirajı varsa, 75 milyon nüfuslu Türkiye’de de o gazete tirajı var. Öyle bir hadise dünya gazeteciliğinde görülmüş değildir. Bunda computer’lerin, twitter’lerin şunların bunların payı vardır, o payı kabul ediyorum. Ama bütün dünyada da var onlar, yalnız bize ait değil ki. Bütün dünyada da gazetelerin rakipleri var, televizyonlar vesaireler, orada niye olmuyor da bizde oluyor? Çünkü inandırıcılığını kaybetmiştir Beyefendi. İnandırıcılığını gazetenin kaybetmesini ben gazetenin sahibine atfetmeyeceğim de kime atfedeceğim? Onun tutumuyla olur o iş. Bakınız, isim vereyim ben size. Aydın Doğan Bey gazeteciliğe niye geldi? İdeali vardı da, söylemek istediği çok fikir vardı da onu söylemeye mi geldi? Aydın Doğan Bey’in eline bu kalemi verseniz bir kartpostal dolduramaz. Ne alakası var gazetecilikle? Hayır efendim. Çünkü gazeteciliği baskı yaparak, gazeteciliği basamak yaparak pek çok menfaate kavuşursunuz. Onlar gazeteciliği gazetecilik yapmak için değil, para kazanmak için istediler. Para kazanmak için isteyince, elbette ki iktidarlar bundan faydalanır. Dünyanın hiçbir iktidarı gazeteye bayılmaz, gazeteciye bayılmaz, çünkü onun aleyhinde yazar, onun hakkında yazar. Bazısı aleyhinde yazmaya tahammül edemez.

20 Haziran 2012 Çarşamba

DDK'NIN ÖZAL RAPORU: ÖLÜMÜ SÜPHELİ

Devlet de Özal'ın ölümünü şüpheli buldu

28 Mayıs 2012 / İDRİS GÜRSOY
Turgut Özal’ın ölümünü araştıran Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun taslak raporuna Aksiyon ulaştı. Kurulun, ‘mezar açılması’ dâhil pek çok konuda talepte bulunması bekleniyor.
13 Nisan 1993, akşam vakti. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Türkmenistan gezisinde gazetecilerle birlikte. Temaslarını değerlendiriyor. Aniden fenalaşıyor. Gazetecilerin ifadesi ile mosmor kesiliyor. Cumhurbaşkanı sözcüsü Kaya Toperi, aniden ayağa kalkıp koluna giriyor. Özal’ı âdeta sürükleyerek odadan çıkarırken gazetecilere de “Toplantı bitti arkadaşlar.” diyor. Sonraki durak olan Azerbaycan’daki iki günlük program, bir güne indiriliyor.
Ankara’ya dönüşte, Özal’daki yorgunluğu herkes fark ediyor. Cumhurbaşkanı, dinlenmek için, 16 Nisan akşamındaki programını iptal ediyor. Ancak Bulgaristan Büyükelçiliği’nde Bulgar bir ressamın resepsiyonuna katılması için ısrar ediliyor. Özal birkaç kez reddetmesine rağmen ısrara daha fazla dayanamayıp hazırlanıyor. Resepsiyonda limonata (veya portakal suyu) ikram ediliyor. Gece geç saatte Köşk’e dönüyor.
17 Nisan sabahı uyandıktan sonra hâlâ sebebi bilinmeyen bir şekilde hayatını kaybediyor. Milyonlarca insanın ‘dindar, sivil ve demokrat cumhurbaşkanı’ diye cenaze törenine katılıp gözyaşı döktüğü Turgut Özal’ın ölümü ile ilgili cevabı verilemeyen sorular aradan geçen 17 yıla rağmen azalmadı, aksine arttı. Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma derinleşerek sürüyor. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) da raporunu tamamlayarak Abdullah Gül’e sundu. Kurul, en yakın daireden en uzak daireye kadar çok sayıda kişinin tanıklığına başvurdu. Resmî belgeler gözden geçirildi. Seyahat kayıtları, sağlık raporları titizlikle incelendi.Bazı belgelere ise ulaşılamadı.
Özal’ın yurtdışı seyahati, Bulgaristan Büyükelçiliği’ne götürülmesi ve özellikle de Çankaya’daki ilk müdahaleden mezara gömülmesine kadar geçen süredeki olaylar mercek altına alındı. DDK raporu, Özal’ın ölümü için ‘suikasttir’ diyemedi ancak pek çok soruya da cevap bulunamadı. Mesela, Özal’ın otopsisi neden yapılmadı? Semra Özal’ın izin vermediği iddia edilse de şüpheli durumlarda, hele söz konusu bir cumhurbaşkanı ise, otopsi için yakınların rıza ya da talebi aranmıyor. Kan, doku ve kıl gibi örnekler niçin alınmadı? Alındığı söylenen kan örneği neden güvenli bir ortamda saklanmadı? Özal’ın vefat ettiği sabah Köşk’te doktoru yoktu. Cumhurbaşkanının sağlığını koruma görevi kimindi? Neden doktor, hemşire ve sağlık görevlileri yoktu? Onlara kim tarafından izin verildi? Cumhurbaşkanı neden ambulansla değil de üçüncü vitese geçmeyen, içinde tek bir tıbbi malzeme olmayan hasta taşıma aracıyla taşındı? Niçin Hacettepe’ye götürüldü? Özal’ın ölüm sebebi ve şekli hâlâ bilinmiyor. Özal’ın ölümü ile ilgili soruşturmada DDK’nın üzerinde durduğu noktalar şöyle:
Vefatından bir gün önce Bulgaristan Büyükelçiliği’ndeki kokteyle katılıyor. Yorgun olmasına ve istememesine rağmen davete zorla götürülüyor. Özal’ın elçiliğe gelirken görüntüleri izlendi. Elçiliğe doğru yokuş yukarı yürüyor. Neden izin verildi?
Kokteylde limonata aldığı görüntülerden tespit edilmiş. Ancak limonatayı veren kişi teşhis edilemiyor. Limonata mı, portakal suyu mu içti? İkramı yapan kişi kimdi?
Fotoğraflar ve filmler incelendiğinde kokteyle davet edilenlerden pek çoğu bilinmiyor. Çok sayıda bilinmeyen kişi cumhurbaşkanının davetli olduğu resepsiyona nasıl girebildi? Güvenlik zaafının sorumlusu kim?
Köşk’teki garsonlar konuşmuyor ve aynı şeyleri söylüyorlar. Köşk’e ketum kişiler alınıyor. Sonraki araştırmada bunların seçiminde dikkat gösterilmediği anlaşılıyor. Bazılarının daha önce başka büyükelçiliklerde çalıştıkları ve borcu olduğu da ortaya çıkarılıyor. Garsonları kim seçti?
Özal’ı hastaneye taşıyan araç bir ambulans değil, hasta taşıma aracıydı. Hiçbir tıbbi teçhizat yoktu. 1967 model bir Mercedes’ti ve üçüncü vitese geçmiyordu. Neden tam teşekküllü bir ambulans yoktu? Köşk’ün ambulans talebine Başbakanlık neden olumsuz cevap verdi?
Özal, GATA’ya doğru yola çıktı ancak Hacattepe’ye götürüldü. Cumartesi sabahıydı ve trafik yoktu. Durumu acil olan bir kalp hastası acilen en yakın hastaneye götürülecekse, yol üzerinde Numune, Yüksek İhtisas ve Ankara Tıp Fakültesi vardı. Özellikle kalp cerrahisinde en gelişmiş hastane Yüksek İhtisas’tı. Neden Hacattepe seçildi? Bu durumdaki hasta için 5 dakikanın bile önemi vardır. Hacattepe’ye geldiğinde nefes almıyordu. Nasıl ve kim karar verdi?
GATA’ya, o sabah sağlık kontrolüne gideceği bilgisi verilmişti. Sağlık kontrolü rutin miydi?
Ölüm belgelerinin tamamında bir doktorun imzası var. ‘Doku örneği alalım’ diyen doktorlara rağmen imzası olan doktor neden doku örneği aldırmadı? Bazı doktorların demek ki bir şüphesi var. Şüphe neydi?
Ceset bozulmadan mikrobiyopsi ile istenen bir organdan da parça alınabilirdi. Neden alınmadı?
Özal’ın doktoru Cengiz Aslan ‘Otopsiyi aile istemedi’ diyor. Aile ise bunu reddediyor. Kanunlara göre, şüpheli ani bir ölüm varsa, aile iznine de gerek yok. Otopsi şüphesi olan durumlarda, doktor savcılığa haber verir, savcılık ailesinin rızasını istemeden otopsi yapılmasını ister. Neden bu yol takip edilmedi?
Kan örneği alındı deniyor, sonra bu örnek kayboluyor. Nasıl kayboldu?
Mezara nasıl gömüldüğü belli değil. ‘Tabutla gömüldü’ diyenler var ancak görüntülerde tabut mezardan çıkarılıyor. Neden şüpheler gündeme gelir gelmez ceset çıkarılıp otopsi yapılmadı?
Köşk günlüğü yok, ne olup bittiği bilinmiyor. Celal Bayar döneminde Köşk’ün seyir defteri varmış. Sonraki dönemde bu uygulamadan vazgeçilmiş. Köşk’ün hafızasına ne oldu?
Özal’ın sağlık kontrolleri özel bir hastanede yapılıyor. Cumhurbaşkanı neden devlet hastanesinde ve sıkı güvenlik tedbirleri altında bu kontrolleri yaptırmadı?
Özal’ın kalp ve prostat ameliyatı olduğu Amerika’daki hastaneden sağlık raporları getirildi ve incelendi. Ancak GATA’da hiçbir kayıt yok. Cumhurbaşkanı’nın sağlık dosyası GATA’da neden tutulmadı?
Özal’ın ölümünün ardından, hastanede, ölüm haberinin açıklanıp açıklanmayacağı tartışma konusu oldu. Bazı yetkililer açıklama için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in beklenmesi için neden ısrar ettiler?
Devlet Denetleme Kurulu, Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasında olduğu gibi bir rapor hazırlayıp Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunacak. DDK’nın ölüm sebebini bulabilmek için ‘mezar açılması’ dâhil pek çok konuda talepte bulunması bekleniyor. Savcılık kendi soruşturmasına bu raporu ekleyerek ölümle ilgili şüpheleri aydınlatmaya ve sorumluları adaletin önüne çıkarmaya çalışacak. Soruşturmada gözler, Köşk’ün işleyişinden sorumlu isimlere bir kere daha çevrilecek. Turgut Özal’ın basın sözcüsü Kaya Toperi, başyeveri Aslan Güner’di. Hasan Iğsız da Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı’ydı. 1993’te tuğgeneralliğe terfi etti.
DDK’nın araştırması, soruları çoğalttı!
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan sonra, 17 Nisan 1993’te vefat eden Turgut Özal’ın ölümünü de mercek altına aldı. Şüpheli noktaların aydınlatılması için kurulan heyetteki tıp uzmanları, Özal’ın bir kalp krizi mi yoksa uzun süreli kimyasallara bağlı zehirlenme veya bir başka suni yöntemin uygulanması sonucu mu öldüğünü araştırdı. Turgut Özal’ın son günleri incelendi. Kullandığı ilaçların listesi çıkarıldı. Günün hangi saatlerinde, hangi sıklıkta aldığı; bu ilaçların teşhisi konulmuş rahatsızlıklara uygun olup olmadığı; beslenme programıyla uyum ve etkileşimi araştırıldı. Özal’ın Houston’da geçirdiği by-pass ameliyatı da dâhil bütün sağlık raporları, tetkik ve tahlilleri bir araya getirildi. Özal’ın vefat ettiği 17 Nisan 1993 gününün ‘nasıl aktığı’ dakika dakika simüle edildi. O sırada yanında kimlerin olduğu, Köşk’te o sırada görev yapan ve izinli olan personel, hastaneye götürülürken yanındakiler, Hacettepe’de karşılayan, müdahale eden ekip, daha sonra götürüldüğü GATA ekibi tek tek listelendi. Başta doktorları ve güvenliğinden sorumlu kişiler olmak üzere herkesle görüşüldü. DDK, Özal’ın öldüğü gün Köşk’te doktor ve hemşirenin izinli olması, ambulansın çalıştırılamaması, müdahale ve sağlık yardım setinin olmaması, vefatından sonra kan örneğinin bulunamaması gibi bir dizi şüpheli durumu not etti. Ölümünden bir gün önce sergi açtığı sanat galerisinde kendisine ikram edilen limon suyuyla ilgili iddialar, iki gün öncesinde döndüğü Orta Asya gezisindeki beslenme programı da mercek altına alındı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da 1988’deki suikast girişimiyle ilgili bağlantıları araştırıyor. Savcılar çok sayıda kişinin ifadesine başvurdu.
Korkut Özal: Köşk’e
uzanan tertip var
Türkiye’de bugün gizli teşkilat ortaya çıkarılıyor. Ergenekon adı altında, Menderes’i de Özal’ı da öldürenler o grupların kontrolündedir. Turgut Bey’i de Ergenekon’un zehirlediği artık bir kanı hâlindedir. Doktor ve hemşirelerin o gün izinli olması dikkat çekici. Köşk’teki işleyişi bilmiyorum. Açık kalp ameliyatı geçirmiş, rahatsızlığı bilinen bir cumhurbaşkanının köşkünde doktorun bulunmaması ilginç. Bunların araştırılması lazım. Turgut Bey’in ölümüyle de Türkiye’de öyle şeyler değişti ki bir çağ kapandı, bir çağ açıldı. O öldükten sonra Türkiye batağa gitti. Eğer cumhurbaşkanlığında kalsaydı bugün Anayasa Mahkemesi’nin yapısı farklı olabilirdi. Turgut Bey’e 1988’de suikast yapıldı. Kimden olduğunu biliyordu, bana isim bile verdi. Ama dedi ki “Bunu burada kapatalım.” Ben o ismi yıllar sonra DGM’ye bildirdim. Bu isim oradan medyaya sızdırıldı. Turgut Bey’in ölümünde öyle boşluklar var ki ölümü iyi incelenirse, Amerika’da Başkan Nixon’ın istifasıyla neticelenen Watergate gibi bir skandal çıkar ortaya. Gerçek olan ölümünün normal olmadığıdır. Çok açık, kardeşimi zehirlediler. Evet, ağabeyimin ölümünde tertip vardı. Bu da araştırılmalı. Birini Köşk’e sokup ağabeyimi öldürdüler. Köşk’teki doktor ve hemşirelere o gün kim izin verdi? Araştırılmalı. Köşk’e kadar uzanan bir organizasyon var. Kalp krizi geçirince müdahale edilmiyor ya da ettirilmiyor. Kendi hâline bırakılıyor. Âdeta ölmesi bekleniyor. Bu da Köşk’ün içine kadar girmiş bir organizasyonu işaret ediyor. Emniyetin ve istihbaratın içinden bilinen kimseler bu işin içindedir diye düşünüyorum. Burası Cumhurbaşkanlığı Köşkü olduğuna göre, doktorun ve hemşirelerin çalışma günü ile ilgili bir kuralın olması lazım. Doktor ve hemşirelere kim izin verdi. Bunun araştırılması gerekiyor. Emniyetin ve istihbaratın içinden bilinen kimseler bu işin içindedir diye düşünüyorum. Bunlardan ibaret de değildir. Daha geniş bir mekanizma da var arkasında, bunları kullananlar da var. Eğer bu bütünüyle araştırılırsa ortaya çıkacak gerçekler Türkiye’nin güçlü bir ülke olmasının altyapısını oluşturur. (Kaynak: Devlet Sırrı, Korkut Özal)

