20 Haziran 2012 Çarşamba

GATA'dakı nobetçi subayın Özal notları

GATA’daki nöbetçi subayın notlarından Özal’ın ölümü

11 Haziran 2012 / İDRİS GÜRSOY
İlk defa Aksiyon’un ulaştığı GATA’daki nöbetçi subayın el yazısı notlarından: “Yıkama esnasında Kemal Yamak, Aslan Güner, Ömer Şarlak oradaydı. Fatiha’ları okuduk. Sedyeye alınırken ben de yerimden fırladım. Tahsin Şahinkaya gülerek çıktı.”
‘17 Nisan 1993 günü Nöbetçi Amiriydim. Saat 11.00 civarı komutanımız Acil Servis’e bir ekiple hızla gitti. Ben Genelkurmay İkinci Başkanı Fikret Küpeli gelecek sanıyordum. Oysa 15 dakika sonra Cumhurbaşkanlığından ‘Ben Komiser Hamza’ diye bir telefon aldım. Cumhurbaşkanımızın rahatsızlandığını ve Hacettepe’ye götürüldüğünü, acele GATA komutanı ve ekibinin Hacettepe’ye gelmesi gerektiğini söyledi. Ben hemen araba ile acil servise gittim. Komutanımız benden önce ayrılmıştı. İlerleyen saatlerde Fikret Küpeli geldi. Sedat Celasun’u ziyarete gelmişti. Biz Turgut Özal’ın sıhhati ile ilgili sağlıklı haber alamıyorduk. 14.30 civarında bir telefon aldık ve birinin ‘Turgut Özal öldü’ demesini işittik. Bir anda çok şaşırmış ve inanamamıştım. Hemen TV kanallarını dolaştım. Gerçekten haber doğruydu ama ben inanmak istemiyordum. Bayrakların yarıya indirilmesi için Genelkurmay Vardiya Amirliği’ne müracaat ettim. Onlar da Genelkurmay Nöbetçi Amirliği ile görüşmemi istediler. Oradan da konuyu bize sonra bildireceklerini söylediler.’
Mustafa Sarsılmaz’ın “Özal’ın ölümü kendi notumdan’’ başlığını verdiği notlar bu satırlarla başlıyordu. GATA’da nöbetçi subay olan Tabip Binbaşı Sarsılmaz, 17 Nisan’da tarihî bir olaya şahitlik yapacağını elbette bilmiyordu. Bir gün önceden kendisine Cumhurbaşkanı Özal’ın rutin sağlık kontrolü için hastaneye geleceği haber verilmişti. Nöbeti devralır almaz, gerekli hazırlıkları yaptı ve Özal’ı beklemeye başladı. Ancak dakikalar ilerliyor ve Özal’dan haber gelmiyordu. Saat 11.00 civarı Cumhurbaşkanlığı’ndan Özal’ın rahatsızlandığı ve acilen Hacettepe’ye götürüldüğü haberini aldı. 14.30’da öldüğünü öğrendi. 22.30’da GATA’ya Cumhurbaşkanı’nın cenazesi getirildiğinde Sarsılmaz, nöbetçi amir olarak duruma vaziyet ediyordu. O sabahtan itibaren GATA’da olan bitenleri el yazısı ile not aldı. İlginç isimler ve ayrıntılar da düştü notların içine. Özal’ın vefatını araştıran Devlet Denetleme Kurulu, çok sayıda tanık gibi Prof. Mustafa Sarsılmaz’ı da dinledi. Sarsılmaz, o ana kadar kimse ile paylaşmadığı notları DDK’ya sundu. Peki, 6 sayfalık notlarda neler vardı? Aksiyon, Sarsılmaz’ın DDK’ya verdiği orijinal notlara ulaştı. Emekli Tabip Binbaşı Prof. Mustafa Sarsılmaz’ın notları aynen şöyle:

İKİNCİ SAYFA:

Bu esnada TV’de maçlar iptal edilmiş ve bayraklar yarıya indirilmişti. Bunu da görünce Des. Kıt.dan tören kıtasını çağırttım. Saygı duruşu ile bayrağı yarıya indirdim. Emrimdeki okulları aradım, meğer onlar benden önce yarıya indirmiş. Tahsin Şahinkaya geldi. ‘Başınız sağ olsun’ dedim. Önce inanmadı. Sonra dönüşünde gülümseyerek GATA’dan ayrıldı.
Kur. Bşk. telefonla Özal’ın naaşının GATA’ya nakledileceğini, bu haberin duyulmamasını istedi. Ben de imamı evinden aldırdım, tek. hizmetlere boya-badana yaptırdım. Elektrikleri gözden geçirttim.
22.30 civarı GATA’ya merhumun naaşı getirildi, morga aldık. Ahmet Hoca yıkama ve dua işlemlerini yaptı. Sadece akrabaları GATA Komutanı, F. Kocabalkan ve iki hoca yıkanma esnasında mevtanın yanında bulundu. Dualar yapılarak morga kondu.
Gece devriye dolaşarak emniyeti gözden geçirdim. Komutanımız ayrılmadan önce bizlere tek tek sarılarak, yanaklarımızdan öptü ve teşekkür etti. ‘Vicdanımda iki şey için sıkıntı duyuyorum. Biri, keşke bütün bunları video’ya alsaydık. İkincisi ise niçin Diyanet İşleri Başkanı’nı yıkama ve dua için çağırmadık’ dedi.

ÜÇÜNCÜ SAYFA:

GATA’da yıkama esnasında bulunanlardan tanıyabildiklerim, Kemal Yamak, Aslan Güner, Yusuf Bozkurt Özal, Korkut Özal, Garnizon Komutanı, Dr. Mustafa Özer, Fikri Kocabalkan, hocalar, özel kalem, ihtiram nöbeti tutan askerler vardı. Basından (Kanal 6) Can Okanar oradaydı.
19.04.1993 Pazartesi günü:
Patoloji’den Ömer Günhan beni arayarak tahnit konusunda yardımcı olmamı istedi. 1990 yılı literatürünü bularak personel Mustafa Cebelik ile vakumlu aletimiz ve aspiratörle otopsi salonuna gittik. Rıfkı Finci Hoca, komutandan ‘anatomistlerden birisi bulunabilir mi?’ diye müsaade almış. Saat 14.30’da otopsi salonunda hazır bulundum. 15.00’e kadar hazırlıklar tamamlandı. 10-20 ve 50 cc’lik enjektörlere formalin çekildi. Hazır beklendi. Patologlar yeşil giymişlerdi. Benim beyaz önlükle kalmamı istediler. ‘Sadece aspiratöre gerek duyulursa devreye girersin’ dediler.

DÖRDÜNCÜ SAYFA:

15.15’te komutan geldi. Diğer generallerin de hazır bulunmasını istedi. I. Hariciye ekibi, Fahrettin Alpaslan’ın emrinde hazırdı. Komutan, Genelkurmay II. Başkanı’ndan ve cumhurbaşkanının ailesinden ve de Kemal Yamak’tan izin alındığını söyledi ve tahnit işleminin yapılmasını istedi. Bizim anladığımız anlamda tahnit yapılmasına ailesinin müsaade etmediğini, yüzünün veya vücudunun yaralanmasına razı olmayacaklarını söyledi. Bu nedenle patologlar intratorakal, intraabdominal ve intramuskuler formalin enjeksiyonlarını yaptılar. Cerrahlar, bilhassa Fahrettin Alpaslan nasogastrik sonda ile aspirasyon yaptı ve ardından formalin verdi. Mesaneden sokulan sonda ile formalin verdi. Bizim vakum aletini çalıştırdık. Nasogastrik bölgeden aspirasyon yapıldı. Sırtından da formalin verildi. Rektal yol temizlenmeye çalışıldı ama muvaffak olunamadı.
Bütün bu işlemlerde ekip başı patolojiden Prof. Dr. Rıfkı Finci ve yardımcıları; doçentler, Ömer Günhan ve Bülent Celasun’du. Cerrahiden ekip başı, Fahrettin Alpaslan, İsmail Arslan ve Köksal Öner’di. Gözlemciler arasında: Prof. Dr. Şakir Tanındı (General, Çocuk), Prof. Dr. Nüzhet Aras (Gen. Cildiye), Prof. Dr. M. Ali Gündoğan (General Dahiliye)

BEŞİNCİ SAYFA:

Prof. Tbp. Tuğg. Çetin Harmankaya (Üroloji), Prof. Tbp. Tuğg. Sabri Devecioğlu (Cerrahi), Tümg. Ömer Şarlak, Prof. Tbp. Tuğg. Levent Karaca (Biokimya), Prof. Tbp. Tuğa. İnal Ülgenalp (Kad. Doğ.), Prof. Tbp. Kd. Alb. Nurettin Bayhan (Anesteziyoloji), Prof. Dr. Fikri Kocabalkan (Dahiliye, Baştabip Yrd. raporu bu hocamız tuttu)
Başhemşire Şennur Ay bulundular.
İşlem bittikten sonra, komutanımız yeniden kefene sarılmasını ve dua yapılmasını istedi. O zaman imamlar içeri alındılar. (İbrahim Hoca duasını yaptı. Karaçörek kondu, gül suyu döküldü. Fatihaları okuduk. Sedyeye alınırken ben de yerimden fırladım. Komutanımızın hoşuna gitti. ‘Sarsılmaz devam et’ dedi. Özal’ın vücuduna elimin değmesini istiyordum. Eldiven kullanmadım. Sırtını kaldırırken elim değdi. Vücuduna uzun uzadıya baktım. Başı çok genişlemişti. Boyun görülmeyecek kadar küçülmüştü. Vücudun bazı yerlerinde ekimozlar (morarma) vardı. Ama genel olarak vücudu tertemiz

ALTINCI SAYFA:

ve bembeyazdı. Göğsü göbeği ve kollarının büyük kısmı seyrek kıllıydı. Meme bölgesi ile kol üst kısımları, deltoid kas bölgeleri kılsızdı. Çok tonton ve tatlı vaziyette yatıyordu. Korku verecek görüntüsü yoktu. Ayak parmakları başparmaktan küçük parmağa doğru kısalarak eğimli uzanıyordu. Göbeği çok şişkince idi. Boyu kısaydı.)
İşte, çok sevdiğim, düşünürken gözlerimi yaşartan, soluk borumda tıkanıklık yapan, sesimi titreten, kalbimin atışını hızlandıran ‘O Yürekli Büyük’ Rabbine yürümüştü. Allah gani gani rahmet etsin. Günahlarını affetsin. Cennet ve Cemalullah şerefiyle şerefyab etsin, amin.
Halen Şifa Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Tıp Fakültesi Dekanlığını yürüten bu notların sahibi Prof. Dr. Mustafa Sarsılmaz, Aksiyon’un sorularını cevapladı.
-Özal GATA’ya getirildiğinde göreviniz neydi?
Gülhane’de binbaşı rütbesinde doktorum. Nöbetçi amirliği diye bir görev var, komutan adına nöbetçi olmak demek. Komutan Ömer Şarlak’tı, tümgeneral. Cumartesiydi. Sabah görevi aldım. En ilginç kısmı burası, hep atlanıyor. DDK’da da dile getirdim. Nöbeti 09.00’da devraldığımda komutan dedi ki, ‘‘Cumhurbaşkanımız Orta Asya’dan döndü. Chek-up’a gelecek. Uyanık olalım, etrafı temiz tutalım.” Komutan adına nöbetçiyim. Denetleme yaptım 09.00’da. Bekliyoruz Cumhurbaşkanı gelecek. Saat 11.00 gibi haber yok. 2 saat olmuş nöbetteyim. Bunları tuttuğum günlüğüme kaydettiğim için söylüyorum. İsmi ‘Hamza’ olan ve polis olduğunu beyan eden biri nöbetçi amirliğini aradı, DDK’ya ‘böyle bir polis memuru var mı araştırılmalı’ dedim. “Özal Gülhane’ye değil, Hacattepe’ye gidiyor.” dedi. “Rahatsızlandı, yönünü çevirdik, Hacattepe’ye gidiyor.” Tablo bu.
-Yani o anda Özal yaşıyor mu?
Bakın çeşitli tanıklar konuşuyor, 09.00’da vefat ettiğini söyleyen var, 10.00’da vefat ettiren var. Bana gelen haber, 11.00’de hareket hâlinde, henüz ölmediğine dair bir telefon konuşmasıdır.
-Neden aramış olabilir sizi polis memuru?
Ön bilgidir, takiptir. ‘Yönümüzü değiştirdik, beklemeyin’ manasındadır.
-Sonra?
Hacettepe’ye geçti, bilgi almaya çalışıyoruz. Gelen bilgiler ‘durumu iyi değil’ şeklinde. Televizyonlardan, 14.00 gibi, vefat ettiği söylendi. Beklentimiz var, gelecek, check-up yapacağız; kafamız iyice karıştı. Bize teslim edecekler. Bayraklar yarıya inecek. Herkes faaliyet içine girdi. Cenazesi geldi. İmam refakat eder, morga alınır. Ben işin başındayım. Nöbetçi Amirliği’ne teslim edilmek zorunda, benim sorumluluğumda. Nöbetçi amiri olarak cenazeyi aldık.
-Neden size gelmiyor da Hacettepe’ye gidiyor?
Anormallik burada başlıyor. Bize gelmesi gerekirken yönü değiştiriliyor. Yön değiştirildiği bize 11.00’de haber veriliyor.
-Hacettepe’de müdahale oluyor mu?
Etrafındaki insanlar konuşuyor ve bunlar da güven vermiyor. ‘Kendi hâline bırakıldı’ gibi şeyler var. Saatler tutmuyor.
-Nasıl geldi? Tabut içinde miydi?
Hayır, üstünde bir örtü ile getirildi. Biz onu morga koyduk. O zaman hafif yollu bir sıcak var, bozulabilir. Komutan katafalka kaldırılacağını söyledi. Duyan geliyor, almıyoruz içeri, yasak. Basından tek Can Okanar vardı. Bir tek ona izin verildi komutan tarafından.
-Pazartesi günü?
Komutan dedi ki tahnit yapılması lazım. Bu işlemdeki görevim bir anatomist olarak tahnit işlemine katılmaktır. Tahnit damarlardaki kanın alınması ve yerine formaldehit sıvısının konulmasıdır. Bu sıvı dokuların kokma ve bozulmasını önlüyor. Cesetler üzerinde böyle çalışıyoruz. Bozulmasın diye. İşlemi yaparken kullanacağımız bir pompalı cihazımız vardı. Basınçla çalışıyor o damarları patlatır diye içime sinmemişti. Korkut Özal, ‘Hayır, ben bunu istemiyorum, kardeşimin vücudu bozulmasın’ dedi. Ben buna sevinenlerdenim.
-Ne yaptınız peki?
10-20 cc’lik enjektörlerle formaldehit çektik; karın, göğüs ve eklem boşluğuna bunları enjekte ettik. Bu heyet hâlinde yapıldı. Orada kimlerin bu işe karıştığını komutan not aldı. İmzalarımız alındı. Etrafta kim var hepsini yazdı, not aldı. Bende de var bunun notu.
-Siz de bu süreci not aldınız değil mi?
Evet, çok etkilendim. Duygusal anlamda. Sevdiğiniz bir insan yani. Tahnit işlemi bitti, bu sefer kefenlenmesi, yıkanması lazımdı. İmamlar geldi. İbrahim Hoca vardı yaşlı bir hoca. O yıkarken sağa sola çeviremez diye ben öne atıldım. Yardımcı oldum. Orada onunla ilgili bütün hususiyetlerini bir anatomist gözüyle yazdım.
-Ne gördünüz? Şüpheli bir durum var mıydı?
Darbe mi, itme mi, yumruklama mı var? Neden dolayı vefat tetiklenmiş düşüncesiyle inceledim. Bundan çıkardığım sonuç şu; kesinlikle bir darbe yok. İtekleme yok. Güzel, pembe, tombul bir insan. El parmaklarından ayak parmaklarına kadar hepsini tek tek yazmışım.
-Neden vücuttan bir kan, kıl örneği almadınız?
Basiretimiz bağlandı, birkaç saç teli çekebilirdim.
-Vücutta darbe olmaması ölümün normal olduğunu gösterir mi? Bir problem var mı?
Fiziki anlamda yok ama ben diyorum ki, kesinlikle bir olumsuzluk var. Çünkü durup dururken neden aniden vefat ediyor. Çok hızlı. Bu anlamda yapılmayanlar beni rahatsız ediyor. Niçin otopsi yapılmıyor? Hacattepe’de yok, GATA’da kesinlikle yok.
-Hiç gündeme gelmedi mi o esnada?
‘Aile istemiyor’ gibi bir tutum sergilendi. Buna şahit olduğum vaka ailenin tahnit yapılmasında kullanılacak pompalı cihazı istememesiydi. İkisi birbirine karışmasın. Bunun otopsi ile bir ilgisi yok. Bir canlı televizyon yayınında bizzat Semra Özal’a “otopsi yapılmasını istemeyen siz miydiniz?” diye soru yönelttiğimde, “Hayır hayır böyle şey olur mu, tamamen iftira” diyen kendileri oldu. Üstelik stüdyoda o yıllardaki GATA Komutanı Tümgeneral Ömer Şarlak ve Hacettepe Üniversitesinin Rektörü Prof. Dr. Yüksel Bozer’in bulunduğu esnada dedi bütün bunları.
-Otopsi olsaydı ne olurdu?
Kıl köklerine, derisine, karaciğerine bakıp zehirlenme var mı ortaya çıkarılırdı. Uzun süreli zehirlenmeler olabiliyor. Çünkü tarihte örnekleri var. İç çamaşır hediye ediyorlar devlet başkanlarına, giyiyor bir müddet sonra ölüyor, arsenik zehirlenmesi. Budur anlamında demiyorum ama böyle şeyler tarihte çok olmuştur. Şüpheli kısımlar bunlar. Bir cumhurbaşkanı, ne diye vefat etmiş? En azından vücudundan bir örnek alıp araştırılmalıydı.
-Kim buna karar verecek?
O devlettir. Aileye bırakılmaz. Devletin sahiplenmesi lazım. En azından Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamlarının sahiplenmesi lazım. Cumhurbaşkanı bir yere gidince Meclis başkanı vekalet etmiyor mu? Tablo fazlaca karışık.
-Ölüm sebebi ne?
Kalbi sıkıştı diye gidiyorlar Hacattepe’ye, kurtaramıyorlar. Görünen bu.
-GATA’da dosyası var mıydı?
Yoktu. Bize ölü olarak geldi, ölümün nasıl olduğuna dair bir bilgi ve belge bizde bulunmuyordu. Onu doktoru yapacak. Devlet büyükleri bir seyahatten sonra GATA’ya gelir, sistem böyle çalışıyor. O seyahati yapmış bir cumhurbaşkanı elbette bir sağlık kontrolünden geçirilmeliydi. Bu rutindi.
-Başka rutin olmayan şeyler var? Doktor yok, ambulans bulunmuyor?
Bir devlet başkanını bozuk araba ile götürüyorsunuz. Askeriyeden bildiğimiz her şey sürekli kontrole dayalıdır. Cumhurbaşkanının etrafındaki koruma, onun nakli, bütün bunlar sistematik olarak karar altındadır, rastgele olamaz. Herkes bellidir. Sorumluluk bellidir. Kimin nereye kadar götürüleceği bellidir. Köşk’ün doktoru var; onun için oradadır. Onu orada tutmak için oraya tayin ederler. Maaş verirler. Doktoru var, yine asker olan doktor vardır. Bir doktor üsteğmen komutasında hemşire ve sağlık görevlileri, ambulansı her şeyi vardır. Ambulansın olmaması, bu doktorların olmaması izah edilemez. Bunların yüzde yüz olması ve çalışması gerekir.
-Sizin kanaatiniz ne?
Devlete, millete çok hızlı hizmet etmiş bir insanın ortadan kaldırılmasına yönelik bir faaliyet gibi duruyor, bu devletlerarası da olabilir. Profesyonellik içinde ortadan kaldırmış olabilirler. Zamana vabeste olan zehirlenmeler var. Zehir vücutta birikiyor, 10 ay sonra ortaya çıkıyor. Adam onu yavaş yavaş ölüme götürüyor. Verdiği madde ne ise onun sonucu yıllar, aylar alabilir. Şüphe duyuyorum. Ambulansı çalışmıyor, ortada kalmış, yönü değişmiş, otopsi yapılmamış; bu oldubittiler insanı ürpertiyor.
-Direkt Gülhane’ye gelseydi?
Müdahalesi yapılırdı. Diyelim yine kurtarılamadı, morga kaldırılır ama kesinlikle otopsisi yapılırdı. Hastanedeki prosedür şudur: Devlet büyüğüdür, başkomutandır cumhurbaşkanı; otopsisi yapılmak zorundadır. Bu her hastane için de geçerli bir kaidedir.