GATA'dakı nobetçi subayın Özal notları

GATA’daki nöbetçi subayın notlarından Özal’ın ölümü

11 Haziran 2012 / İDRİS GÜRSOY
İlk defa Aksiyon’un ulaştığı GATA’daki nöbetçi subayın el yazısı notlarından: “Yıkama esnasında Kemal Yamak, Aslan Güner, Ömer Şarlak oradaydı. Fatiha’ları okuduk. Sedyeye alınırken ben de yerimden fırladım. Tahsin Şahinkaya gülerek çıktı.”
‘17 Nisan 1993 günü Nöbetçi Amiriydim. Saat 11.00 civarı komutanımız Acil Servis’e bir ekiple hızla gitti. Ben Genelkurmay İkinci Başkanı Fikret Küpeli gelecek sanıyordum. Oysa 15 dakika sonra Cumhurbaşkanlığından ‘Ben Komiser Hamza’ diye bir telefon aldım. Cumhurbaşkanımızın rahatsızlandığını ve Hacettepe’ye götürüldüğünü, acele GATA komutanı ve ekibinin Hacettepe’ye gelmesi gerektiğini söyledi. Ben hemen araba ile acil servise gittim. Komutanımız benden önce ayrılmıştı. İlerleyen saatlerde Fikret Küpeli geldi. Sedat Celasun’u ziyarete gelmişti. Biz Turgut Özal’ın sıhhati ile ilgili sağlıklı haber alamıyorduk. 14.30 civarında bir telefon aldık ve birinin ‘Turgut Özal öldü’ demesini işittik. Bir anda çok şaşırmış ve inanamamıştım. Hemen TV kanallarını dolaştım. Gerçekten haber doğruydu ama ben inanmak istemiyordum. Bayrakların yarıya indirilmesi için Genelkurmay Vardiya Amirliği’ne müracaat ettim. Onlar da Genelkurmay Nöbetçi Amirliği ile görüşmemi istediler. Oradan da konuyu bize sonra bildireceklerini söylediler.’
Mustafa Sarsılmaz’ın “Özal’ın ölümü kendi notumdan’’ başlığını verdiği notlar bu satırlarla başlıyordu. GATA’da nöbetçi subay olan Tabip Binbaşı Sarsılmaz, 17 Nisan’da tarihî bir olaya şahitlik yapacağını elbette bilmiyordu. Bir gün önceden kendisine Cumhurbaşkanı Özal’ın rutin sağlık kontrolü için hastaneye geleceği haber verilmişti. Nöbeti devralır almaz, gerekli hazırlıkları yaptı ve Özal’ı beklemeye başladı. Ancak dakikalar ilerliyor ve Özal’dan haber gelmiyordu. Saat 11.00 civarı Cumhurbaşkanlığı’ndan Özal’ın rahatsızlandığı ve acilen Hacettepe’ye götürüldüğü haberini aldı. 14.30’da öldüğünü öğrendi. 22.30’da GATA’ya Cumhurbaşkanı’nın cenazesi getirildiğinde Sarsılmaz, nöbetçi amir olarak duruma vaziyet ediyordu. O sabahtan itibaren GATA’da olan bitenleri el yazısı ile not aldı. İlginç isimler ve ayrıntılar da düştü notların içine. Özal’ın vefatını araştıran Devlet Denetleme Kurulu, çok sayıda tanık gibi Prof. Mustafa Sarsılmaz’ı da dinledi. Sarsılmaz, o ana kadar kimse ile paylaşmadığı notları DDK’ya sundu. Peki, 6 sayfalık notlarda neler vardı? Aksiyon, Sarsılmaz’ın DDK’ya verdiği orijinal notlara ulaştı. Emekli Tabip Binbaşı Prof. Mustafa Sarsılmaz’ın notları aynen şöyle:

İKİNCİ SAYFA:

Bu esnada TV’de maçlar iptal edilmiş ve bayraklar yarıya indirilmişti. Bunu da görünce Des. Kıt.dan tören kıtasını çağırttım. Saygı duruşu ile bayrağı yarıya indirdim. Emrimdeki okulları aradım, meğer onlar benden önce yarıya indirmiş. Tahsin Şahinkaya geldi. ‘Başınız sağ olsun’ dedim. Önce inanmadı. Sonra dönüşünde gülümseyerek GATA’dan ayrıldı.
Kur. Bşk. telefonla Özal’ın naaşının GATA’ya nakledileceğini, bu haberin duyulmamasını istedi. Ben de imamı evinden aldırdım, tek. hizmetlere boya-badana yaptırdım. Elektrikleri gözden geçirttim.
22.30 civarı GATA’ya merhumun naaşı getirildi, morga aldık. Ahmet Hoca yıkama ve dua işlemlerini yaptı. Sadece akrabaları GATA Komutanı, F. Kocabalkan ve iki hoca yıkanma esnasında mevtanın yanında bulundu. Dualar yapılarak morga kondu.
Gece devriye dolaşarak emniyeti gözden geçirdim. Komutanımız ayrılmadan önce bizlere tek tek sarılarak, yanaklarımızdan öptü ve teşekkür etti. ‘Vicdanımda iki şey için sıkıntı duyuyorum. Biri, keşke bütün bunları video’ya alsaydık. İkincisi ise niçin Diyanet İşleri Başkanı’nı yıkama ve dua için çağırmadık’ dedi.

ÜÇÜNCÜ SAYFA:

GATA’da yıkama esnasında bulunanlardan tanıyabildiklerim, Kemal Yamak, Aslan Güner, Yusuf Bozkurt Özal, Korkut Özal, Garnizon Komutanı, Dr. Mustafa Özer, Fikri Kocabalkan, hocalar, özel kalem, ihtiram nöbeti tutan askerler vardı. Basından (Kanal 6) Can Okanar oradaydı.
19.04.1993 Pazartesi günü:
Patoloji’den Ömer Günhan beni arayarak tahnit konusunda yardımcı olmamı istedi. 1990 yılı literatürünü bularak personel Mustafa Cebelik ile vakumlu aletimiz ve aspiratörle otopsi salonuna gittik. Rıfkı Finci Hoca, komutandan ‘anatomistlerden birisi bulunabilir mi?’ diye müsaade almış. Saat 14.30’da otopsi salonunda hazır bulundum. 15.00’e kadar hazırlıklar tamamlandı. 10-20 ve 50 cc’lik enjektörlere formalin çekildi. Hazır beklendi. Patologlar yeşil giymişlerdi. Benim beyaz önlükle kalmamı istediler. ‘Sadece aspiratöre gerek duyulursa devreye girersin’ dediler.

DÖRDÜNCÜ SAYFA:

15.15’te komutan geldi. Diğer generallerin de hazır bulunmasını istedi. I. Hariciye ekibi, Fahrettin Alpaslan’ın emrinde hazırdı. Komutan, Genelkurmay II. Başkanı’ndan ve cumhurbaşkanının ailesinden ve de Kemal Yamak’tan izin alındığını söyledi ve tahnit işleminin yapılmasını istedi. Bizim anladığımız anlamda tahnit yapılmasına ailesinin müsaade etmediğini, yüzünün veya vücudunun yaralanmasına razı olmayacaklarını söyledi. Bu nedenle patologlar intratorakal, intraabdominal ve intramuskuler formalin enjeksiyonlarını yaptılar. Cerrahlar, bilhassa Fahrettin Alpaslan nasogastrik sonda ile aspirasyon yaptı ve ardından formalin verdi. Mesaneden sokulan sonda ile formalin verdi. Bizim vakum aletini çalıştırdık. Nasogastrik bölgeden aspirasyon yapıldı. Sırtından da formalin verildi. Rektal yol temizlenmeye çalışıldı ama muvaffak olunamadı.
Bütün bu işlemlerde ekip başı patolojiden Prof. Dr. Rıfkı Finci ve yardımcıları; doçentler, Ömer Günhan ve Bülent Celasun’du. Cerrahiden ekip başı, Fahrettin Alpaslan, İsmail Arslan ve Köksal Öner’di. Gözlemciler arasında: Prof. Dr. Şakir Tanındı (General, Çocuk), Prof. Dr. Nüzhet Aras (Gen. Cildiye), Prof. Dr. M. Ali Gündoğan (General Dahiliye)

BEŞİNCİ SAYFA:

Prof. Tbp. Tuğg. Çetin Harmankaya (Üroloji), Prof. Tbp. Tuğg. Sabri Devecioğlu (Cerrahi), Tümg. Ömer Şarlak, Prof. Tbp. Tuğg. Levent Karaca (Biokimya), Prof. Tbp. Tuğa. İnal Ülgenalp (Kad. Doğ.), Prof. Tbp. Kd. Alb. Nurettin Bayhan (Anesteziyoloji), Prof. Dr. Fikri Kocabalkan (Dahiliye, Baştabip Yrd. raporu bu hocamız tuttu)
Başhemşire Şennur Ay bulundular.
İşlem bittikten sonra, komutanımız yeniden kefene sarılmasını ve dua yapılmasını istedi. O zaman imamlar içeri alındılar. (İbrahim Hoca duasını yaptı. Karaçörek kondu, gül suyu döküldü. Fatihaları okuduk. Sedyeye alınırken ben de yerimden fırladım. Komutanımızın hoşuna gitti. ‘Sarsılmaz devam et’ dedi. Özal’ın vücuduna elimin değmesini istiyordum. Eldiven kullanmadım. Sırtını kaldırırken elim değdi. Vücuduna uzun uzadıya baktım. Başı çok genişlemişti. Boyun görülmeyecek kadar küçülmüştü. Vücudun bazı yerlerinde ekimozlar (morarma) vardı. Ama genel olarak vücudu tertemiz

ALTINCI SAYFA:

ve bembeyazdı. Göğsü göbeği ve kollarının büyük kısmı seyrek kıllıydı. Meme bölgesi ile kol üst kısımları, deltoid kas bölgeleri kılsızdı. Çok tonton ve tatlı vaziyette yatıyordu. Korku verecek görüntüsü yoktu. Ayak parmakları başparmaktan küçük parmağa doğru kısalarak eğimli uzanıyordu. Göbeği çok şişkince idi. Boyu kısaydı.)
İşte, çok sevdiğim, düşünürken gözlerimi yaşartan, soluk borumda tıkanıklık yapan, sesimi titreten, kalbimin atışını hızlandıran ‘O Yürekli Büyük’ Rabbine yürümüştü. Allah gani gani rahmet etsin. Günahlarını affetsin. Cennet ve Cemalullah şerefiyle şerefyab etsin, amin.
Halen Şifa Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Tıp Fakültesi Dekanlığını yürüten bu notların sahibi Prof. Dr. Mustafa Sarsılmaz, Aksiyon’un sorularını cevapladı.
-Özal GATA’ya getirildiğinde göreviniz neydi?
Gülhane’de binbaşı rütbesinde doktorum. Nöbetçi amirliği diye bir görev var, komutan adına nöbetçi olmak demek. Komutan Ömer Şarlak’tı, tümgeneral. Cumartesiydi. Sabah görevi aldım. En ilginç kısmı burası, hep atlanıyor. DDK’da da dile getirdim. Nöbeti 09.00’da devraldığımda komutan dedi ki, ‘‘Cumhurbaşkanımız Orta Asya’dan döndü. Chek-up’a gelecek. Uyanık olalım, etrafı temiz tutalım.” Komutan adına nöbetçiyim. Denetleme yaptım 09.00’da. Bekliyoruz Cumhurbaşkanı gelecek. Saat 11.00 gibi haber yok. 2 saat olmuş nöbetteyim. Bunları tuttuğum günlüğüme kaydettiğim için söylüyorum. İsmi ‘Hamza’ olan ve polis olduğunu beyan eden biri nöbetçi amirliğini aradı, DDK’ya ‘böyle bir polis memuru var mı araştırılmalı’ dedim. “Özal Gülhane’ye değil, Hacattepe’ye gidiyor.” dedi. “Rahatsızlandı, yönünü çevirdik, Hacattepe’ye gidiyor.” Tablo bu.
-Yani o anda Özal yaşıyor mu?
Bakın çeşitli tanıklar konuşuyor, 09.00’da vefat ettiğini söyleyen var, 10.00’da vefat ettiren var. Bana gelen haber, 11.00’de hareket hâlinde, henüz ölmediğine dair bir telefon konuşmasıdır.
-Neden aramış olabilir sizi polis memuru?
Ön bilgidir, takiptir. ‘Yönümüzü değiştirdik, beklemeyin’ manasındadır.
-Sonra?
Hacettepe’ye geçti, bilgi almaya çalışıyoruz. Gelen bilgiler ‘durumu iyi değil’ şeklinde. Televizyonlardan, 14.00 gibi, vefat ettiği söylendi. Beklentimiz var, gelecek, check-up yapacağız; kafamız iyice karıştı. Bize teslim edecekler. Bayraklar yarıya inecek. Herkes faaliyet içine girdi. Cenazesi geldi. İmam refakat eder, morga alınır. Ben işin başındayım. Nöbetçi Amirliği’ne teslim edilmek zorunda, benim sorumluluğumda. Nöbetçi amiri olarak cenazeyi aldık.
-Neden size gelmiyor da Hacettepe’ye gidiyor?
Anormallik burada başlıyor. Bize gelmesi gerekirken yönü değiştiriliyor. Yön değiştirildiği bize 11.00’de haber veriliyor.
-Hacettepe’de müdahale oluyor mu?
Etrafındaki insanlar konuşuyor ve bunlar da güven vermiyor. ‘Kendi hâline bırakıldı’ gibi şeyler var. Saatler tutmuyor.
-Nasıl geldi? Tabut içinde miydi?
Hayır, üstünde bir örtü ile getirildi. Biz onu morga koyduk. O zaman hafif yollu bir sıcak var, bozulabilir. Komutan katafalka kaldırılacağını söyledi. Duyan geliyor, almıyoruz içeri, yasak. Basından tek Can Okanar vardı. Bir tek ona izin verildi komutan tarafından.
-Pazartesi günü?
Komutan dedi ki tahnit yapılması lazım. Bu işlemdeki görevim bir anatomist olarak tahnit işlemine katılmaktır. Tahnit damarlardaki kanın alınması ve yerine formaldehit sıvısının konulmasıdır. Bu sıvı dokuların kokma ve bozulmasını önlüyor. Cesetler üzerinde böyle çalışıyoruz. Bozulmasın diye. İşlemi yaparken kullanacağımız bir pompalı cihazımız vardı. Basınçla çalışıyor o damarları patlatır diye içime sinmemişti. Korkut Özal, ‘Hayır, ben bunu istemiyorum, kardeşimin vücudu bozulmasın’ dedi. Ben buna sevinenlerdenim.
-Ne yaptınız peki?
10-20 cc’lik enjektörlerle formaldehit çektik; karın, göğüs ve eklem boşluğuna bunları enjekte ettik. Bu heyet hâlinde yapıldı. Orada kimlerin bu işe karıştığını komutan not aldı. İmzalarımız alındı. Etrafta kim var hepsini yazdı, not aldı. Bende de var bunun notu.
-Siz de bu süreci not aldınız değil mi?
Evet, çok etkilendim. Duygusal anlamda. Sevdiğiniz bir insan yani. Tahnit işlemi bitti, bu sefer kefenlenmesi, yıkanması lazımdı. İmamlar geldi. İbrahim Hoca vardı yaşlı bir hoca. O yıkarken sağa sola çeviremez diye ben öne atıldım. Yardımcı oldum. Orada onunla ilgili bütün hususiyetlerini bir anatomist gözüyle yazdım.
-Ne gördünüz? Şüpheli bir durum var mıydı?
Darbe mi, itme mi, yumruklama mı var? Neden dolayı vefat tetiklenmiş düşüncesiyle inceledim. Bundan çıkardığım sonuç şu; kesinlikle bir darbe yok. İtekleme yok. Güzel, pembe, tombul bir insan. El parmaklarından ayak parmaklarına kadar hepsini tek tek yazmışım.
-Neden vücuttan bir kan, kıl örneği almadınız?
Basiretimiz bağlandı, birkaç saç teli çekebilirdim.
-Vücutta darbe olmaması ölümün normal olduğunu gösterir mi? Bir problem var mı?
Fiziki anlamda yok ama ben diyorum ki, kesinlikle bir olumsuzluk var. Çünkü durup dururken neden aniden vefat ediyor. Çok hızlı. Bu anlamda yapılmayanlar beni rahatsız ediyor. Niçin otopsi yapılmıyor? Hacattepe’de yok, GATA’da kesinlikle yok.
-Hiç gündeme gelmedi mi o esnada?
‘Aile istemiyor’ gibi bir tutum sergilendi. Buna şahit olduğum vaka ailenin tahnit yapılmasında kullanılacak pompalı cihazı istememesiydi. İkisi birbirine karışmasın. Bunun otopsi ile bir ilgisi yok. Bir canlı televizyon yayınında bizzat Semra Özal’a “otopsi yapılmasını istemeyen siz miydiniz?” diye soru yönelttiğimde, “Hayır hayır böyle şey olur mu, tamamen iftira” diyen kendileri oldu. Üstelik stüdyoda o yıllardaki GATA Komutanı Tümgeneral Ömer Şarlak ve Hacettepe Üniversitesinin Rektörü Prof. Dr. Yüksel Bozer’in bulunduğu esnada dedi bütün bunları.
-Otopsi olsaydı ne olurdu?
Kıl köklerine, derisine, karaciğerine bakıp zehirlenme var mı ortaya çıkarılırdı. Uzun süreli zehirlenmeler olabiliyor. Çünkü tarihte örnekleri var. İç çamaşır hediye ediyorlar devlet başkanlarına, giyiyor bir müddet sonra ölüyor, arsenik zehirlenmesi. Budur anlamında demiyorum ama böyle şeyler tarihte çok olmuştur. Şüpheli kısımlar bunlar. Bir cumhurbaşkanı, ne diye vefat etmiş? En azından vücudundan bir örnek alıp araştırılmalıydı.
-Kim buna karar verecek?
O devlettir. Aileye bırakılmaz. Devletin sahiplenmesi lazım. En azından Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamlarının sahiplenmesi lazım. Cumhurbaşkanı bir yere gidince Meclis başkanı vekalet etmiyor mu? Tablo fazlaca karışık.
-Ölüm sebebi ne?
Kalbi sıkıştı diye gidiyorlar Hacattepe’ye, kurtaramıyorlar. Görünen bu.
-GATA’da dosyası var mıydı?
Yoktu. Bize ölü olarak geldi, ölümün nasıl olduğuna dair bir bilgi ve belge bizde bulunmuyordu. Onu doktoru yapacak. Devlet büyükleri bir seyahatten sonra GATA’ya gelir, sistem böyle çalışıyor. O seyahati yapmış bir cumhurbaşkanı elbette bir sağlık kontrolünden geçirilmeliydi. Bu rutindi.
-Başka rutin olmayan şeyler var? Doktor yok, ambulans bulunmuyor?
Bir devlet başkanını bozuk araba ile götürüyorsunuz. Askeriyeden bildiğimiz her şey sürekli kontrole dayalıdır. Cumhurbaşkanının etrafındaki koruma, onun nakli, bütün bunlar sistematik olarak karar altındadır, rastgele olamaz. Herkes bellidir. Sorumluluk bellidir. Kimin nereye kadar götürüleceği bellidir. Köşk’ün doktoru var; onun için oradadır. Onu orada tutmak için oraya tayin ederler. Maaş verirler. Doktoru var, yine asker olan doktor vardır. Bir doktor üsteğmen komutasında hemşire ve sağlık görevlileri, ambulansı her şeyi vardır. Ambulansın olmaması, bu doktorların olmaması izah edilemez. Bunların yüzde yüz olması ve çalışması gerekir.
-Sizin kanaatiniz ne?
Devlete, millete çok hızlı hizmet etmiş bir insanın ortadan kaldırılmasına yönelik bir faaliyet gibi duruyor, bu devletlerarası da olabilir. Profesyonellik içinde ortadan kaldırmış olabilirler. Zamana vabeste olan zehirlenmeler var. Zehir vücutta birikiyor, 10 ay sonra ortaya çıkıyor. Adam onu yavaş yavaş ölüme götürüyor. Verdiği madde ne ise onun sonucu yıllar, aylar alabilir. Şüphe duyuyorum. Ambulansı çalışmıyor, ortada kalmış, yönü değişmiş, otopsi yapılmamış; bu oldubittiler insanı ürpertiyor.
-Direkt Gülhane’ye gelseydi?
Müdahalesi yapılırdı. Diyelim yine kurtarılamadı, morga kaldırılır ama kesinlikle otopsisi yapılırdı. Hastanedeki prosedür şudur: Devlet büyüğüdür, başkomutandır cumhurbaşkanı; otopsisi yapılmak zorundadır. Bu her hastane için de geçerli bir kaidedir.