Turgut Özal, hastaneye canlı gitse bile ölürdü

18 Haziran 2012 / İDRİS GÜRSOY
DDK’nın hazırladığı ‘Özal Raporu’nun kamuoyuna yansımayan ayrıntıları da var. Hacettepe acilde resüsitasyon sırasında verilen sodyum bikarbonat miktarı (2550 ml) sağlıklı bir insan için bile tehlikeli. Beyin sularının çekilmesine sebep olur. Özal o anda yaşıyor olsa da ölürdü.
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun ‘Özal Raporu’ geçen hafta sınırlı olarak açıklandı. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ölümündeki şüphelerin altı çizildi ve mezarının açılması istendi. 10 kişilik Tıbbi Uzmanlar Heyeti’nin tespitleri raporda geniş yer buldu. Zehirlenerek öldürüldüğü iddiasını güçlendiren somut deliller rapora yansıdı.
Raporda, Köşk’ten Hacettepe’ye kadar ‘akıl tutulması’ olarak nitelenen ihmaller zinciri tek tek ortaya kondu. Köşk’ün genel işleyişi ve hizmetlerin yürütülmesinde genel sekreterin birinci derecede görev, yetki ve sorumluluğunun bulunduğuna dikkat çekildi. Ayrıca idari ve sosyal hizmetlerden sorumlu genel sekreter yardımcısı, başyaver ve personel idari mali işler başkanının da bu kapsamda görev ve sorumluluklarının bulunduğu ifade edildi. Özal’ın basın sözcüsü Kaya Toperi, genel sekreteri Kemal Yamak, başyaveri Aslan Güner’di. Hasan Iğsız da Muhafız Alayı komutanıydı.
GATA’ya giden hasta taşıma aracının Hacettepe’ye Güner’in talimatıyla gönderildiği belirlendi. Ayrıca Muhafız Alayı Komutanlığı’nda ambulans ve doktor olduğu; ama bunların kullanılmadığı kayıtlara geçti. Kurulun ulaştığı bazı bilgiler savcılıkça yürütülmekte olan hazırlık soruşturmasının gizliliği ve başka bazı sebeplerden dolayı kamuoyunun bilgisine sunulmadı. Rapora girmeyen ancak not alınan bazı hususlar da var. DDK raporunu önceden kamuoyuna duyuran Aksiyon’un raporla ilgili ulaştığı bazı şoke edici ayrıntılar da şöyle:
  • Muhafız Alayı’nda tam donanımlı ambulans ve doktor vardı, kullanılmadı. Köşk’te ilk yardım çantası bulunamadı. Bulunsa bile o anda kullanabilecek tek bir sağlık personelinin olmadığı tespit edildi.
  • Sağlık hizmetlerinin koordinasyonu cumhurbaşkanlığı genel sekreterinin görev ve sorumluluğunda. Özal rahatsızlandığında yanında doktor yoktu. Köşk’ün resmî doktoru Prof. Dr. Hilmi Özkutlu’ya ulaşılamadığı belirtiliyor. Özkutlu’nun doktor eşi, o gün kendilerinin herhangi bir şekilde aranmadığını beyan ediyor.
  • Köşk’te çalışanların bazılarına ulaşılamadı. Yapılan araştırmada birkaçının daha önce başka büyükelçiliklerde çalıştığı saptandı. Bazılarının da kumar borçları olduğu anlaşıldı. Köşk personelinden, başka bir ülkenin büyükelçiliğinde de çalıştığı belirlenen bir kişinin olaydan hemen sonra Amerika’ya tatile gönderildiği öğrenildi.
  • Semra Özal, “16 Nisan akşamı yemek yemedi”, görevli garson ise “Yedi” diyor. Başka çelişkiler de var. Başyaverin sorumluluğunda özel ve resmî bütün faaliyetlerinin kaydedildiği Ceride Defteri’nde Köşk’te olup bitenlerle ilgili hiçbir bilgi bulunamadı.
  • Semra Özal’ın yanında götürdüğü iki hizmetçiden biri İngiltere’ye yerleşti. İlk ifadesinde ‘Özal’ın sabah düştüğünü gördüm’ ifadesini daha sonra nedense değiştirdi.
  • GATA’ya yola çıkan hasta arabasının Hacettepe’ye götürülmesi emrini Aslan Güner verdi. Arabada hiçbir sıhhi alet ve sağlık personeli bulunmuyordu. 3. vitese geçmeyen araba 2. viteste gidebildi! Neden GATA veya kalp hastalıklarında o zaman bir numara olan Yüksek İhtisas’a götürülmedi? Güner, çelişkili açıklamalar yaptı. ‘Trafik bahanesi’ inandırıcı bulunmadı. Yol güzergahında tedbirlerin alındığı anlaşıldı.
  • GATA’daki nöbetçi doktor Mustafa Sarsılmaz’a Özal’ın check-up için getirileceği haberi verildi. Hazırlıklar yapıldı. Daha sonra ilginç bir şekilde GATA Komutanı Ömer Şarlak bu emrini teyit etmedi.
  • Krizden sonra Özal’ın yanına ilk gelen yüzbaşı, ifadesinde ‘Nabzını tuttum, yaşıyor gibiydi’ dedi. Ancak daha sonra bu sözlerini ‘Emin değilim’ diye değiştirdi.
  • Özal, Köşk’teyken ilk yardım sağlık kitini merak etti, ‘Nasıl kullanılıyor?’ diye sordu ancak sağlığından sorumlu kişiler ilgisiz kaldı. Personeli bu konuda eğitmediler.
  • Ölüm raporlarında imzası bulunan Prof. Dr. Yüksel Bozer ‘Ölümü şüpheli görmedik’ diyor ancak kan değerleri anormal çıkıyor, hastanede bazı doktorlar otopsiyi gündeme getiriyor. Adliyeye haber verilmesi ve savcı görmeden cenazenin kalkmaması gerekiyordu.
  • Hacettepe’de laboratuar teknisyeni Hatice Güngör, ‘Digoksin benden istendi’ diyor ancak bunu kimin ve neden istediği kayıtlara girmedi. Doç. Dr. Cumhur Özkuyumcu da TORCH grubu olarak ifade edilen bir kan çalışması yapıldığını söylüyor. Özal’ın hasta dosyasında bulunan test sonuçları arasında o gün kendilerinin çalıştıkları test sonuçları bulunamadı.
  • Tıbbi kayıt ve beyanlarda ‘digoksin’ kullandığına dair bir bilgi olmamasına rağmen kanda digoksin değerlerinin çok yüksek olduğu tespit ediliyor. Ancak hasta dosyasında bu işleme ait bir kayda rastlanmadı. Özal digoksin kullanmıyordu, kim verdi?
  • İlaç listesinde olmamasına rağmen yüksek miktarda tansiyon düşürücü dilaltı hapı izordil alındığı tespit edildi. Bu ilacı kim aldı, kullanmasına nasıl izin verildi?
  • ABD’den gelen 5 Şubat 1993 tarihli raporlara göre; 17 Nisan’dan 3 ay önce yürüme-koşu testleri yapılıyor, dosyasına ‘Sağlığı ile ilgili ciddi sorun yok, kalp yolu ile ani ölüm beklenmiyor’ yazıyordu. 16 Nisan’daki kokteyle giderken de yokuş yukarı yürüdü. O gece aile münasebeti yaşamış olsa da kalbi için sorun değildi. 17 Nisan sabahı görevi başında ani şekilde ölmesi neden şüphe sebebi sayılmadı ve kalp krizi dendi?
  • Hacettepe’de alınan kanda yapılan rutin testlerin sonuçlarında fosfor oranı çok yüksek çıktı. Zehirlenme göstergesi olan bu sonuç açıklanmaya muhtaç olduğu hâlde herhangi bir inceleme yapılmadı. Fosfor oranının yüksekliğini gören doktorların hemen zehirlendi mi diye düşünmesi, sebebini araştırması gerekiyordu.
  • Hacettepe’ye geldiğinde Özal ölmüştü. Hayata geri dönmeyeceğini bile bile yapılan müdahalelerde aşırıya kaçıldığı saptanıyor. Ayrıca kan gazının neden az sayıda çalışıldığı ile ilgili tıbbi belgelerde bilgi olmadığı anlaşılıyor. Biyokimyasal tetkiklerin sayıca az yapıldığı, bazı tetkiklerin (tam kan sayımı, kanama pıhtılaşma parametreleri gibi) ise hiç yapılmamış olduğu belirlendi.
  • Kayıtlardaki bilgilere göre resüsitasyon sırasında verilen sodyum bikarbonat miktarının (2550 ml) çok yüksek olduğu tespit ediliyor (En fazla 500 ml olabilir). Sağlıklı insan için bile hayati sonuçlar doğuracağı, beyin hücrelerindeki suyun çekilmesine sebep olacağı bilinmesine rağmen neden sodyum bikarbonat bu kadar yüksek veriliyor? Hastane dosyasında bu konuyu açıklayacak bir değerlendirme de bulunmuyor. Özal sağ olsaydı bu işlem onu öldürecekti.
  • Kan örneği, rutin tahlillerden sonra adli tıbba kapsamlı bir tahlil için gönderilmedi. Doç. Özkuyumcu, ‘Devlet büyüğü olması nedeniyle yarın ihtiyaç olabilir’ diye kan örneğini sakladı. Bozer ve ekibi bunu neden düşünemedi? Kan, doku ve kıl gibi örnekler alınmadı? Otopsi yapılmadı?
  • Hacattepe doktor gözlem raporunda Özal’ın hastane öyküsü yok. ‘Spor yaparken öldü’ kim diyor? ‘Yatağında öldü’ dense bakış açısı farklı olurdu. Dezenformasyon yapılarak kamuoyu ve doktorlar yönlendirildi.
  • Özel doktoru Cengiz Aslan yurtdışındaki bütün ameliyat ve gezilerinde yanında olmasına rağmen yurtiçinde yalnız bırakıyor. Kalp ameliyatından sonra yüzde 20 de olsa ölüm riski taşıyan Özal için neden 7 gün 24 saat doktor görevlendirilmesi önerilmedi?
  • Raporda ölüm sebebi yok. Prof. İlhami Paşaoğlu ‘Bu şekilde verilen esasen afakîdir’ diyor. Peki raporu neden imzaladı?
  • Meclis Araştırma Komisyonu raporu sonuç vermedi, daha önce başlatılan bir soruşturma kapatıldı. MİT, Genelkurmay ve Emniyet iddialarla ilgili işlem yapmadı.
  • Bilgisine başvurulan bazı kişiler, bazı evrakın Cumhurbaşkanlığı arşivinde olacağını belirtmesine rağmen arşivde yapılan incelemede Turgut Özal dönemine ilişkin inceleme-araştırma konusuyla alakalı hiçbir doküman bulunmadı.
  • Köşk’te görevli personelin isim ve iletişim bilgileri temin edilemedi. Kurumlarda gerek görevli personele ve gerekse o gün yaşanan sürece ilişkin herhangi bir tespit-kayıt-tutanak tanzim edilmediği için bilgilere ulaşılamadı. Aynı sorun Hacettepe Üniversitesi’nde de yaşandı. 17 Nisan 1993’te yaşanan sürecin belirlenmesine katkısı olabilecek kamera görüntüsü, iletişim tespiti ve kaydından yararlanılamadı. Türk Telekom, Köşk’e ait telefon kayıtlarının mevcut olmadığını bildirdi.

Dinç Bilgin: Ellerinden gelse yine darbe yaparlar

18 Haziran 2012 / İDRİS GÜRSOY AKSİYON
Dinç Bilgin, “Basın, Genelkurmay’ı, yarı ilahi bir makam gibi görüyordu. Medya, 4. güç olmanın ötesine geçti.” diyor. 28 Şubat’ın sivil ayaklarına dikkat çekerek “Yine darbe yapabilirler.” uyarısında bulunuyor.
Ünlü medya patronlarından Dinç Bilgin, televizyon ve gazetesini kaybetti, yargılanıyor. Adliyeden ayağının tozu ile geldiği Sarıyer’deki (kızına ait) Boğaz manzaralı bir villada, sadece 28 Şubat sürecini değil, yakın siyasi tarihimizde medya-iktidar ve özellikle de asker-medya ilişkilerini konuştuk. Canı yanmış ancak çok da can yakmış bir medya patronu olarak sorularımıza mümkün olduğunca açık cevaplar vermeye çalışıyor. Bazı cevapları ‘off the record’ oluyor. Bilgin, “Basın, Genelkurmay’ı, yarı ilahi bir makam gibi görüyordu. Medya dördüncü güç olmanın ötesine geçti.” diyor. 28 Şubat’ın sivil ayaklarına dikkat çekip “Ellerinden gelse yine darbe yaparlar.” uyarısında bulunmayı ihmal etmiyor. Fethullah Gülen’i hedef alan kaset olayında, ATV’nin kritik noktalarının ele geçirildiği itirafında bulunuyor.
1940 doğumlu Bilgin’in İzmir’de Yeni Asır’da başlayan gazeteciliği, İstanbul’da Sabah’la zirveye ulaşıp 28 Şubat 1997 sürecinde noktalanıyor. Yarım asrı geçen meslek hayatında olağanüstü dönemlerin hem tanığı hem de içinde olan Bilgin, 28 Şubat’ın basın aktörlerinden de biriydi. Turgut Özal’la Sedat Simavi’nin büyük kavgasının canlı tanığı oldu. İşte Bilgin’in ağzından bir dönem içinde olduğu Türk basınının demokrasi sicili…
-Türkiye’de basın kaçıncı kuvvet? Erol Simavi, Turgut Özal’a mektup yazıyor. ‘Basın birinci kuvvet’ diyor?
Gazeteyi satmaya karar vermiş. Öyle farz ediyor kendisini.
-Farz ediyor mu, öyle mi?
İnsafla bakıp söyleyeyim size. Nasıl Sovyetler Birliği’nde troyka, yani rejimin üç ayağı Kızılordu, KGB ve partidir. Türkiye’de de işte asker, yargı var, üçüncü ayak olmaya da basın heveslendi.
-Siz de heveslendiniz mi?
Benim öyle hiç meraklarım olmadı. Ankara’ya hiç gitmedim. Hiçbir bakanla konuşmadım, hiçbir bürokratla temasım olmadı. Ama gazete çalışanları için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Onlar merak saldılar. Tansu Hanım (Çiller) telefon açıyor Zafer’e (Mutlu), Zafer mest veya Mesut Yılmaz telefon açıyor Ertuğrul’a (Özkök), Ertuğrul mest. Özel haber alıyor ama önemli insan olmak hikâyesi var ya… Medya, dördüncü güç olmanın ötesine geçti, çok sorumsuz hâle geldi gazeteciler. Her şeyin ayarı kaçtı, basın da laçka oldu, laçkalığa yardım etti. Enerji şirketleri özelleştirilecek, bakıyorsun, bütün medya patronları ihaleleri aldılar. Sanki Türkiye paylaşılıyor ve kendilerine güç vehmeden medya patronları da ondan pay alıyorlar ama pay almakta da kendilerini bir yerde haklı görüyorlar. Böyle garip bir Türkiye oldu.
-Kendinizi hiç sorguluyor musunuz 28 Şubat süreciyle ilgili olarak?
Evet, gerektiği kadar demokrat olamadık. Rekabet dönemi vardı. Onların partisi, bunların partisi… O işten hiç hoşnut değildim. Yılmaz’a ulaşmaya çalıştım ama yapamadım. Bizdeki politikacılar da politikacı değil. 28 Şubat öncesi üçlü bir sonuç çıktı. O tarihte gazetecilerin genetiğinde de Refah radikal bir unsur, tu kaka! İşte hükümet kurabilecek partiler Refah dışındakiler. İşlemiş kafalara bu.
-Askere neden boyun eğiliyor kolayca?
Mesela, Adnan Bey’in (Menderes) yanında gezdirdiği evlatlığı Etem Menderes, adama ihanet edebiliyor. Çünkü korkuyor, askerler var, ‘Onlar daha güçlü’ diyor. Güce tapınma hikâyesi. Rahmetli Adnan Bey’in akrabasını asmışlar İstiklal Mahkemelerinde. Kan var işin içinde, silah var.
-Sadece baskı ile açıklanabilir mi?
Politikacı olmak için bir yerde askerle veya cuntacı ile temasın olması gerekiyor. Gücün yanında yer aldığın zaman bir adım öne çıkıyorsun. Türkiye’deki fenalık o. Bazı gazeteciler için genel geçer bir durum bu. Bir devir de tamamı için geçerli.
-Sabah da aynı genel geçer durum içinde miydi?
Biz gazeteciliği daha profesyonel olarak ele aldık. Zafer (Mutlu), “Biz buraya dükkân kurduk, para kazanmaya çalışıyoruz.” dedi. Doğruydu ama başına iş açtı. Öbür türlüsü ne? Biz para kazanmaya bakmıyoruz, hükümet kurmaya, düşürmeye bakacağız. Gazete çıkarma işi profesyonel bir iş. Bunu iş almazsan çok tehlikelidir. Şimdiki Türkiye’nin hâli… Bunu iş olarak ele alan çok az. Sistem kendi içinde fon oluşturmadığı için başkalarının eline bakıyorlar. Sabah, ilk çıkışında çok güçlüydü. Banka işine bulaştım, birden devlet benim başıma bulaştı. Gazeteyi yapan adamlar başka iş yapmayacaklar, tek işleri gazetecilik olacak.
-Bu işlere karışan askerler tutuklanıyor.
Onlarınki ayrı konu, onların üzerine gidilmesi lazım. Çünkü ellerinde silah var. Sizle ben konuşuyoruz ama burada tabancam olsa benimle rahat konuşamazsınız. Milletin verdiği silahı gözünü kırpmadan millete çevirecek adamların mutlaka cezalandırılması lazım. Ne derseniz deyin, ibret için cezalandırılması lazım.
-Kasetler çıkıyor, bazı rütbeliler “Cezaevinden çıkar çıkmaz çocuklarına kadar hesap soracağız.” diyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İmkân olsa Türkiye’de darbe yaparlar. Ama öyle bir ortam yok, yaparlarsa başlarına kötü şeyler geleceğini gördükleri için yapmazlar zannediyorum. Bundan sonra cinayet işlenmeyecek mi? İşlenecek ama cinayete, cinayet diyeceğiz artık. 27 Mayıs bir cinayet değil mi? Cinayet ama bunu söyleyemiyorduk, eskiden bayram diye kutluyorduk yav! Nereden nereye geldik?
-Ya gazeteciler…
Eskiden askerle gazetelerin ilişkisi Ankara büroları üzerinden kurulurdu. Bazı gazeteciler bu işten hoşlanıyordu ve palavrasını da yapıyordu. Bir temsilci, Ankara’da lokantada kafa çekiyor. Patronu “Neredesin? Sana ulaşamadım.” deyince “Şimdi Genelkurmay’dan çıktım.” diyor.
-Siz Genelkurmay’a gitmediniz mi?
Bir kere... Çevik Bir yemeğe çağırdı. Kapılarda karşılandık. Erol Özkasnak’la Çevik Bir geldi. Yazarlardan şikâyet ettiler. Çetin Altan’ın yazılarıydı konu. Ben de “Çetin Altan, Türkiye’deki az sayıdaki entelektüelden biridir.” dedim. Sinirlendiler. Dosyalar getirildi. Hürriyet Grubu… Yazar yazmış… Altında Genelkurmay’ın notu. Dinç Grubu demiş, işte not düşmüş. “Bu nedir?” dedim. Özkasnak, “Bunu kor ve üstü generallere servis yaparız.” dedi. “Bizim ordunun kor ve orgeneralleri böyle mi okur gazeteyi?” diye tepki gösterdim. “Nasıl okusunlar?” dedi. “Gazeteyi böyle alırsın (eliyle gösteriyor), açarsın, keyifle okursun. Bizim orgeneraller okuduklarını anlamaktan aciz adamlar mı ki arkasına yazıyorsunuz?” dedim. Onun üzerine Çevik Bir, “Türk ordusu, Türk milletini, devletini kuran ordu falan…” diye söze girdi. Yemek için salona geçtik. Allah’tan Erol Özkasnak gelmedi. Yemekte de Kürt meselesi konuşuldu. Kürtler şımartılırsa iyi olmayacağını söyledi Bir.
-Genelkurmay’da kavga ediyorsunuz ama kendi meslektaşlarınız olan Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ı andıçladınız.
Doğrusunu anlatayım. Birand televizyon programı yapıyor, Sabah’a da arada sırada yazıyordu. Bizim kadrolu elemanımız değildi. Çandar’ın işine andıç yüzünden son verdiğimiz doğru değil. Andıca inanmadık. Birkaç gün yazısını kestik, sonra devam etti. Çandar’a tehditler gelmeye başladı. Akın Birdal’ı da vurdular. Onun üzerine Çandar’ı Amerika’ya gönderdik, bir sene baktık. Cengiz’in Sabah’tan ayrılışı, hapse düştüğüm sırada oldu. Nazlı Ilıcak andıç belgelerine ulaştı. Çandar da bir yazı yazmak istemiş, o yazıyı koymamışlar. Yazıyı koymayan bizim Erdal Şafak, işin ironik yanı da bu.
-Andıcın yayımlanması Türk medyası için bir facia değil mi?
Facia tabii. Biz yurtdışındaydık, Fransa’da tatilde. Zafer Mutlu da benim yanımda. Telefonla bildirdiler, sürekli telefonlar gelmeye başladı. Zafer’e “Aç Ertuğrul’a söyle, böyle bir şeyi yayımlamasınlar.” dedim. Zafer açtı Ertuğrul’a “Yayımlamayın.” dedi. O da “Tamam.” dedi. Öğle saatleri, yine dünyevi dertlerimizden uzak, yemekteyiz. Arkasından Zafer’e bir telefon; Ertuğrul, “Biz yayımlayacağız.” dedi. Ben “Aydın Doğan’ı bağlatın.” dedim, bağlatmadılar.
-İlk defa Kanal D’de yayımlıyor.
Türkiye garip bir ülke. Gazeteci milletinin en aşağılık şantajcısı, dürüstlük sembolü olarak görülüyor. Bazı gazeteciler bütün hayatı boyunca haber yapmama parası aldı ondan bundan. Haber yapma değil, yapmama parası! Böyle bir ülke Türkiye. Sonra başyazarları “Hainleri tanıyalım” diye yazı yazdı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili oldu, gitti.
-Siz söylüyorsunuz üç ayak var: Asker, yargı ve medya... Askere soruluyor, diğer ayaklara da soruşturma uzanmalı mı?
En önemlisi yargı ayağı. Gazetecilere bulaştırmadan, meslektaşlarımı yine koruyayım, yargı ayağına da bakmak lazım. Davaları açan savcı Savaş Vural, 367 sersemliğini çıkaran Sabih Kanadoğlu, bunlardan hesap sorulmalı.
-Bazıları ‘Cadı avı olmasın’ diyor. 28 Şubat bir cadı avı değil miydi?
Her devirde olmuş bu iş. Düşünün Türkiye’nin en önemli hukuk profesörü, genetik olarak faşist, askerci. Zavallı Menderes, Demirel ne yapacak bunlara? Şapkasını aldı, gitti.
-Ama 28 Nisan’da 27 Nisan’a cevap verildi.
Evet, bir öğle yemeğindeydim. Cemil Çiçek konuşurken, “Bu adam ne diyor?” diye sesler yükseldi. Böyle bir şeyi doğal görmüyorlardı.
-28 Şubat’ta bu işin karşılığı ne oldu, medya açısından?
Maddi tarafı için bir şey diyemem ama gücün yanında olmazsan fena olur ha! O tehdit olmuştur. Bir de samimiyetimle söyleyeyim, Refah’la Tansu Hanım’ın koalisyon yapması büyük bir hayal kırıklığı oluşturdu. Bütün dünyada da bu böyleydi. Zamanın ruhu farklıydı. Batı’da da soru işareti vardı. Tansu Hanım bizi kandırdı. Bilderberg toplantısındaydım o dönemde. 1996 veya 97... Konu Türkiye idi. Bütün önemli adamlar orada. Hillary Clinton, başkanın temsilcisi, Hollanda Kraliçesi… Türkiye nereye gidiyor? Kaygılar dile getirildi. Clinton’la oturduk. Selahattin Beyazıt, Clinton’a birden “Tansu senin arkadaşın.” dedi. Clinton döndü, “Benim arkadaşım değil.” dedi, aldatılmış havasında.