Turgut Özal, hastaneye canlı gitse bile ölürdü

18 Haziran 2012 / İDRİS GÜRSOY
DDK’nın hazırladığı ‘Özal Raporu’nun kamuoyuna yansımayan ayrıntıları da var. Hacettepe acilde resüsitasyon sırasında verilen sodyum bikarbonat miktarı (2550 ml) sağlıklı bir insan için bile tehlikeli. Beyin sularının çekilmesine sebep olur. Özal o anda yaşıyor olsa da ölürdü.
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun ‘Özal Raporu’ geçen hafta sınırlı olarak açıklandı. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ölümündeki şüphelerin altı çizildi ve mezarının açılması istendi. 10 kişilik Tıbbi Uzmanlar Heyeti’nin tespitleri raporda geniş yer buldu. Zehirlenerek öldürüldüğü iddiasını güçlendiren somut deliller rapora yansıdı.
Raporda, Köşk’ten Hacettepe’ye kadar ‘akıl tutulması’ olarak nitelenen ihmaller zinciri tek tek ortaya kondu. Köşk’ün genel işleyişi ve hizmetlerin yürütülmesinde genel sekreterin birinci derecede görev, yetki ve sorumluluğunun bulunduğuna dikkat çekildi. Ayrıca idari ve sosyal hizmetlerden sorumlu genel sekreter yardımcısı, başyaver ve personel idari mali işler başkanının da bu kapsamda görev ve sorumluluklarının bulunduğu ifade edildi. Özal’ın basın sözcüsü Kaya Toperi, genel sekreteri Kemal Yamak, başyaveri Aslan Güner’di. Hasan Iğsız da Muhafız Alayı komutanıydı.
GATA’ya giden hasta taşıma aracının Hacettepe’ye Güner’in talimatıyla gönderildiği belirlendi. Ayrıca Muhafız Alayı Komutanlığı’nda ambulans ve doktor olduğu; ama bunların kullanılmadığı kayıtlara geçti. Kurulun ulaştığı bazı bilgiler savcılıkça yürütülmekte olan hazırlık soruşturmasının gizliliği ve başka bazı sebeplerden dolayı kamuoyunun bilgisine sunulmadı. Rapora girmeyen ancak not alınan bazı hususlar da var. DDK raporunu önceden kamuoyuna duyuran Aksiyon’un raporla ilgili ulaştığı bazı şoke edici ayrıntılar da şöyle:
  • Muhafız Alayı’nda tam donanımlı ambulans ve doktor vardı, kullanılmadı. Köşk’te ilk yardım çantası bulunamadı. Bulunsa bile o anda kullanabilecek tek bir sağlık personelinin olmadığı tespit edildi.
  • Sağlık hizmetlerinin koordinasyonu cumhurbaşkanlığı genel sekreterinin görev ve sorumluluğunda. Özal rahatsızlandığında yanında doktor yoktu. Köşk’ün resmî doktoru Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’ya ulaşılamadığı belirtiliyor. Özkutlu’nun doktor eşi, o gün kendilerinin herhangi bir şekilde aranmadığını beyan ediyor.
  • Köşk’te çalışanların bazılarına ulaşılamadı. Yapılan araştırmada birkaçının daha önce başka büyükelçiliklerde çalıştığı saptandı. Bazılarının da kumar borçları olduğu anlaşıldı. Köşk personelinden, başka bir ülkenin büyükelçiliğinde de çalıştığı belirlenen bir kişinin olaydan hemen sonra Amerika’ya tatile gönderildiği öğrenildi.
  • Semra Özal, “16 Nisan akşamı yemek yemedi”, görevli garson ise “Yedi” diyor. Başka çelişkiler de var. Başyaverin sorumluluğunda özel ve resmî bütün faaliyetlerinin kaydedildiği Ceride Defteri’nde Köşk’te olup bitenlerle ilgili hiçbir bilgi bulunamadı.
  • Semra Özal’ın yanında götürdüğü iki hizmetçiden biri İngiltere’ye yerleşti. İlk ifadesinde ‘Özal’ın sabah düştüğünü gördüm’ ifadesini daha sonra nedense değiştirdi.
  • GATA’ya yola çıkan hasta arabasının Hacettepe’ye götürülmesi emrini Aslan Güner verdi. Arabada hiçbir sıhhi alet ve sağlık personeli bulunmuyordu. 3. vitese geçmeyen araba 2. viteste gidebildi! Neden GATA veya kalp hastalıklarında o zaman bir numara olan Yüksek İhtisas’a götürülmedi? Güner, çelişkili açıklamalar yaptı. ‘Trafik bahanesi’ inandırıcı bulunmadı. Yol güzergahında tedbirlerin alındığı anlaşıldı.
  • GATA’daki nöbetçi doktor Mustafa Sarsılmaz’a Özal’ın check-up için getirileceği haberi verildi. Hazırlıklar yapıldı. Daha sonra ilginç bir şekilde GATA Komutanı Ömer Şarlak bu emrini teyit etmedi.
  • Krizden sonra Özal’ın yanına ilk gelen yüzbaşı, ifadesinde ‘Nabzını tuttum, yaşıyor gibiydi’ dedi. Ancak daha sonra bu sözlerini ‘Emin değilim’ diye değiştirdi.
  • Özal, Köşk’teyken ilk yardım sağlık kitini merak etti, ‘Nasıl kullanılıyor?’ diye sordu ancak sağlığından sorumlu kişiler ilgisiz kaldı. Personeli bu konuda eğitmediler.
  • Ölüm raporlarında imzası bulunan Prof. Dr. Yüksel Bozer ‘Ölümü şüpheli görmedik’ diyor ancak kan değerleri anormal çıkıyor, hastanede bazı doktorlar otopsiyi gündeme getiriyor. Adliyeye haber verilmesi ve savcı görmeden cenazenin kalkmaması gerekiyordu.
  • Hacettepe’de laboratuar teknisyeni Hatice Güngör, ‘Digoksin benden istendi’ diyor ancak bunu kimin ve neden istediği kayıtlara girmedi. Doç. Dr. Cumhur Özkuyumcu da TORCH grubu olarak ifade edilen bir kan çalışması yapıldığını söylüyor. Özal’ın hasta dosyasında bulunan test sonuçları arasında o gün kendilerinin çalıştıkları test sonuçları bulunamadı.
  • Tıbbi kayıt ve beyanlarda ‘digoksin’ kullandığına dair bir bilgi olmamasına rağmen kanda digoksin değerlerinin çok yüksek olduğu tespit ediliyor. Ancak hasta dosyasında bu işleme ait bir kayda rastlanmadı. Özal digoksin kullanmıyordu, kim verdi?
  • İlaç listesinde olmamasına rağmen yüksek miktarda tansiyon düşürücü dilaltı hapı izordil alındığı tespit edildi. Bu ilacı kim aldı, kullanmasına nasıl izin verildi?
  • ABD’den gelen 5 Şubat 1993 tarihli raporlara göre; 17 Nisan’dan 3 ay önce yürüme-koşu testleri yapılıyor, dosyasına ‘Sağlığı ile ilgili ciddi sorun yok, kalp yolu ile ani ölüm beklenmiyor’ yazıyordu. 16 Nisan’daki kokteyle giderken de yokuş yukarı yürüdü. O gece aile münasebeti yaşamış olsa da kalbi için sorun değildi. 17 Nisan sabahı görevi başında ani şekilde ölmesi neden şüphe sebebi sayılmadı ve kalp krizi dendi?
  • Hacettepe’de alınan kanda yapılan rutin testlerin sonuçlarında fosfor oranı çok yüksek çıktı. Zehirlenme göstergesi olan bu sonuç açıklanmaya muhtaç olduğu hâlde herhangi bir inceleme yapılmadı. Fosfor oranının yüksekliğini gören doktorların hemen zehirlendi mi diye düşünmesi, sebebini araştırması gerekiyordu.
  • Hacettepe’ye geldiğinde Özal ölmüştü. Hayata geri dönmeyeceğini bile bile yapılan müdahalelerde aşırıya kaçıldığı saptanıyor. Ayrıca kan gazının neden az sayıda çalışıldığı ile ilgili tıbbi belgelerde bilgi olmadığı anlaşılıyor. Biyokimyasal tetkiklerin sayıca az yapıldığı, bazı tetkiklerin (tam kan sayımı, kanama pıhtılaşma parametreleri gibi) ise hiç yapılmamış olduğu belirlendi.
  • Kayıtlardaki bilgilere göre resüsitasyon sırasında verilen sodyum bikarbonat miktarının (2550 ml) çok yüksek olduğu tespit ediliyor (En fazla 500 ml olabilir). Sağlıklı insan için bile hayati sonuçlar doğuracağı, beyin hücrelerindeki suyun çekilmesine sebep olacağı bilinmesine rağmen neden sodyum bikarbonat bu kadar yüksek veriliyor? Hastane dosyasında bu konuyu açıklayacak bir değerlendirme de bulunmuyor. Özal sağ olsaydı bu işlem onu öldürecekti.
  • Kan örneği, rutin tahlillerden sonra adli tıbba kapsamlı bir tahlil için gönderilmedi. Doç. Özkuyumcu, ‘Devlet büyüğü olması nedeniyle yarın ihtiyaç olabilir’ diye kan örneğini sakladı. Bozer ve ekibi bunu neden düşünemedi? Kan, doku ve kıl gibi örnekler alınmadı? Otopsi yapılmadı?
  • Hacattepe doktor gözlem raporunda Özal’ın hastane öyküsü yok. ‘Spor yaparken öldü’ kim diyor? ‘Yatağında öldü’ dense bakış açısı farklı olurdu. Dezenformasyon yapılarak kamuoyu ve doktorlar yönlendirildi.
  • Özel doktoru Cengiz Aslan yurtdışındaki bütün ameliyat ve gezilerinde yanında olmasına rağmen yurtiçinde yalnız bırakıyor. Kalp ameliyatından sonra yüzde 20 de olsa ölüm riski taşıyan Özal için neden 7 gün 24 saat doktor görevlendirilmesi önerilmedi?
  • Raporda ölüm sebebi yok. Prof. İlhami Paşaoğlu ‘Bu şekilde verilen esasen afakîdir’ diyor. Peki raporu neden imzaladı?
  • Meclis Araştırma Komisyonu raporu sonuç vermedi, daha önce başlatılan bir soruşturma kapatıldı. MİT, Genelkurmay ve Emniyet iddialarla ilgili işlem yapmadı.
  • Bilgisine başvurulan bazı kişiler, bazı evrakın Cumhurbaşkanlığı arşivinde olacağını belirtmesine rağmen arşivde yapılan incelemede Turgut Özal dönemine ilişkin inceleme-araştırma konusuyla alakalı hiçbir doküman bulunmadı.
  • Köşk’te görevli personelin isim ve iletişim bilgileri temin edilemedi. Kurumlarda gerek görevli personele ve gerekse o gün yaşanan sürece ilişkin herhangi bir tespit-kayıt-tutanak tanzim edilmediği için bilgilere ulaşılamadı. Aynı sorun Hacettepe Üniversitesi’nde de yaşandı. 17 Nisan 1993’te yaşanan sürecin belirlenmesine katkısı olabilecek kamera görüntüsü, iletişim tespiti ve kaydından yararlanılamadı. Türk Telekom, Köşk’e ait telefon kayıtlarının mevcut olmadığını bildirdi.

Dinç Bilgin: Ellerinden gelse yine darbe yaparlar

18 Haziran 2012 / İDRİS GÜRSOY AKSİYON
Dinç Bilgin, “Basın, Genelkurmay’ı, yarı ilahi bir makam gibi görüyordu. Medya, 4. güç olmanın ötesine geçti.” diyor. 28 Şubat’ın sivil ayaklarına dikkat çekerek “Yine darbe yapabilirler.” uyarısında bulunuyor.
Ünlü medya patronlarından Dinç Bilgin, televizyon ve gazetesini kaybetti, yargılanıyor. Adliyeden ayağının tozu ile geldiği Sarıyer’deki (kızına ait) Boğaz manzaralı bir villada, sadece 28 Şubat sürecini değil, yakın siyasi tarihimizde medya-iktidar ve özellikle de asker-medya ilişkilerini konuştuk. Canı yanmış ancak çok da can yakmış bir medya patronu olarak sorularımıza mümkün olduğunca açık cevaplar vermeye çalışıyor. Bazı cevapları ‘off the record’ oluyor. Bilgin, “Basın, Genelkurmay’ı, yarı ilahi bir makam gibi görüyordu. Medya dördüncü güç olmanın ötesine geçti.” diyor. 28 Şubat’ın sivil ayaklarına dikkat çekip “Ellerinden gelse yine darbe yaparlar.” uyarısında bulunmayı ihmal etmiyor. Fethullah Gülen’i hedef alan kaset olayında, ATV’nin kritik noktalarının ele geçirildiği itirafında bulunuyor.
1940 doğumlu Bilgin’in İzmir’de Yeni Asır’da başlayan gazeteciliği, İstanbul’da Sabah’la zirveye ulaşıp 28 Şubat 1997 sürecinde noktalanıyor. Yarım asrı geçen meslek hayatında olağanüstü dönemlerin hem tanığı hem de içinde olan Bilgin, 28 Şubat’ın basın aktörlerinden de biriydi. Turgut Özal’la Sedat Simavi’nin büyük kavgasının canlı tanığı oldu. İşte Bilgin’in ağzından bir dönem içinde olduğu Türk basınının demokrasi sicili…
-Türkiye’de basın kaçıncı kuvvet? Erol Simavi, Turgut Özal’a mektup yazıyor. ‘Basın birinci kuvvet’ diyor?
Gazeteyi satmaya karar vermiş. Öyle farz ediyor kendisini.
-Farz ediyor mu, öyle mi?
İnsafla bakıp söyleyeyim size. Nasıl Sovyetler Birliği’nde troyka, yani rejimin üç ayağı Kızılordu, KGB ve partidir. Türkiye’de de işte asker, yargı var, üçüncü ayak olmaya da basın heveslendi.
-Siz de heveslendiniz mi?
Benim öyle hiç meraklarım olmadı. Ankara’ya hiç gitmedim. Hiçbir bakanla konuşmadım, hiçbir bürokratla temasım olmadı. Ama gazete çalışanları için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Onlar merak saldılar. Tansu Hanım (Çiller) telefon açıyor Zafer’e (Mutlu), Zafer mest veya Mesut Yılmaz telefon açıyor Ertuğrul’a (Özkök), Ertuğrul mest. Özel haber alıyor ama önemli insan olmak hikâyesi var ya… Medya, dördüncü güç olmanın ötesine geçti, çok sorumsuz hâle geldi gazeteciler. Her şeyin ayarı kaçtı, basın da laçka oldu, laçkalığa yardım etti. Enerji şirketleri özelleştirilecek, bakıyorsun, bütün medya patronları ihaleleri aldılar. Sanki Türkiye paylaşılıyor ve kendilerine güç vehmeden medya patronları da ondan pay alıyorlar ama pay almakta da kendilerini bir yerde haklı görüyorlar. Böyle garip bir Türkiye oldu.
-Kendinizi hiç sorguluyor musunuz 28 Şubat süreciyle ilgili olarak?
Evet, gerektiği kadar demokrat olamadık. Rekabet dönemi vardı. Onların partisi, bunların partisi… O işten hiç hoşnut değildim. Yılmaz’a ulaşmaya çalıştım ama yapamadım. Bizdeki politikacılar da politikacı değil. 28 Şubat öncesi üçlü bir sonuç çıktı. O tarihte gazetecilerin genetiğinde de Refah radikal bir unsur, tu kaka! İşte hükümet kurabilecek partiler Refah dışındakiler. İşlemiş kafalara bu.
-Askere neden boyun eğiliyor kolayca?
Mesela, Adnan Bey’in (Menderes) yanında gezdirdiği evlatlığı Etem Menderes, adama ihanet edebiliyor. Çünkü korkuyor, askerler var, ‘Onlar daha güçlü’ diyor. Güce tapınma hikâyesi. Rahmetli Adnan Bey’in akrabasını asmışlar İstiklal Mahkemelerinde. Kan var işin içinde, silah var.
-Sadece baskı ile açıklanabilir mi?
Politikacı olmak için bir yerde askerle veya cuntacı ile temasın olması gerekiyor. Gücün yanında yer aldığın zaman bir adım öne çıkıyorsun. Türkiye’deki fenalık o. Bazı gazeteciler için genel geçer bir durum bu. Bir devir de tamamı için geçerli.
-Sabah da aynı genel geçer durum içinde miydi?
Biz gazeteciliği daha profesyonel olarak ele aldık. Zafer (Mutlu), “Biz buraya dükkân kurduk, para kazanmaya çalışıyoruz.” dedi. Doğruydu ama başına iş açtı. Öbür türlüsü ne? Biz para kazanmaya bakmıyoruz, hükümet kurmaya, düşürmeye bakacağız. Gazete çıkarma işi profesyonel bir iş. Bunu iş almazsan çok tehlikelidir. Şimdiki Türkiye’nin hâli… Bunu iş olarak ele alan çok az. Sistem kendi içinde fon oluşturmadığı için başkalarının eline bakıyorlar. Sabah, ilk çıkışında çok güçlüydü. Banka işine bulaştım, birden devlet benim başıma bulaştı. Gazeteyi yapan adamlar başka iş yapmayacaklar, tek işleri gazetecilik olacak.
-Bu işlere karışan askerler tutuklanıyor.
Onlarınki ayrı konu, onların üzerine gidilmesi lazım. Çünkü ellerinde silah var. Sizle ben konuşuyoruz ama burada tabancam olsa benimle rahat konuşamazsınız. Milletin verdiği silahı gözünü kırpmadan millete çevirecek adamların mutlaka cezalandırılması lazım. Ne derseniz deyin, ibret için cezalandırılması lazım.
-Kasetler çıkıyor, bazı rütbeliler “Cezaevinden çıkar çıkmaz çocuklarına kadar hesap soracağız.” diyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İmkân olsa Türkiye’de darbe yaparlar. Ama öyle bir ortam yok, yaparlarsa başlarına kötü şeyler geleceğini gördükleri için yapmazlar zannediyorum. Bundan sonra cinayet işlenmeyecek mi? İşlenecek ama cinayete, cinayet diyeceğiz artık. 27 Mayıs bir cinayet değil mi? Cinayet ama bunu söyleyemiyorduk, eskiden bayram diye kutluyorduk yav! Nereden nereye geldik?
-Ya gazeteciler…
Eskiden askerle gazetelerin ilişkisi Ankara büroları üzerinden kurulurdu. Bazı gazeteciler bu işten hoşlanıyordu ve palavrasını da yapıyordu. Bir temsilci, Ankara’da lokantada kafa çekiyor. Patronu “Neredesin? Sana ulaşamadım.” deyince “Şimdi Genelkurmay’dan çıktım.” diyor.
-Siz Genelkurmay’a gitmediniz mi?
Bir kere... Çevik Bir yemeğe çağırdı. Kapılarda karşılandık. Erol Özkasnak’la Çevik Bir geldi. Yazarlardan şikâyet ettiler. Çetin Altan’ın yazılarıydı konu. Ben de “Çetin Altan, Türkiye’deki az sayıdaki entelektüelden biridir.” dedim. Sinirlendiler. Dosyalar getirildi. Hürriyet Grubu… Yazar yazmış… Altında Genelkurmay’ın notu. Dinç Grubu demiş, işte not düşmüş. “Bu nedir?” dedim. Özkasnak, “Bunu kor ve üstü generallere servis yaparız.” dedi. “Bizim ordunun kor ve orgeneralleri böyle mi okur gazeteyi?” diye tepki gösterdim. “Nasıl okusunlar?” dedi. “Gazeteyi böyle alırsın (eliyle gösteriyor), açarsın, keyifle okursun. Bizim orgeneraller okuduklarını anlamaktan aciz adamlar mı ki arkasına yazıyorsunuz?” dedim. Onun üzerine Çevik Bir, “Türk ordusu, Türk milletini, devletini kuran ordu falan…” diye söze girdi. Yemek için salona geçtik. Allah’tan Erol Özkasnak gelmedi. Yemekte de Kürt meselesi konuşuldu. Kürtler şımartılırsa iyi olmayacağını söyledi Bir.
-Genelkurmay’da kavga ediyorsunuz ama kendi meslektaşlarınız olan Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ı andıçladınız.
Doğrusunu anlatayım. Birand televizyon programı yapıyor, Sabah’a da arada sırada yazıyordu. Bizim kadrolu elemanımız değildi. Çandar’ın işine andıç yüzünden son verdiğimiz doğru değil. Andıca inanmadık. Birkaç gün yazısını kestik, sonra devam etti. Çandar’a tehditler gelmeye başladı. Akın Birdal’ı da vurdular. Onun üzerine Çandar’ı Amerika’ya gönderdik, bir sene baktık. Cengiz’in Sabah’tan ayrılışı, hapse düştüğüm sırada oldu. Nazlı Ilıcak andıç belgelerine ulaştı. Çandar da bir yazı yazmak istemiş, o yazıyı koymamışlar. Yazıyı koymayan bizim Erdal Şafak, işin ironik yanı da bu.
-Andıcın yayımlanması Türk medyası için bir facia değil mi?
Facia tabii. Biz yurtdışındaydık, Fransa’da tatilde. Zafer Mutlu da benim yanımda. Telefonla bildirdiler, sürekli telefonlar gelmeye başladı. Zafer’e “Aç Ertuğrul’a söyle, böyle bir şeyi yayımlamasınlar.” dedim. Zafer açtı Ertuğrul’a “Yayımlamayın.” dedi. O da “Tamam.” dedi. Öğle saatleri, yine dünyevi dertlerimizden uzak, yemekteyiz. Arkasından Zafer’e bir telefon; Ertuğrul, “Biz yayımlayacağız.” dedi. Ben “Aydın Doğan’ı bağlatın.” dedim, bağlatmadılar.
-İlk defa Kanal D’de yayımlıyor.
Türkiye garip bir ülke. Gazeteci milletinin en aşağılık şantajcısı, dürüstlük sembolü olarak görülüyor. Bazı gazeteciler bütün hayatı boyunca haber yapmama parası aldı ondan bundan. Haber yapma değil, yapmama parası! Böyle bir ülke Türkiye. Sonra başyazarları “Hainleri tanıyalım” diye yazı yazdı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili oldu, gitti.
-Siz söylüyorsunuz üç ayak var: Asker, yargı ve medya... Askere soruluyor, diğer ayaklara da soruşturma uzanmalı mı?
En önemlisi yargı ayağı. Gazetecilere bulaştırmadan, meslektaşlarımı yine koruyayım, yargı ayağına da bakmak lazım. Davaları açan savcı Savaş Vural, 367 sersemliğini çıkaran Sabih Kanadoğlu, bunlardan hesap sorulmalı.
-Bazıları ‘Cadı avı olmasın’ diyor. 28 Şubat bir cadı avı değil miydi?
Her devirde olmuş bu iş. Düşünün Türkiye’nin en önemli hukuk profesörü, genetik olarak faşist, askerci. Zavallı Menderes, Demirel ne yapacak bunlara? Şapkasını aldı, gitti.
-Ama 28 Nisan’da 27 Nisan’a cevap verildi.
Evet, bir öğle yemeğindeydim. Cemil Çiçek konuşurken, “Bu adam ne diyor?” diye sesler yükseldi. Böyle bir şeyi doğal görmüyorlardı.
-28 Şubat’ta bu işin karşılığı ne oldu, medya açısından?
Maddi tarafı için bir şey diyemem ama gücün yanında olmazsan fena olur ha! O tehdit olmuştur. Bir de samimiyetimle söyleyeyim, Refah’la Tansu Hanım’ın koalisyon yapması büyük bir hayal kırıklığı oluşturdu. Bütün dünyada da bu böyleydi. Zamanın ruhu farklıydı. Batı’da da soru işareti vardı. Tansu Hanım bizi kandırdı. Bilderberg toplantısındaydım o dönemde. 1996 veya 97... Konu Türkiye idi. Bütün önemli adamlar orada. Hillary Clinton, başkanın temsilcisi, Hollanda Kraliçesi… Türkiye nereye gidiyor? Kaygılar dile getirildi. Clinton’la oturduk. Selahattin Beyazıt, Clinton’a birden “Tansu senin arkadaşın.” dedi. Clinton döndü, “Benim arkadaşım değil.” dedi, aldatılmış havasında.