-Refah-Yol’un ekonomi politikaları iş dünyasını rahatsız etti mi?
Onlar abuk sabuk şeylerdi.
-Ama en azından yürüyen bir çarka çomak sokmadı mı?
Yürüyen devasa bir çarka soktuğu bir çıta. Ama öngörülmeyen biri olmanın riskleri var Türkiye’de. Onları ülkeye taşıttırıyorlardı. Bunun sonucu postmodern darbe mi olmalıydı? Asla olmamalıydı. Askerler işin dışında kalmalıydı. Askerî müdahaleyle değil, seçimle gitseydi muhteşem bir ülke olurduk.
-‘Türk basınının genlerinde darbecilik vardır’ sözünü siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne zaman bu genlerle oynandı?
Darbecilik değil de güçlünün yanında olma işi. Yani gerçek güç askerde zannediliyor, askerî ve sivil bürokraside... Bizim ülkemizde atanmışlar hep önde seçilmişlere göre. En büyük gürültü milletvekili maaşlarında çıkar, yüksek bürokrasinin maaşları ile kimse uğraşmaz. Öyle bir refleks mevcut. Ama bu yavaş yavaş geçiyor Türkiye’de…
-İstanbul’a geldiğinizde ‘Hep sol görüşte gazetecilerle çalışmak zorunda kaldım’ diyorsunuz. Bu, Sabah’ın çizgisini nasıl etkiledi?
Seçme şansım yoktu. Hepsi 68 kuşağı, çok zordu tabii. O tarihte ülkenin az sayıdaki okumuşu kendini milletten daha önde ve daha imtiyazlı sayıyordu. Cumhuriyet’in meşhur “Halk sahile hücum edince vatandaş denize giremedi.” dediği durum vardı. 27 Mayıs’tan bu yana bu çizgi var ve devam ediyor.
-Yalan haberler nasıl kolayca yayımlanabiliyor?
Dejenformasyon var ama gazeteci milletinin özensizliği ve drama peşinde koşması da söz konusu. O tarihte haber kanalları fazla değil. Gazeteciler inanmak istediğine inanıyor, şimdi de öyle ya, ideolojik olarak taraf. Bir de DP’ye vurmanın riski sıfır. Asıl korkunçluğu orada işte.
-‘Kıyma makinaları’ yalanı, Millî Birlik Komitesi (MBK) bildirisinde yer alıyor.
Evet, tam öyle… O tarihteki gelenek uzun seneler sürdü maalesef. Bunlar bir tür dezenformasyon yaparak toplumu manipüle ederek insanların kafalarına bir fon çekmeyi bir metot, askerî bir metot olarak gördüler. KGB’nin yalan haber verme servisi var ya, bizde de aynısını yapma merakı.
-Ben bir gazeteciye sordum: “Siz iyi bir gazetecisiniz. Önünüze gelen bu haberi nasıl yayımladınız? Çifte kontrol neden yapmadınız? Hani cesetlerin fotoğrafı?” Aynı soruyu Uğur Dündar’a da andıçla ilgili sordular? Cevapları aynı: “Genelkurmay’dan geldi, yayımladık.”
Yarı ilahi bir makam olarak görülüyordu Genelkurmay. Maalesef öyle. Sonra daha korkunç şeyler oldu. Menderes ve arkadaşlarını idam ettiler, sonra idam fotoğraflarını sattılar. Hürriyet, en büyük parayı verdi ve bastı o fotoğrafları utanmadan. Böyle bir şeyi düşünebiliyor musunuz?
-Peki, bunu sorgulamak gerekmiyor mu? Adnan Menderes’in idamı bir cinayet. Bunda gazetecilerin sorumluluğu yok mu?
Askerlerin sorumluluğu derseniz daha doğru, şimdi basın da sorgulanıyor. İşte sorguluyoruz. Tarihe bakın, bir sürü haksızlık, yalan, hep böyle olmuş. Hürriyet’e Erol Simavi, Millî Birlikçi Orhan Erkanlı’yı genel müdür tayin ediyor. Kendisini güçlü farz ediyor onun yanında. Erkanlı, Yassıada komutanının hatıratını yayımlamaya başladı, reklam yapıp. Basın tarihinin bana göre en yüz kızartıcı olayıydı. Hürriyet’in satışı 200 bine düştü, yarı yarıya. Yani müthiş bir tepki aldı. Simavi onun üzerine gazeteyi teslim etmek zorunda kaldı abisine, o da geldi Erkanlı’yı kovdu. Bu tür rezaletler hep oldu. Türk demokrasisinin şanlı bayraktarlığını basın falan yapmadı doğrusunu söylemek gerekirse.
-Bu darbeci damar devam ediyor.
O, huyla ilgili. Halk Partili ise o huy çıkmıyor. Halk Partisi de iflah olmuyor maalesef.
-27 Mayıs sonrası nasıl planlandı?
27 Mayıs’tan sonraki müesseselerle ve seçimle iktidar olmaktan umudunu kesen Halk Partisi vasıtası ile inanılmaz bir askerî-sivil bürokrasi hâkimiyeti kurdular. 27 Mayıs anayasası onu getirdi. Her darbe teşebbüsü bu yapıyı daha da perçinledi.
-Erol Simavi, Oktay Ekşi, Orhan Birgit ve Altan Öymen gibi bazı isimler askerliğini hep Ankara’da, Genelkurmay’da yapıyorlar. Tesadüf mü?
Ülkenin kreması denilen takım, rahat askerlik yapmak için Genelkurmay’la yakın olma merakındalar. 55-60 arasındaki dünyaya baktığınız zaman da SSCB’deki yazarlar, gazeteciler hepsi hain miydi, değildi. Rejimle işbirliği içinde olma mecburiyetinde hissettiler kendilerini. Olmasalar da hapishaneye atılacaklardı. O faşist rejim insanları o şekilde eviriyor. Diktatörlüklerde bütün gazeteler diktatörün, bütün gazeteler onun için çalışıyor. Türkiye’de de öyleydi iş.
-Hürriyet’e neden devletin gazetesi deniyor?
Öyle görünmekten hoşlanıyorlar. Devletten özel haberleri ilk alan gazete hep o olurdu.

ATV’de kritik noktalar tutulmuştu

-Fethullah Gülen’i yargısız infaz eden kasetler ilk defa ATV’de yayımlandı. Ali Kırca “Düğmeye ben bastım.” dedi. Medya grubunun başında siz vardınız. Sistem nasıl işliyordu?
ATV’de ve diğer televizyonlarda yayımlandı. O tip kasetler veya ordudan bir bildiri geldiği zaman Ali Kırca’nın böyle sesi değişir, ekranda yazılar geçer, ben ona illet olduğum için gürültü patırtı ederdim. Ancak gürültü patırtı edebilirdim. Haberin başında o zaman Ayşenur Aslan vardı. Belli, kilit noktaları tutmuş vaziyetteler. Kasetler geliyordu. Yalan falan olduğunu fark etmedim onların. Gerçek olduğuna inandım.
-Rahatsız olduysanız neden engellemediniz peki?
Kasetlerden yayımlanınca haberim oldu. Patronluğumun şekli değişmişti. Gazeteler endüstri kuruluşu hâline geldiler. Zamanımın yarısını yurtdışında geçiriyordum. Haber toplantısına falan girdiğim yoktu.
-Sizden sonra kimdi bir numara?
Gazetede Zafer Mutlu, televizyonda Ayşenur Arslan’dı.
-Hiç sormadınız mı bunlar nereden geliyor? Çünkü karşıda da yargısız infaz yapılan bir kişi var.
Bakın şimdi, bugün Suriye’de Beşşar Esed ile ilgili haberlerde aşırı şeyler de olsa ‘Acaba’ deme içgüdüsü var mı? Yok! Çünkü o ‘tu kaka’ edilebilir kişi. O günlerde Refah için durum böyleydi.
-Gülen için…
Evet, onun için de öyleydi.
-Sabah’ta bir manşet hatırlıyorum: “Öcalan’dan sonra İmralı’ya Gülen gidecek.” Nasıl atılıyordu manşetler?
O günler işin zıvanadan çıktığı günlerdi. Genel teamül öyleydi. ATV, Show, Hürriyet, Sabah hepsinde çıkıyordu.
-Neden siz dur demediniz?
Demokrat olamadık, yapamadık, beceremedik işte.
-BÇG (Batı Çalışma Grubu) ismini ne zaman duydunuz?
Valla son senelere kadar farkında değildim.
-Dezenformasyonun kaynağını merak etmediniz mi?
İşi yapanlar aleni yapmadılar. Kimse, ‘Size uydurma haber gönderiyoruz, güzel güzel gösterin, kullanın’ demedi. Zaman zaman oluyor, “F -16’lar falan dağı bombaladılar” diye haber geliyor, herkes kullanıyor. Kimsenin bu haberleri irdeleme gücü var mı? Aynı şeyi bugün de yapıyoruz.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Trene binemeyen Recep Çavuş’ların torunuyum ben