-Refah-Yol’un ekonomi politikaları iş dünyasını rahatsız etti mi?
Onlar abuk sabuk şeylerdi.
-Ama en azından yürüyen bir çarka çomak sokmadı mı?
Yürüyen devasa bir çarka soktuğu bir çıta. Ama öngörülmeyen biri olmanın riskleri var Türkiye’de. Onları ülkeye taşıttırıyorlardı. Bunun sonucu postmodern darbe mi olmalıydı? Asla olmamalıydı. Askerler işin dışında kalmalıydı. Askerî müdahaleyle değil, seçimle gitseydi muhteşem bir ülke olurduk.
-‘Türk basınının genlerinde darbecilik vardır’ sözünü siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne zaman bu genlerle oynandı?
Darbecilik değil de güçlünün yanında olma işi. Yani gerçek güç askerde zannediliyor, askerî ve sivil bürokraside... Bizim ülkemizde atanmışlar hep önde seçilmişlere göre. En büyük gürültü milletvekili maaşlarında çıkar, yüksek bürokrasinin maaşları ile kimse uğraşmaz. Öyle bir refleks mevcut. Ama bu yavaş yavaş geçiyor Türkiye’de…
-İstanbul’a geldiğinizde ‘Hep sol görüşte gazetecilerle çalışmak zorunda kaldım’ diyorsunuz. Bu, Sabah’ın çizgisini nasıl etkiledi?
Seçme şansım yoktu. Hepsi 68 kuşağı, çok zordu tabii. O tarihte ülkenin az sayıdaki okumuşu kendini milletten daha önde ve daha imtiyazlı sayıyordu. Cumhuriyet’in meşhur “Halk sahile hücum edince vatandaş denize giremedi.” dediği durum vardı. 27 Mayıs’tan bu yana bu çizgi var ve devam ediyor.
-Yalan haberler nasıl kolayca yayımlanabiliyor?
Dejenformasyon var ama gazeteci milletinin özensizliği ve drama peşinde koşması da söz konusu. O tarihte haber kanalları fazla değil. Gazeteciler inanmak istediğine inanıyor, şimdi de öyle ya, ideolojik olarak taraf. Bir de DP’ye vurmanın riski sıfır. Asıl korkunçluğu orada işte.
-‘Kıyma makinaları’ yalanı, Millî Birlik Komitesi (MBK) bildirisinde yer alıyor.
Evet, tam öyle… O tarihteki gelenek uzun seneler sürdü maalesef. Bunlar bir tür dezenformasyon yaparak toplumu manipüle ederek insanların kafalarına bir fon çekmeyi bir metot, askerî bir metot olarak gördüler. KGB’nin yalan haber verme servisi var ya, bizde de aynısını yapma merakı.
-Ben bir gazeteciye sordum: “Siz iyi bir gazetecisiniz. Önünüze gelen bu haberi nasıl yayımladınız? Çifte kontrol neden yapmadınız? Hani cesetlerin fotoğrafı?” Aynı soruyu Uğur Dündar’a da andıçla ilgili sordular? Cevapları aynı: “Genelkurmay’dan geldi, yayımladık.”
Yarı ilahi bir makam olarak görülüyordu Genelkurmay. Maalesef öyle. Sonra daha korkunç şeyler oldu. Menderes ve arkadaşlarını idam ettiler, sonra idam fotoğraflarını sattılar. Hürriyet, en büyük parayı verdi ve bastı o fotoğrafları utanmadan. Böyle bir şeyi düşünebiliyor musunuz?
-Peki, bunu sorgulamak gerekmiyor mu? Adnan Menderes’in idamı bir cinayet. Bunda gazetecilerin sorumluluğu yok mu?
Askerlerin sorumluluğu derseniz daha doğru, şimdi basın da sorgulanıyor. İşte sorguluyoruz. Tarihe bakın, bir sürü haksızlık, yalan, hep böyle olmuş. Hürriyet’e Erol Simavi, Millî Birlikçi Orhan Erkanlı’yı genel müdür tayin ediyor. Kendisini güçlü farz ediyor onun yanında. Erkanlı, Yassıada komutanının hatıratını yayımlamaya başladı, reklam yapıp. Basın tarihinin bana göre en yüz kızartıcı olayıydı. Hürriyet’in satışı 200 bine düştü, yarı yarıya. Yani müthiş bir tepki aldı. Simavi onun üzerine gazeteyi teslim etmek zorunda kaldı abisine, o da geldi Erkanlı’yı kovdu. Bu tür rezaletler hep oldu. Türk demokrasisinin şanlı bayraktarlığını basın falan yapmadı doğrusunu söylemek gerekirse.
-Bu darbeci damar devam ediyor.
O, huyla ilgili. Halk Partili ise o huy çıkmıyor. Halk Partisi de iflah olmuyor maalesef.
-27 Mayıs sonrası nasıl planlandı?
27 Mayıs’tan sonraki müesseselerle ve seçimle iktidar olmaktan umudunu kesen Halk Partisi vasıtası ile inanılmaz bir askerî-sivil bürokrasi hâkimiyeti kurdular. 27 Mayıs anayasası onu getirdi. Her darbe teşebbüsü bu yapıyı daha da perçinledi.
-Erol Simavi, Oktay Ekşi, Orhan Birgit ve Altan Öymen gibi bazı isimler askerliğini hep Ankara’da, Genelkurmay’da yapıyorlar. Tesadüf mü?
Ülkenin kreması denilen takım, rahat askerlik yapmak için Genelkurmay’la yakın olma merakındalar. 55-60 arasındaki dünyaya baktığınız zaman da SSCB’deki yazarlar, gazeteciler hepsi hain miydi, değildi. Rejimle işbirliği içinde olma mecburiyetinde hissettiler kendilerini. Olmasalar da hapishaneye atılacaklardı. O faşist rejim insanları o şekilde eviriyor. Diktatörlüklerde bütün gazeteler diktatörün, bütün gazeteler onun için çalışıyor. Türkiye’de de öyleydi iş.
-Hürriyet’e neden devletin gazetesi deniyor?
Öyle görünmekten hoşlanıyorlar. Devletten özel haberleri ilk alan gazete hep o olurdu.