7 Mayıs 2012 / İDRİS GÜRSOY
28 Şubat sürecinin dik duruşlu İçişleri Bakanı Meral Akşener, 2003’te TRT’deki bir program için yapılan fakat içeriğinden dolayı yayımlanmasına izin verilmeyen röportajda, darbelerin asıl sebeplerini açıklıyor.
‘Ben kendimi Kurtuluş Savaşı şehitlerinin, gazilerinin torunu sayıyorum. Gaziler savaşta gözünü, kolunu kaybederken işgal altındaki İstanbul’da olduğu gibi birilerine iktidar senetlerini bıraktı. Ben dedemin bıraktığı o senetleri geri istiyorum. Temel sorunumuz ‘Ben şunu istiyorum’ diyememek. Dedelerimizin işgal altında bıraktığı iktidar senetlerini hem vallahi hem billahi alacağım.”
Bu sözler, 28 Şubat sürecinin dik duruşlu İçişleri Bakanı Meral Akşener’in bir röportajından alınma. Refahyol hükümetinin postmodern bir darbe ile yıkılmasından 6 sene sonra 2003’te TRT için yapılan bu röportaj yayımlanmadı. Yayımlanmayınca da yapımcı ve sunucu Işıl Alatlı ‘Tek Başına’ isimli programına son verdi. 28 Şubat soruşturması kapsamında bilgisine başvurulmak üzere geçen hafta Ankara Adliye Sarayı’na davet edilen Akşener, o röportajda hem dünya görüşünü hem de cumhuriyetin kurulmasından günümüze kadar gelen siyasi krizlerin arkasındaki sebepleri tarihçi gözüyle analiz ediyordu.
Akşener’in 28 Şubat’ta cuntanın üzerine korkusuzca gidişinin pek çok ayrıntısını biliyoruz. Batı Çalışma Grubu (BÇG) adı altındaki illegal yapılanmayı o ortaya çıkardı. Emniyet İstihbarat Dairesi Başkan Vekili Bülent Orakoğlu ve Onbaşı (polis)Kadir Sarmusak’ın getirdiği cunta belgelerini başbakana iletti ve gereğinin yapılmasını istedi. Ancak belgeler Başbakan Necmettin Erbakan’dan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e ondan da Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı eli ile cuntaya ulaştı. BÇG’nin kurucusu Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, Akşener’i casusluk yapmakla suçladı. İçişleri bakanı geri adım atmayınca gazeteler bakan hakkında yalan haberler yayımladı. Kılık kıyafeti ile alay ettiler. Evine hırsız soktular, ‘yatak odasına gireriz’ mesajı verdiler. Eşine telefon açıp hakaret ettiler. ‘Yağlı kazığa oturturuz’ diye ölüm tehdidinde bulundular. Akşener, bu süreçte geri adım atmadı. Manşetlere basın toplantıları ile cevap verdi. Valileri brifinge göndermedi; “81’ini de görevden alırım.” diye meydan okudu. MGK’da başörtüsü yasağı gündeme gelince karşı çıktı, “En son Fransız askeri başörtüsüne dokunmuştu, sonucuna katlanmaya hazır mısınız?” dedi.
Bugün emekli Orgeneral Çevik Bir tutuklu, 28 Şubat’ın aktörlerinden hesap sorulurken, MHP’den milletvekili seçilerek Meclis Başkanvekilliği görevini yürüten Meral Akşener süreçte sivillere işaret ediyor. Aksiyon’a; “Cuntacılarla işbirliği yapan bazı kişilerin bugün demokrasiden yana tavırlarını ibretle ve hayretle izliyorum.” diyor. Dik duruşunun arkasında 2003’te sarf ettiği sözlerin olduğunu söylüyor. Peki, cuntacılarının ‘yağlı kazığa’ oturturuz diye tehdit edecek kadar kızdığı Akşener’in toplum ve siyasetin üzerinden geçen süreçte cuntaya boyun eğmemesinin arka planında ne vardı? Pek çok siyasetçinin pes edip teslim olduğu 28 Şubat, Akşener’i neden teslim alamadı? Onu ayakta tutan duygu ve düşünce neydi? İşte bu soru ile birlikte bugün bile sancısı çekilen iktidarların muktedir olamaması sorununa cevap olacak açıklamalar Akşener’in 2003 yılında verdiği yayımlanmayan o röportajında saklıydı. İşte o röportaj:
-“Ben dedelerimin bıraktığı iktidar senedini istiyorum.” derken neyi kastediyorsunuz? “Ben” kim?
Bu ben Rumeli göçmeni bir ailelinin kızı, bunu özellikle söylüyorum; çünkü Rumeli kadını itirazcıdır, sorgulayıcıdır, çok şey yaşamışlardır. Ailenin yükünü göçler, savaşlar esnasından yüklenmişlerdir ve bu anadan kıza geçen bir tavırdır. Diğer taraftan ben orta karar, küçük bir memur ailesinin çocuğuyum, dinî terbiye almış bir insanım. Dinî ve millî olarak ailem bana ne öğretti diye düşündüğüm zaman, hep bunlar öğretilir; sabrın, itaatin kutsandığı bunları sayabilirim; örneğin bir köfteyi üçe bölmeyi öğrendim, bunun fakirlikle alakası yoktur, kanaati öğretir. İtaati, sabrı ve kanaati... Bunlara baktığımızda dinî ve millî anlamda bir kere bize hiç talep etmeyi, talip olmayı öğretmez ailelerimiz. Bunu fark ettim, bu yüzden ben talep eden taraftayım, sadece kendi adıma değil; Türkiye’nin asli unsuru olduğuna, daha büyük bir kitleyi temsil ettiğine inandığım grup, sınıf adına ben demeyi, talep etmeyi ortaya koyan bir politikacı olmaya, duruş göstermeye özen gösterdim. Ayrıca ‘ben’ bilinçli olarak söylenmiş bir sözdür. Türk siyasetinde siyasi aktörler bizi kutsar, çünkü bizde sorumluluk duygusu azdır, herhangi bir konuda risk alma yeteneğini yayarsanız, risk almaktan kurtulabilirsiniz, sanki paylaşma varmış gibi görünür ama ben sözüyle sorumluluk almaya hazır olduğunuzu ortaya koyarsınız. Risk alabilirsiniz ve herhangi bir konuyu yaymak gibi bir durumunuz olmaz, onun için ben.
-İktidar senedini istemenin bedelleri olduğunu ve ödediğinizi, ödemeye devam edeceğinizi bildiğinizi de söylüyorsunuz?
1980’den önce sınıf tanımı yaptığınızda bir gruba ait olduğunuz ortaya çıkardı. 80’den sonra benim konumumda bir insan bu tanımı yaptığında sosyolojik ve sosyal psikolojik bir tanımdır. Benim gibilerin ailesinden başlayarak okulunda ve toplumun diğer katmanlarında yaşadıkları bir süreç var. Bizim gibiler öğretmen olabilir, bakkal dükkânı sahibi olabilir, memur olabilir, işçi olabilir ama daha yüksek yerlere doğru talebiniz varsa bariyerlerle karşılaşırsınız. Eğer geleneksel aile yapısı içinden geliyorsanız, geleneksel kavramlar içinde yetişmişseniz, –dinî ve millî anlamda söylüyorum– biraz muhafazakâr ve dindar yönünüz varsa bu bariyerler biraz daha katılaşır, biraz daha zorlaşır; çünkü Türkiye’de benim gibilere bakış açısı bir sınıf atlamaya yönelik tahrik ve tetikleyen bir yapı mevcuttur. Ama bu talebinizi çok net ve bulunduğunuz yerde belirtirseniz bir sürek avı ile karşı karşıya kalırsınız. Ama buna karşılık ben sendenim, senin gibi olmak istiyorum, bana yardımcı ol gibi söze dökülmeyen sessiz çığlıklarla belirtirseniz benim elit dediğim bazı basın yayın organlarında ‘beyaz Türk’ diye geçen kesim tarafından ‘eh olabilir’ gibi bir davranış biçimi ile karşılaşabilirsiniz. Siz bunu yapmak yerine ‘ben, benim temsil ettiğim sınıfın bir parçasıyım ama seninle eşit olmak, ülkeyi seninle birlikte yönetmek istiyorum, benim de payım en az senin kadar’ dediğiniz zaman ayrık otu oluyorsunuz ve bunun da bedelleri oluyor.
-İktidar senetleri kimlerin elinde?
İktidar olma ile muktedir olma arasında temel bir fark var. Çok partili sisteme geçtikten sonraki dönemde seçim sonuçları daha Anadolu’yu temsil eden partilerin aktörleri tarafından kazanılmış olabilir ama o aktörlerin üst yönetimlerine baktığınız zaman söylemeye çalıştığım, ‘ben sendenim’ mesajlarını vermeye çalışan bir duruş da görüyorsunuz. Dolayısıyla kendi insanını seçip gönderebilir benim temsil ettiğim sınıfın insanları; ama onlar seçip gönderdikten sonra hele üst yönetim noktasına geldiği zaman değişim değil ama bir başkalaşım içine girdiklerini tespit ediyorum. Şerif Mardin hocanın bir tespiti var, diyor ki; ‘Cumhuriyet trenine bürokrasi bindi, halk binemedi.’ Demokrasinin de temel sorunu budur. Siyasi iktidarın muktedir olmasını engelleyen unsurlar vardır.
-Nedir bunlar?
İş hayatı vardır engelleyen unsurların içinde, bürokrasi vardır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin elitleri vardır. Benim sınıfımın insanlarının özgüveni zaten yeterince kırılmıştır. İşin enteresan tarafı toplum mühendisliğine soyunup gelen kesimlerin Avrupa ve Amerika’ya karşı özgüvenleri olmadığına inanıyorum. Dolayısıyla karşılıklı özgüvensizliğin getirdiği kırılganlık çözüm ortaklığında yan yana gelmeyi ortadan kaldırıyor. Sonra da Anadolu’dan seçilip gelmiş temsilci o insanların önünde Cumhuriyet’in tüm değerlerine sımsıkı sarıldığını düşünen, buna ciddiyetle, samimiyetle inanan, şuuraltında korku stokları bulunan, sivil ve silahlı bürokrasi artı diğer gruplar tarafından atılan her adımda bir problemle karşı karşıya bırakılıyor. Bu başkalaşma, ‘ben sendenim’ sessiz çığlıkları ile geçen süreyle de muktedir olma meselesinden hızla uzaklaşıyorsunuz. Rahmetli Turgut Özal’ın bir sözü var; ‘Ben en güçlü olduğum zaman bürokrasinin yüzde 30’una hâkim oldum’ diye. Sorgulanması gereken bir alan burası. Diğer taraftan temsil konusunda sanki bir eşitlik varmış gibi görünmekle birlikte Anadolu’yu gezerseniz İstanbul’un büyük sermayesinin Anadolu’yu şekillendirdiğini görürsünüz, kimi zaman bayilik sistemi ile kimi zaman başka bir organizasyon biçimindedir. Ve o şehrin eşrafı dediğimiz insanlar tarafından belirlenmiş adamları siyasi partiler milletvekili seçip getirmek zorunda kalır ve orada da temsil konusunda göze görünmeyen küçük çelişki mevcuttur. 1980’den sonra aralığın gittikçe kapandığına inanıyorum ama muktedir olma problemi hâlâ devam ediyor,
Seçilen sonra nasıl değişime uğruyor?
Ben her milletvekili seçilen arkadaşın iyi niyetlerle, heyecanla bu işe girdiğine inanıyorum. Bir milletvekili adayı inanılmaz vaatler verir. Fabrikalar açma sözü verir, herkesi işe koyma vaadinde bulunur, aş verir, ekmek verir. Gelir Meclis’e görür ki Siyasi Partiler Yasası ve Tüzüğü’nden kaynaklanan sadece bir parmaktır. Her milletvekili eğer partisi iktidar olmuşsa bakan olmak ister. Bakan olabilmek için sokaktaki adamdan, seçmenden aldığı oyun yeterli olduğunu zanneder; fakat olmadığını fark eder Meclis’te. Genel başkanın iki dudağı arasındadır. Bu defa genel başkanının gözünü takip etmeye başlar. Tabii o genel başkanın o milletvekilini görebilmesi için bir süre vardır, bu sefer etrafına bakmaya başlar. Yani kimlerdir bunlar? Onların da seçim meydanında halk adına eleştirdiği insanlardan oluştuğunu görür, bu defa onların gözlerine kendi gözlerini kilitlemeye gayret eder, o arada da ‘ben sizdenim, sizin gibi olmak istiyorum, daha fazla size benzemeye çalışıyorum’ gibi bir tavrın içine girer. Bu defa şöyle bir zorluk ortaya çıkar; değiştirmek için geldiği eğer kafasında varsa, muktedir olmayı öne koyarak geldiği sistemin içinde muktedirlik kavramı kalkar, iktidarla yetinir ve arada kendisine oy veren arkasında bulunduğu kişilerle arasındaki bağı kopar. Oy veren seçmenin de bu milletvekili ile bir problemi ortaya çıkar. Onlar da bir iş dışında bir daha arayıp sormaz. ‘Arkada bir güç var hissini o kişi alamaz. Bu defa o milletvekili otomatikman, karşı çıktığı sistemin parçası olma yolunda gayret eder. Eğer bunu yapamıyorsa bu defa gettolaşır ve her şeyi reddeder; çözüm ortaklığı dediğim iki tarafın bir araya gelip çözüm üretebileceği vasat ortadan kalkar. Arka planında felsefik olarak böyle bir mantığın olduğunu düşünüyorum; biz hep sezgi veya akıl dedik. Cumhuriyet veya demokrasi dedik. Hâlbuki bunun yerine mantığını koyabilseydik büyük oranda çözüme ulaşmak mümkündü diye düşünüyorum.
-İktidar senedini alma cesaretini siz nereden buluyorsunuz?
Benim hayatımda önemli yeri olan bir hikâye var. İstiklal Savaşı bittikten sonra Atatürk Adana’ya gitmiş, cumhuriyet kuruluyor, vali bey İstasyon Caddesi’nde gezdiriyor, çok güzel evler görmüş, o zaman gayrimüslim vatandaşlarımız askerlik yapmıyor, onlara ait evler. Kimin, kimin diye sormuş, en sonunda bir viraneye rastlamış. Bu kimin demiş? ‘Recep Çavuş’un demişler. Çok kızmış, çağırtmış Recep Çavuş’u, gözünün biri yok, kolunun biri yok. Gerçek bir vakadır bu. Hiddetli bir şekilde sormuş; ‘Recep Çavuş bunlar bu evleri yaparken sen neredeydin?’ Recep Çavuş biraz daha ezilmiş, sıkılmış ve ‘Paşam ben seninle birlikte Çanakkale’deydim, seninle birlikte Sakarya’daydım’ demiş. Ben buna inanıyorum, ben kendimi Recep Çavuş’un torunu saydım hep. Recep Çavuş’lar Cumhuriyet treninin oluşması için canları ile kanları ile çalıştılar ama buna karşılık trene binemediler. Şimdi bunun anlamı Recep Çavuş’ların torunlarını o trene bindirmek artı makinistle birlikte olmasını sağlamak, benim hedefim bu. Fakat benim sınıfımın insanlarını eleştirmek istiyorum bu konuda.
-Niçin?
Biz biraz daha dolanarak yapmaya çalıştık, örneğin bizim sınıfımızdan olmayan bizim gibi insanların haklarını savunduğunu düşündüğümüz liderleri, aktörleri tahkim ettik, çok sağlam durduk arkalarında. Onların alması gereken riskin belki on kat fazlasını bizler aldık. Niye? Söylemeye çalıştığım şey şuydu; kabul görmeyeceğimizi düşündüğümüz için mücadele ettiğimiz ya da talepkâr olduğumuz sınıfın elindeki iktidar senetlerini, o sınıfın mensubu bir insan eliyle almayı düşündük.
-Sonuç?
Kendi özelimde de yaşadım. İçimizden liderler çıkarmak zorundayız ve onlar çıktıktan sonra da başkalaşmamalıdır. Elbette çağın gereklerine göre değişim yaşanacaktır ama söylemeye çalıştığım o başkalaşmaya uğramadan, bulunduğu yerde durarak o yolu açmak. Kendi özelimden biliyorum. Şunu sağlamaya çalışmıştım. Farklı bir sınıfın insanı var, bizi savunuyor, biz ona şunu söylemeye çalışıyoruz: ‘Bize yol aç.’ Yani birlikte olalım. Sonuçta çok daha fazla risk, çok daha fazla bedel benimle ilgili oluştu. Özüne bakınca yanlış bir duruş olduğunu düşünüyorum. Biz böyle davranarak sosyolojik anlamda özgüvensizlikler, korkular, özünde bir takiyye ortaya koyduk. Bu da daha dürüst, daha net tavır koymamızı engelleyen bir durumdur.
-Zor dönemde önemli bir makamı işgal ettiniz. Bakan olduğunuz ilk MGK toplantısına katıldığınız zaman ne hissettiniz?
Ben tarih hocasıyım. İçişleri Bakanlığı, MGK üyeliği benim gözümde manevi yeri olan kurumlardı, her iki koltuğa da oturmak için yürüdüğüm zaman bacaklarım titremişti. Birincisi bu. İkincisi İzmit’in bir köyünden yola çıkarak o bahsettiğim uzlaşma ayrı bir şey ama eşitlik içindeki bir tavırla oraya doğru yürümenin çok kolay olmadığını söyleyeyim. Yani inanamamıştım. Mesela üniversiteye asistan olarak müracaat ettiğimde dekan olmayı aklımdan geçiremiyordum, çünkü ‘Bizden olmaz, tanıdığımız yok, bildiğimiz yok, dolayısıyla dekan ya da rektör olamam’ diyordum. Türkiye Cumhuriyeti’nin içişleri bakanı olmak benim için önemliydi. İktidar ve muktedir olmak arasındaki o kavramsal farka da çok önem veren bir insan olduğum için bazı şeylerin de oradan problem hâline dönüştüğüne inanıyorum. Ona çok dikkat etmeye özen gösterdim. Sonuç ortada, maddi ve manevi olmak üzere pek çok bedel ödedim. Ama ben sosyolojik olarak bir rol model olduğuma da diğer taraftan inandım hep. O da şu; Ardahan’a gitmiştim. İçişleri bakanıydım ve basının giyimimle, davranışımla alay ettiği bir dönemdi. Konuşmamla Ardahan’ın Damal ilçesinde bir tören yapıldı, o törenden sonra iki genç kız kapıda karşıladılar beni, biri lise son biri lise ikideydi. ‘Meral abla sen bir köylü kızıymışsın ama okumuş bakan olmuşsun, babalarımız bizi okutmuyor, onunla konuş, biz de okuyalım, birimiz başbakan birimiz milletvekili olabiliriz’ dediler

20 Nisan 2012 Cuma

Emekli Yarbay Şenol Özbek: Balyozcular başarsa belimizi doğrultamazdık

İzmir’in Menemen ilçesindeki trafik kazasında hayatını kaybeden emekli Yarbay Şenol Özbek’le kısa süre önce Türkiye’nin derin meselelerini konuşmuştum.