ATV’de kritik noktalar tutulmuştu

-Fethullah Gülen’i yargısız infaz eden kasetler ilk defa ATV’de yayımlandı. Ali Kırca “Düğmeye ben bastım.” dedi. Medya grubunun başında siz vardınız. Sistem nasıl işliyordu?
ATV’de ve diğer televizyonlarda yayımlandı. O tip kasetler veya ordudan bir bildiri geldiği zaman Ali Kırca’nın böyle sesi değişir, ekranda yazılar geçer, ben ona illet olduğum için gürültü patırtı ederdim. Ancak gürültü patırtı edebilirdim. Haberin başında o zaman Ayşenur Aslan vardı. Belli, kilit noktaları tutmuş vaziyetteler. Kasetler geliyordu. Yalan falan olduğunu fark etmedim onların. Gerçek olduğuna inandım.
-Rahatsız olduysanız neden engellemediniz peki?
Kasetlerden yayımlanınca haberim oldu. Patronluğumun şekli değişmişti. Gazeteler endüstri kuruluşu hâline geldiler. Zamanımın yarısını yurtdışında geçiriyordum. Haber toplantısına falan girdiğim yoktu.
-Sizden sonra kimdi bir numara?
Gazetede Zafer Mutlu, televizyonda Ayşenur Arslan’dı.
-Hiç sormadınız mı bunlar nereden geliyor? Çünkü karşıda da yargısız infaz yapılan bir kişi var.
Bakın şimdi, bugün Suriye’de Beşşar Esed ile ilgili haberlerde aşırı şeyler de olsa ‘Acaba’ deme içgüdüsü var mı? Yok! Çünkü o ‘tu kaka’ edilebilir kişi. O günlerde Refah için durum böyleydi.
-Gülen için…
Evet, onun için de öyleydi.
-Sabah’ta bir manşet hatırlıyorum: “Öcalan’dan sonra İmralı’ya Gülen gidecek.” Nasıl atılıyordu manşetler?
O günler işin zıvanadan çıktığı günlerdi. Genel teamül öyleydi. ATV, Show, Hürriyet, Sabah hepsinde çıkıyordu.
-Neden siz dur demediniz?
Demokrat olamadık, yapamadık, beceremedik işte.
-BÇG (Batı Çalışma Grubu) ismini ne zaman duydunuz?
Valla son senelere kadar farkında değildim.
-Dezenformasyonun kaynağını merak etmediniz mi?
İşi yapanlar aleni yapmadılar. Kimse, ‘Size uydurma haber gönderiyoruz, güzel güzel gösterin, kullanın’ demedi. Zaman zaman oluyor, “F -16’lar falan dağı bombaladılar” diye haber geliyor, herkes kullanıyor. Kimsenin bu haberleri irdeleme gücü var mı? Aynı şeyi bugün de yapıyoruz.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Trene binemeyen Recep Çavuş’ların torunuyum ben

7 Mayıs 2012 / İDRİS GÜRSOY
28 Şubat sürecinin dik duruşlu İçişleri Bakanı Meral Akşener, 2003’te TRT’deki bir program için yapılan fakat içeriğinden dolayı yayımlanmasına izin verilmeyen röportajda, darbelerin asıl sebeplerini açıklıyor.
‘Ben kendimi Kurtuluş Savaşı şehitlerinin, gazilerinin torunu sayıyorum. Gaziler savaşta gözünü, kolunu kaybederken işgal altındaki İstanbul’da olduğu gibi birilerine iktidar senetlerini bıraktı. Ben dedemin bıraktığı o senetleri geri istiyorum. Temel sorunumuz ‘Ben şunu istiyorum’ diyememek. Dedelerimizin işgal altında bıraktığı iktidar senetlerini hem vallahi hem billahi alacağım.”
Bu sözler, 28 Şubat sürecinin dik duruşlu İçişleri Bakanı Meral Akşener’in bir röportajından alınma. Refahyol hükümetinin postmodern bir darbe ile yıkılmasından 6 sene sonra 2003’te TRT için yapılan bu röportaj yayımlanmadı. Yayımlanmayınca da yapımcı ve sunucu Işıl Alatlı ‘Tek Başına’ isimli programına son verdi. 28 Şubat soruşturması kapsamında bilgisine başvurulmak üzere geçen hafta Ankara Adliye Sarayı’na davet edilen Akşener, o röportajda hem dünya görüşünü hem de cumhuriyetin kurulmasından günümüze kadar gelen siyasi krizlerin arkasındaki sebepleri tarihçi gözüyle analiz ediyordu.
Akşener’in 28 Şubat’ta cuntanın üzerine korkusuzca gidişinin pek çok ayrıntısını biliyoruz. Batı Çalışma Grubu (BÇG) adı altındaki illegal yapılanmayı o ortaya çıkardı. Emniyet İstihbarat Dairesi Başkan Vekili Bülent Orakoğlu ve Onbaşı (polis)Kadir Sarmusak’ın getirdiği cunta belgelerini başbakana iletti ve gereğinin yapılmasını istedi. Ancak belgeler Başbakan Necmettin Erbakan’dan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e ondan da Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı eli ile cuntaya ulaştı. BÇG’nin kurucusu Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, Akşener’i casusluk yapmakla suçladı. İçişleri bakanı geri adım atmayınca gazeteler bakan hakkında yalan haberler yayımladı. Kılık kıyafeti ile alay ettiler. Evine hırsız soktular, ‘yatak odasına gireriz’ mesajı verdiler. Eşine telefon açıp hakaret ettiler. ‘Yağlı kazığa oturturuz’ diye ölüm tehdidinde bulundular. Akşener, bu süreçte geri adım atmadı. Manşetlere basın toplantıları ile cevap verdi. Valileri brifinge göndermedi; “81’ini de görevden alırım.” diye meydan okudu. MGK’da başörtüsü yasağı gündeme gelince karşı çıktı, “En son Fransız askeri başörtüsüne dokunmuştu, sonucuna katlanmaya hazır mısınız?” dedi.
Bugün emekli Orgeneral Çevik Bir tutuklu, 28 Şubat’ın aktörlerinden hesap sorulurken, MHP’den milletvekili seçilerek Meclis Başkanvekilliği görevini yürüten Meral Akşener süreçte sivillere işaret ediyor. Aksiyon’a; “Cuntacılarla işbirliği yapan bazı kişilerin bugün demokrasiden yana tavırlarını ibretle ve hayretle izliyorum.” diyor. Dik duruşunun arkasında 2003’te sarf ettiği sözlerin olduğunu söylüyor. Peki, cuntacılarının ‘yağlı kazığa’ oturturuz diye tehdit edecek kadar kızdığı Akşener’in toplum ve siyasetin üzerinden geçen süreçte cuntaya boyun eğmemesinin arka planında ne vardı? Pek çok siyasetçinin pes edip teslim olduğu 28 Şubat, Akşener’i neden teslim alamadı? Onu ayakta tutan duygu ve düşünce neydi? İşte bu soru ile birlikte bugün bile sancısı çekilen iktidarların muktedir olamaması sorununa cevap olacak açıklamalar Akşener’in 2003 yılında verdiği yayımlanmayan o röportajında saklıydı. İşte o röportaj:
-“Ben dedelerimin bıraktığı iktidar senedini istiyorum.” derken neyi kastediyorsunuz? “Ben” kim?
Bu ben Rumeli göçmeni bir ailelinin kızı, bunu özellikle söylüyorum; çünkü Rumeli kadını itirazcıdır, sorgulayıcıdır, çok şey yaşamışlardır. Ailenin yükünü göçler, savaşlar esnasından yüklenmişlerdir ve bu anadan kıza geçen bir tavırdır. Diğer taraftan ben orta karar, küçük bir memur ailesinin çocuğuyum, dinî terbiye almış bir insanım. Dinî ve millî olarak ailem bana ne öğretti diye düşündüğüm zaman, hep bunlar öğretilir; sabrın, itaatin kutsandığı bunları sayabilirim; örneğin bir köfteyi üçe bölmeyi öğrendim, bunun fakirlikle alakası yoktur, kanaati öğretir. İtaati, sabrı ve kanaati... Bunlara baktığımızda dinî ve millî anlamda bir kere bize hiç talep etmeyi, talip olmayı öğretmez ailelerimiz. Bunu fark ettim, bu yüzden ben talep eden taraftayım, sadece kendi adıma değil; Türkiye’nin asli unsuru olduğuna, daha büyük bir kitleyi temsil ettiğine inandığım grup, sınıf adına ben demeyi, talep etmeyi ortaya koyan bir politikacı olmaya, duruş göstermeye özen gösterdim. Ayrıca ‘ben’ bilinçli olarak söylenmiş bir sözdür. Türk siyasetinde siyasi aktörler bizi kutsar, çünkü bizde sorumluluk duygusu azdır, herhangi bir konuda risk alma yeteneğini yayarsanız, risk almaktan kurtulabilirsiniz, sanki paylaşma varmış gibi görünür ama ben sözüyle sorumluluk almaya hazır olduğunuzu ortaya koyarsınız. Risk alabilirsiniz ve herhangi bir konuyu yaymak gibi bir durumunuz olmaz, onun için ben.
-İktidar senedini istemenin bedelleri olduğunu ve ödediğinizi, ödemeye devam edeceğinizi bildiğinizi de söylüyorsunuz?
1980’den önce sınıf tanımı yaptığınızda bir gruba ait olduğunuz ortaya çıkardı. 80’den sonra benim konumumda bir insan bu tanımı yaptığında sosyolojik ve sosyal psikolojik bir tanımdır. Benim gibilerin ailesinden başlayarak okulunda ve toplumun diğer katmanlarında yaşadıkları bir süreç var. Bizim gibiler öğretmen olabilir, bakkal dükkânı sahibi olabilir, memur olabilir, işçi olabilir ama daha yüksek yerlere doğru talebiniz varsa bariyerlerle karşılaşırsınız. Eğer geleneksel aile yapısı içinden geliyorsanız, geleneksel kavramlar içinde yetişmişseniz, –dinî ve millî anlamda söylüyorum– biraz muhafazakâr ve dindar yönünüz varsa bu bariyerler biraz daha katılaşır, biraz daha zorlaşır; çünkü Türkiye’de benim gibilere bakış açısı bir sınıf atlamaya yönelik tahrik ve tetikleyen bir yapı mevcuttur. Ama bu talebinizi çok net ve bulunduğunuz yerde belirtirseniz bir sürek avı ile karşı karşıya kalırsınız. Ama buna karşılık ben sendenim, senin gibi olmak istiyorum, bana yardımcı ol gibi söze dökülmeyen sessiz çığlıklarla belirtirseniz benim elit dediğim bazı basın yayın organlarında ‘beyaz Türk’ diye geçen kesim tarafından ‘eh olabilir’ gibi bir davranış biçimi ile karşılaşabilirsiniz. Siz bunu yapmak yerine ‘ben, benim temsil ettiğim sınıfın bir parçasıyım ama seninle eşit olmak, ülkeyi seninle birlikte yönetmek istiyorum, benim de payım en az senin kadar’ dediğiniz zaman ayrık otu oluyorsunuz ve bunun da bedelleri oluyor.
-İktidar senetleri kimlerin elinde?
İktidar olma ile muktedir olma arasında temel bir fark var. Çok partili sisteme geçtikten sonraki dönemde seçim sonuçları daha Anadolu’yu temsil eden partilerin aktörleri tarafından kazanılmış olabilir ama o aktörlerin üst yönetimlerine baktığınız zaman söylemeye çalıştığım, ‘ben sendenim’ mesajlarını vermeye çalışan bir duruş da görüyorsunuz. Dolayısıyla kendi insanını seçip gönderebilir benim temsil ettiğim sınıfın insanları; ama onlar seçip gönderdikten sonra hele üst yönetim noktasına geldiği zaman değişim değil ama bir başkalaşım içine girdiklerini tespit ediyorum. Şerif Mardin hocanın bir tespiti var, diyor ki; ‘Cumhuriyet trenine bürokrasi bindi, halk binemedi.’ Demokrasinin de temel sorunu budur. Siyasi iktidarın muktedir olmasını engelleyen unsurlar vardır.
-Nedir bunlar?
İş hayatı vardır engelleyen unsurların içinde, bürokrasi vardır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin elitleri vardır. Benim sınıfımın insanlarının özgüveni zaten yeterince kırılmıştır. İşin enteresan tarafı toplum mühendisliğine soyunup gelen kesimlerin Avrupa ve Amerika’ya karşı özgüvenleri olmadığına inanıyorum. Dolayısıyla karşılıklı özgüvensizliğin getirdiği kırılganlık çözüm ortaklığında yan yana gelmeyi ortadan kaldırıyor. Sonra da Anadolu’dan seçilip gelmiş temsilci o insanların önünde Cumhuriyet’in tüm değerlerine sımsıkı sarıldığını düşünen, buna ciddiyetle, samimiyetle inanan, şuuraltında korku stokları bulunan, sivil ve silahlı bürokrasi artı diğer gruplar tarafından atılan her adımda bir problemle karşı karşıya bırakılıyor. Bu başkalaşma, ‘ben sendenim’ sessiz çığlıkları ile geçen süreyle de muktedir olma meselesinden hızla uzaklaşıyorsunuz. Rahmetli Turgut Özal’ın bir sözü var; ‘Ben en güçlü olduğum zaman bürokrasinin yüzde 30’una hâkim oldum’ diye. Sorgulanması gereken bir alan burası. Diğer taraftan temsil konusunda sanki bir eşitlik varmış gibi görünmekle birlikte Anadolu’yu gezerseniz İstanbul’un büyük sermayesinin Anadolu’yu şekillendirdiğini görürsünüz, kimi zaman bayilik sistemi ile kimi zaman başka bir organizasyon biçimindedir. Ve o şehrin eşrafı dediğimiz insanlar tarafından belirlenmiş adamları siyasi partiler milletvekili seçip getirmek zorunda kalır ve orada da temsil konusunda göze görünmeyen küçük çelişki mevcuttur. 1980’den sonra aralığın gittikçe kapandığına inanıyorum ama muktedir olma problemi hâlâ devam ediyor,
Seçilen sonra nasıl değişime uğruyor?
Ben her milletvekili seçilen arkadaşın iyi niyetlerle, heyecanla bu işe girdiğine inanıyorum. Bir milletvekili adayı inanılmaz vaatler verir. Fabrikalar açma sözü verir, herkesi işe koyma vaadinde bulunur, aş verir, ekmek verir. Gelir Meclis’e görür ki Siyasi Partiler Yasası ve Tüzüğü’nden kaynaklanan sadece bir parmaktır. Her milletvekili eğer partisi iktidar olmuşsa bakan olmak ister. Bakan olabilmek için sokaktaki adamdan, seçmenden aldığı oyun yeterli olduğunu zanneder; fakat olmadığını fark eder Meclis’te. Genel başkanın iki dudağı arasındadır. Bu defa genel başkanının gözünü takip etmeye başlar. Tabii o genel başkanın o milletvekilini görebilmesi için bir süre vardır, bu sefer etrafına bakmaya başlar. Yani kimlerdir bunlar? Onların da seçim meydanında halk adına eleştirdiği insanlardan oluştuğunu görür, bu defa onların gözlerine kendi gözlerini kilitlemeye gayret eder, o arada da ‘ben sizdenim, sizin gibi olmak istiyorum, daha fazla size benzemeye çalışıyorum’ gibi bir tavrın içine girer. Bu defa şöyle bir zorluk ortaya çıkar; değiştirmek için geldiği eğer kafasında varsa, muktedir olmayı öne koyarak geldiği sistemin içinde muktedirlik kavramı kalkar, iktidarla yetinir ve arada kendisine oy veren arkasında bulunduğu kişilerle arasındaki bağı kopar. Oy veren seçmenin de bu milletvekili ile bir problemi ortaya çıkar. Onlar da bir iş dışında bir daha arayıp sormaz. ‘Arkada bir güç var hissini o kişi alamaz. Bu defa o milletvekili otomatikman, karşı çıktığı sistemin parçası olma yolunda gayret eder. Eğer bunu yapamıyorsa bu defa gettolaşır ve her şeyi reddeder; çözüm ortaklığı dediğim iki tarafın bir araya gelip çözüm üretebileceği vasat ortadan kalkar. Arka planında felsefik olarak böyle bir mantığın olduğunu düşünüyorum; biz hep sezgi veya akıl dedik. Cumhuriyet veya demokrasi dedik. Hâlbuki bunun yerine mantığını koyabilseydik büyük oranda çözüme ulaşmak mümkündü diye düşünüyorum.
-İktidar senedini alma cesaretini siz nereden buluyorsunuz?
Benim hayatımda önemli yeri olan bir hikâye var. İstiklal Savaşı bittikten sonra Atatürk Adana’ya gitmiş, cumhuriyet kuruluyor, vali bey İstasyon Caddesi’nde gezdiriyor, çok güzel evler görmüş, o zaman gayrimüslim vatandaşlarımız askerlik yapmıyor, onlara ait evler. Kimin, kimin diye sormuş, en sonunda bir viraneye rastlamış. Bu kimin demiş? ‘Recep Çavuş’un demişler. Çok kızmış, çağırtmış Recep Çavuş’u, gözünün biri yok, kolunun biri yok. Gerçek bir vakadır bu. Hiddetli bir şekilde sormuş; ‘Recep Çavuş bunlar bu evleri yaparken sen neredeydin?’ Recep Çavuş biraz daha ezilmiş, sıkılmış ve ‘Paşam ben seninle birlikte Çanakkale’deydim, seninle birlikte Sakarya’daydım’ demiş. Ben buna inanıyorum, ben kendimi Recep Çavuş’un torunu saydım hep. Recep Çavuş’lar Cumhuriyet treninin oluşması için canları ile kanları ile çalıştılar ama buna karşılık trene binemediler. Şimdi bunun anlamı Recep Çavuş’ların torunlarını o trene bindirmek artı makinistle birlikte olmasını sağlamak, benim hedefim bu. Fakat benim sınıfımın insanlarını eleştirmek istiyorum bu konuda.
-Niçin?
Biz biraz daha dolanarak yapmaya çalıştık, örneğin bizim sınıfımızdan olmayan bizim gibi insanların haklarını savunduğunu düşündüğümüz liderleri, aktörleri tahkim ettik, çok sağlam durduk arkalarında. Onların alması gereken riskin belki on kat fazlasını bizler aldık. Niye? Söylemeye çalıştığım şey şuydu; kabul görmeyeceğimizi düşündüğümüz için mücadele ettiğimiz ya da talepkâr olduğumuz sınıfın elindeki iktidar senetlerini, o sınıfın mensubu bir insan eliyle almayı düşündük.
-Sonuç?
Kendi özelimde de yaşadım. İçimizden liderler çıkarmak zorundayız ve onlar çıktıktan sonra da başkalaşmamalıdır. Elbette çağın gereklerine göre değişim yaşanacaktır ama söylemeye çalıştığım o başkalaşmaya uğramadan, bulunduğu yerde durarak o yolu açmak. Kendi özelimden biliyorum. Şunu sağlamaya çalışmıştım. Farklı bir sınıfın insanı var, bizi savunuyor, biz ona şunu söylemeye çalışıyoruz: ‘Bize yol aç.’ Yani birlikte olalım. Sonuçta çok daha fazla risk, çok daha fazla bedel benimle ilgili oluştu. Özüne bakınca yanlış bir duruş olduğunu düşünüyorum. Biz böyle davranarak sosyolojik anlamda özgüvensizlikler, korkular, özünde bir takiyye ortaya koyduk. Bu da daha dürüst, daha net tavır koymamızı engelleyen bir durumdur.
-Zor dönemde önemli bir makamı işgal ettiniz. Bakan olduğunuz ilk MGK toplantısına katıldığınız zaman ne hissettiniz?
Ben tarih hocasıyım. İçişleri Bakanlığı, MGK üyeliği benim gözümde manevi yeri olan kurumlardı, her iki koltuğa da oturmak için yürüdüğüm zaman bacaklarım titremişti. Birincisi bu. İkincisi İzmit’in bir köyünden yola çıkarak o bahsettiğim uzlaşma ayrı bir şey ama eşitlik içindeki bir tavırla oraya doğru yürümenin çok kolay olmadığını söyleyeyim. Yani inanamamıştım. Mesela üniversiteye asistan olarak müracaat ettiğimde dekan olmayı aklımdan geçiremiyordum, çünkü ‘Bizden olmaz, tanıdığımız yok, bildiğimiz yok, dolayısıyla dekan ya da rektör olamam’ diyordum. Türkiye Cumhuriyeti’nin içişleri bakanı olmak benim için önemliydi. İktidar ve muktedir olmak arasındaki o kavramsal farka da çok önem veren bir insan olduğum için bazı şeylerin de oradan problem hâline dönüştüğüne inanıyorum. Ona çok dikkat etmeye özen gösterdim. Sonuç ortada, maddi ve manevi olmak üzere pek çok bedel ödedim. Ama ben sosyolojik olarak bir rol model olduğuma da diğer taraftan inandım hep. O da şu; Ardahan’a gitmiştim. İçişleri bakanıydım ve basının giyimimle, davranışımla alay ettiği bir dönemdi. Konuşmamla Ardahan’ın Damal ilçesinde bir tören yapıldı, o törenden sonra iki genç kız kapıda karşıladılar beni, biri lise son biri lise ikideydi. ‘Meral abla sen bir köylü kızıymışsın ama okumuş bakan olmuşsun, babalarımız bizi okutmuyor, onunla konuş, biz de okuyalım, birimiz başbakan birimiz milletvekili olabiliriz’ dediler