9 Nisan 2012 / İDRİS GÜRSOY


Geçen hafta İzmir’in Menemen ilçesindeki trafik kazasında hayatını kaybeden emekli Yarbay Şenol Özbek’le kısa süre önce Türkiye’nin derin meselelerini konuşmuştuk.

Şenol Özbek, emekli yarbay. Genelkurmay Karargâhı’nda, Özel Harp Dairesi’nde görev yaptı. 2008 tarihli “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nda ıslak imzası bulunan Albay Dursun Çiçek’le Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nda iki yıl çalıştı. 17 yıl askerlik görevinden sonra yarbay rütbesinde iken kendi isteği ile emekli oldu. Darbeler konusunda içeriden farklı bir bakışa sahipti. Geçen günlerde Ankara Keçiören’deki evinde kitap ve gazete arşivleri içinde 27 Mayıs 1960’tan başlayarak 28 Şubat ve Çetin Doğan’ın bir numaralı sanık olarak yargılandığı Balyoz darbe planına kadar bütün süreçleri ve aktörlerini konuşmuştuk. Analitik bir bakış açısı ile yaklaşıyordu olaylara. Darbeci geleneğin kökünün kazınmasının sorunu büyük ölçüde çözeceğini ama yetmeyeceğini söylüyordu. Komitacı zihniyetin sivil uzantılarına dikkat çekiyordu. 28 Ağustos 2002’de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 2006’da emekliye ayrılan Hilmi Özkök Paşa ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulunuyordu. Özkök’le Çetin Doğan arasındaki mücadelenin perde arkasına ışık tutacak açıklamalar yapıyordu. Geçen hafta trafik kazasında hayatını kaybeden emekli Yarbay Özbek, orduyu ve içindeki cuntaları en iyi bilen subaylardan biriydi. Sorularımıza verdiği cevaplar şöyleydi:



-Siyaset-ordu ilişkileri neden hep sorunlu Türkiye’de?



Üç başlıkla ele almak lazım. Birincisi, ordu-devlet olmanın getirdiği tezahürler var. İkincisi, ordunun siyaset zemininde olmasının getirdiği tezahürler var. Üçüncüsü, cuntacı-komitacı geleneğin doğurduğu tezahürler var. Bunlar bazen örtüşüyor, birbirine geçiyor. Siyasi irade rayına sokmak istiyorsa bunları üç başlık altında ele alıp ayrı ayrı çözüm üretmeli.



-Balyoz bir cunta mıydı?



Balyoz, Genelkurmay Başkanlığı bilgisi dışında farklı bir yapılanma.



-Ordu-millet olmanın ve ordunun siyasetin içinde olmasının tezahürleri neler?



Genelkurmay başkanı ‘İrticaya tarafız’ diyor. Ne demek bu? Kendi imzası ile açıklıyor, bunun anlamı ne? Genelkurmay Başkanlığı bir kitapta karşılığını buluyor bu açıklamanın. Bu devlet millet-ordu devletidir, 27 Mayıs’ta bu mantıkla teşkilatlandırılmıştır devlet.



-Nasıl?



27 Mayıs 1960’ta askerî cumhuriyete çevriliyor devlet. MİT müsteşarı asker, MGK da asker ağırlıklı. Seçimle gelenlerle atanmışların işbirliğinde bir yönetim şekli kuruluyor. Şu anki hukuk düzeni bu, başka bir şey yok.



-Cuntacılık bitse sorun çözülür mü?



Cuntacılık kalktı, bir tane cuntacı subay kalmadı orduda diyelim; yine de iki problem duruyor. Ordu siyasetin içinde ve ordu-devletiz. Askere müdahale imkânları hukuken yerinde duruyor.



-Cuntacı-komitacı mantığın yakın geçmişte ortaya çıkmasının sebebi ne?



Genelkurmay Başkanlığı elindeki imkânlarla siyasete müdahaleyi sağlayamayınca bunlar farklı bir örgütlenmeye gitmişler. Genelkurmay Başkanı’nın yapacağı bir şey yok, biz yapalım, demişler. Özkök değil de bir başkası olsaydı ya da Aytaç Yalman’ın yerinde başka biri olsaydı 28 Şubat’ı yeniden yaşayacaktık ve bunun adı da suç olmayacaktı. O yüzden 28 Şubat ve BÇG’yi hukuken mercek altına aldığında çok suç unsuru bulamayabilirsin.



-O yüzden mi ‘Bin yıl sürer’ dendi?



O söz, ‘Bu meşru bir iş’ anlamında söylendi. Bu görev verilmiş adama. Ordu siyasetin içinde, ordu iktidara ortak… Devlet diyalektiği bu şekilde kurulmuştur. Millî Güvenlik dersi yönetmeliğini okuyun, ‘Orduya bağlılık fikri geliştirilmelidir’ diyor. Ne demek? Bir devlete, sisteme bağlılık olabilir; ama orduya bağlılıktan söz edilebilir mi?



-Neden ediliyor?



Çünkü ordu devlete ortak. İki su akıyor iktidara Türkiye’de. Biri seçilerek geliyor, diğeri ordu bürokrasisi. İkisinin mutabakatı ile Türkiye idare ediliyor ve hâlâ öyle.



-Bu yapı hakkında asker ne düşünüyor?



Askerî sistem kendi içinde de böyle dizayn ediliyor. Harp Okulu’na girince ‘Siz cumhuriyetin garantörüsünüz’ deniyor. Ona göre bir eğitim veriliyor. Ordu siyasetin içinde. Bir kere ordunun ideolojik algılarını kaybetmediği müddetçe kendisini siyasetin dışına çekmesi çok zor. Asker böyle biçimlendiriliyor. Ordu açıklama yapıyor, ‘Dil konusunda tarafız’ diyor. Genelkurmay dil uzmanı mı, sosyoloji şubesi mi var? Peki, buna karşı tepki var mı? Hayır; çünkü devlet bunun üzerine inşa edilmiş. Cuntacılar tasfiye edilince problemin çözüleceğini sanmak yanlış. Ordunun siyasetin dışına itilmesi lazım.



-Nasıl?



Genelkurmay başkanı dâhil, hiçbir askerin siyasi açıklama yetkisi olmayacak. Orduda ideolojik algı doğrultusunda bir eğitim verilmeyecek.



-Dış tehdide göre bir eğitim mi?



Hayır, dış tehdit değerlendirme yetkisi de yoktur ordunun. Tehdit değerlendirmesini millî irade yapar, orduya da der ki ‘Ben şu olayı tehdit görüyorum, ona göre kendini teşkilatlandır.’ Yıllarca sanal şeyler öğrettiler insanlara ve bunlar üzerinde içe dönük konseptler geliştirdiler. Yıllarca güvenlik endişesi içe dönüktü. Bir kere güvenlik tanımını siviller yapacak. Ordu, tanıma göre kendini teçhiz edecek, istekte bulunacak, ‘Görevi yerine getirebilmem için 100 uçağa, 50 gemiye ihtiyacım var’ diyecek.



-Hilmi Özkök böyle mi düşünüyordu?



Tabii ki böyle düşünüyordu ama o da ordu-devlet mantığı ile dizayn edilmiş. Siyasetin içindeki bir ordunun başında olduğunu biliyordu. ‘Devleti dönüştürmemiz lazım, böyle olmaz’ endişesini o da taşıyordu. Akıllı, devleti bilen insanlar zaten böyle düşünür. Ordunun siyasetin içinde olması askerlik tekniği açısından uygun değil zaten.



-Ordudaki ağırlıklı görüş ne?



İdeolojik eğitimden dolayı memleketin iç veya dış dinamiklerinden kendini sorumlu tutmak endişesi beyinlere nakşedilmiştir. Ama eminim ki kamuoyundaki bu sorgulama sürecinden etkileniyor bu insanlar ve kendi vicdani muhasebelerini yapıp ‘Ordunun ne işi var bu işlerde?’ diyorlardır.



-Orduda bu konuda görüş ayrılığı mı var?



İki gurup var, biri dediğimiz minvalde devletin algı değiştirmesi gerektiğinin farkında, diğer bir gurup ise hâlâ bıraktığımız yerde.



-Askerin ağırlığının sürmesini isteyen sivillere ne diyorsunuz?



Askeri, sivili yok o mantığın. Orduyu ayrı bir şey görüyor, ordu düşmanlığı diye bir şey çıkarılmış, Meclis düşmanlığından, hükümet düşmanlığından bahsedilmiyor, ordu düşmanlığı deniyor.



-Niye?



Ordu-devlet algısının doğurduğu bir tezahür.



-Bir görev gibi yapıyor bazıları?



Avrupa’da eskiden feodal bir yapı vardı. Feodal yapı yanında orduyu bulunduruyordu. İktidar gücünün orduya dayanması geleneği oradan geliyor. Türkiye’de iktidar gücünü millî iradeye rağmen elinde bulunduran bir grup var. Sen buna bürokrat aydın, ne dersen de. Bir grup var. Bu grup zora geldiğinde feodal beyler örneğinde olduğu gibi gücünü buraya isnat ettiriyor. Güç kaybını rejim kaygısı olarak sunuyor ve orduyu göreve davet ediyor. Vesayetin çeşitli ayakları var, bunu anlaması gereken en başta sivil siyaset, çözümünü de bu ayaklar üzerine oturtacaklar. Teorisine kafa yormayanlar siyaset de tespit edemez. Sanıyorlar ki Çetin Doğan biterse sistem adam olacak?



-Olmaz mı?



Üç ayak önemli. Biz ordu-devlet miyiz? Buna cevap verin. Ordu-devletiz. Devlet, millî hedeflerini gerçekleştirmek için bir analiz yapar, ana eksen ne? Askerî militarist mantıksa devlet ona göre teşkilatlanır. Öncelikle TSK’nın ihtiyaçlarını karşılamak için dizayn edilir. Osmanlı, ordu-devletti. Ordu sefere gidiyor, memlekete gelir getiriyordu. Çağımızdaki devlet modeli bunu kaldırmıyor. Şimdi sivil dinamikler ön planda. Medya ve sivil organizasyonlarla dünyayı ayağa kaldırıp on ordunun yapamayacağını yapabilirsin. Bu çağda ordu-devleti savunmak cehaletten başka bir şey değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin algı değişimine gidip devleti ordunun üzerinden alıp sivil dinamikler üzerine oturtması gerekiyor, bu devlet var olacaksa bu çağda sivil dinamiklerle var olur.



-Generaller cuntacı olarak mı yetiştiriliyor?



Bu algıyla yetiştiriliyor. Genelkurmay başkanı olan insan bu memleketin sorunlarına hâkim olmak zorunda. Dilini, dinini, kültürünü bilmek zorunda. Bunlar bu işlerden anlamazlar. Atatürkçülük kitabını açarlar, söylediği sözleri kendilerine dönüştürüp yüksek sesle felsefi sözler söylüyor algısı ile kamuoyuna sunarlar.



-Hilmi Özkök neden hedef oldu?



Özkök’ün normalde hükümete muhtıra vermesi lazım. Devlet düzenine, diyalektiğine baktığımızda her gün hükümete emir vermesi lazım. Hangi hükümet olursa olsun. Ama müspet bir sapma bu. Hilmi Özkök sisteme aykırı davranıyor. Özkök sistemi çalışmaz hâle getiriyor. Özkök vazifesini yapmadı, ama yapacağı vazife mukaddes bir vazife değildi. Bu ülkede kurulmuş köhne bir düzenin doğurduğu köhne bir vazifeydi.



-O yüzden mi itibarsızlaştırmak istediler?



Özkök’e yap dediler, yapmıyorum dedi; sisteme isyan etti. Özal da sisteme isyan edenlerden. Özal anayasayı delmekle bir şey olmaz derken dalga geçti, bu düzen bozuk, bunu değiştirmemiz lazım diyordu. Aşağıdakiler dediler ki sen neden görevini yapmıyorsun?



-O kavga devam ediyor mu?



Şu anda devleti yaşatmak için mücadele veriliyor, bir iktidar mücadelesinin ötesinde, AK Parti’yi de aşıyor.



-Balyozcular başarsaydı…



Bu sefer de bir hükümet kurban verilseydi biz belimizi doğrultamazdık. Devlet kendi kurtuluş savaşını veriyor, devlet yaşama mücadelesi veriyor. Devlet 300 milyar dolarını dağa taşa gömer mi? Özkök sinyal çanı çaldı, ‘devlet çöküyor’ dedi.



-Devlet çöküyor muydu?



Gidiyordu. Kayarken tutuldu. Tutulmayla birlikte yeniden yapmışken tam yapalım misali safha safha yerine oturtuldu.



-Hüseyin Kıvrıkoğlu nasıl düşünüyordu?



Özkök’le birlikte kuvvet komutanı Edip Başer olacaktı. En kıdemli orgeneral Başer’di. 28 Şubat algısına karşı olan bir grup vardı, 28 Şubat’ı da tasfiye eden. Kıvrıkoğlu, Edip Paşa ve Özkök’ü sayabilirsiniz. Onlar o misyona, ‘o kadar da değil’ deyip ‘dur’ diyenler ama bir sonraki aşamada bunlarda da bir algı farklılığı doğdu.



-Nasıl?



Ordunun devlet diyalektiği içindeki yeri, ordu-devlet olarak devam edecek mi? Kıvrıkoğlu dedi ki ‘devam edecek’. 28 Şubat’a karşı olabilir ama ordu-devlet yanlısı olabilir. Ordunun siyasete bulaşmasını normal karşılar. 28 Şubat felsefesinin doğurduğu din konusunun ne olacağı konusunda da ayrışmalar yaşandı. 28 Şubat’a karşı olmak başka ama ben karşı olanlarla yine bir ayrılık yaşıyorum. Bir ordu-devlet olmaktan kurtulup sivil dinamiklerle cuntacı mantık ebediyen başını kaldıramayacak şekilde yok edilmeli. Ama cuntaya karşı olup ordunun siyasetin içinde olmasını isteyenler var. Özkök benim gibi düşünenlerden.



-Bu düşünce güçlü mü?



Bu, algı ve biraz da akıl sorunudur. Akil insanlar bu mantıkla ayakta kalamayacağımızın kararını verdiler bence. Yoksa değişim ve dönüşüm süreçlerini idare etmeye hiçbir iktidarın gücü yetmez, bu devlet içindeki bir refleks. Ordu -devletse, irtica ile ordu mücadele eder, PKK ile ordu mücadele eder; ama biz de diyoruz ki bunlarla mücadele etmek ne ordunun vazifesidir ne de bunları tehdit olarak değerlendirmek orduya düşer.



-Kıvrıkoğlu, 28 Şubat’a karşı mıydı?



Kıvrıkoğlu, 28 Şubat’a karşıydı, başörtüsü ile uğraşmanın anlamsız olduğuna kısmen inanıyordu ama sorun tanımlarını bizim gibi yapmıyordu. Çetin Doğan konsepti ile uyuşmuyordu ama ‘ordu-devlet de olsun’ diyordu. Özkök ise ‘ordu bu işlerden elini çeksin’ diyordu. 28 Şubat’ta bu ayrışma yaşandı.



-Erbakan’ı ordu sever mi?



25 yıl kaldım, bir tek ‘Erbakancıyım’ diyen adama rastlamadım. Ana damar bellidir: Sağ ve sol...



-Ordu basını nasıl bu kadar rahat kullanabiliyor?



Bir ordu devletse ordunun iktidar gücü içinde payı varsa onun altındaki kademelerde ordunun etkisi varsa insanlar o yapı içinde kendilerine alan açmak için gider orduya yamanırlar. Hiçbir şey bilmiyorsa bile ordunun ihalelerinden istifade etmek için yamanırlar. Çok basit. Basın bir parça.



-Nasıl?



Parayı orduya veriyorsun, ordu bunu kendisi harcıyor, kendi denetliyor, bağımsız, kendi içinde bir devlet. İktidar gücüne de ortak. Bir kere bu fotoğraf insanları oraya yamanmaya iter. Bugün basit bir şey söyleyeceğim, ordunun yiyecek giyecek ihalesinin ne kadar olduğunu tahayyül edebiliyor musunuz? Sen bu ilişkiler yumağını kullanarak patronları da tesir altına alabilirsin, bu her dönemde vardır. Akredite olsanız her hafta oraya gideceksiniz, bu sistem.



-Psikolojik harekat planları nasıl yapılıyor?



Bilinmeyen bir şey değil. Bu ülkenin gazetecileri Genelkurmay Karargâhı’nda cirit atar. Bir manşet attırmak için özel bir gayrete gerek yok. Ordu-devletsen bunun hukuk zemini içinde de karşılığı varsa hukuk profesörleri karargâha gelip irtica brifingine girip ayakta alkışlıyorsa bunlar normal. Hocalar, yargıçlar, koşa koşa karargâha gidip görev verdiniz diye teşekkür etmediler mi? Adam yerine koydunuz diye de teşekkür ediyorlar.



-27 Mayıs’ta da var bu ilişki? Öğrencilerin kıyma makinelerine gönderildiği haberleri hiç sorgulanmadan yayımlanıyor?



Kim dergisinde cunta iddiaları için ‘balon’ manşetlerinin atılması cuntacılarla işbirliksiz olabilir mi? Cuntacı-komitacı-aydın işbirliği hep vardı. Gazeteciden hukukçusuna varana kadar. Bunlar da komitacı.



-Dışarıda da mı var komitacı?



Bizde komitacılığın esas ayağı dışarıda. Cunta ordu içindeki yapıyı ifade eder, komitacılığın sivil asker ayrımı olmaz, her ayağı olabilir. Cunta ordu içindedir, komita sivil asker aynı ayak olabilir.



-Sivilleri nasıl anlayacağız?



Demokrasi ile idare edilen bir ülkede halkın oyları ile işbaşına gelmiş bir hükümete ben seni tanımıyorum demek mümkün olabilir mi? Sen benim başbakanım değilsin diyor. Bu komitacı mantık bu demokraside suçtur. Başbakan bu millet tarafından seçiliyor, eleştirebilirsin ama benim başbakanım değil diyemezsin, o zaman git kendi başbakanını eleştir. Komitacılık bizde sivilde daha güçlü.



-Son zamanlarda zayıfladı diyebilir miyiz?



Ordu-devletin olduğu sonuçlarla birlikte olunca etki katsayısı yükseliyor. Yoksa bir şey ifade etmez. Bunlar örgütlenme nihayetinde, veya yukardan aşağıya tetikleniyor. Bir numara, beş numara, bir numarayı bulursak Türkiye kurtulacak sanki, ortada sistem problemi var. Ordu siyasetin içinde, bunu düzeltin. Sadece Çetin Doğan’ı tıkarsak bu ülke kurtulmaz.



-Ne öneriyorsunuz?



Hukuk zemininde çözeceğiz bir kısmını, komitacılık her yerde suçtur, bizde de suç; bunun hesabını verecekler. Ordu-devlet siyasetin konusu, ona siyaset çözüm bulacak; anayasa değişikliğinden tut, devletin yeniden dizayn edilmesi, devlet kurumlarına yeniden sorumluluklar verilmesi. Kırmızı kitabın değiştirilmesi MGK’daki değişim bunun devamının gelmesi lazım.



-Camileri bombalama planları yapan bir cuntacı-komitacı nasıl çıkıyor bu ordudan?



Bu ülkede cami bombalanmamış ama başka yerler bombalanmış, geçmişte var, bu işler zaten bunların mesleğiymiş. Ordu-devlet mantığını ayakta tutmak için, ordu olmazsa ne hâle geliriz diye sordurmak için zemini sürekli şekilde beslemişler. Cami bombalama diyorsun, Allah korusun ikisi kıyaslanamaz, bir milletin seçimle gelmiş başbakanını asmak mı daha korkunç bir şey, cami bombalamak mı? Cami bana hafif kalıyor, adam camiyi niye bombalar, başbakanı asmak için, nihai hedef odur. Adamlar bunu yapmışlar zamanında zaten. Başbakanı at hırsızı gibi asmış bu adamlar, başbakan üzerinde sigara söndürmüşler.



-Yine yaparlar mı?



Cami bombalamak falan ufak kalır. Dinî inançlar ve algılarımızla düşündüğümüzde irkiliyoruz ama başbakan asmış bu adamlar, daha ötesi yok. Ve getirmiş Fatin Rüştü Zorlu’yu bir ayyaşa astırmışlar, bulup getirmiş astırmışlar. Hâlâ cami bombalamaktan bahsediyorsunuz!



-27 Mayıs’taki isimlerin bugün cuntacılıkla yargılanması tesadüf mü?



Çetin Doğan olmazsa başka biri olacaktı, aktif olmayan yok ki, hepsi cuntacıymış o dönemde. Silahlı Kuvvetler içinde bir sürü komite var. Oluşturulan komite (Millî Birlik Komitesi) ordu içindeki cuntaların gönderdiği adamlarla oluşturulmuş bir koalisyon. Talat Aydemir’in cuntası ayrı, 9 Subay’da tutuklanan Faruk Güventürk’ün ayrı. Türkeş daha sonra Talat Aydemir’inkine dâhil ediliyor. Türkeş geç girenlerden.





--------------------------------------------------------------------------------



Şenol Özbek kimdir?



1962 Sivas doğumlu Şenol Özbek, 1979’da Ankara Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Aynı yıl ODTÜ Gıda Mühendisliği ve Kara Harp Okulu’nu kazandı. Tercihini Kara Harp Okulu’ndan yana kullandı. Kara Harp Okulu’ndan 1983’te mezun oldu. Yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli yerlerde komutanlık ve karargâh subaylığı görevlerinde bulundu. Genelkurmay Karargâhı’nda çalıştı. En son görev yeri olan Kıbrıs’ta yarbay rütbesinde iken 2004’te kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Evli ve 3 çocuk babasıydı.



13 Nisan 2012 Cuma

Çekip gitmediler, hukuk devleti olamazsak geri gelecekler

2 Nisan 2012 / İDRİS GÜRSOY , Aksiyon


‘Darbeler nasıl önlenebilir?’ başlıklı bir rapor hazırlayan AK Parti Milletvekili Prof. Dr. İdris Bal, demokrasinin hâlâ risk altında olduğunu söylüyor. Ona göre, tam demokrasi için tedbir imkânları henüz geçmiş değil.

Meclis’in genç milletvekillerinden, 1968 Kütahya doğumlu. Siyaset ve uluslararası ilişkiler profesörü. Amerika’dan Madagaskar’a pek çok ülkede araştırmalar yapmış. Yayımlanmış kitapları var. Başbakan Erdoğan’ın çeşitli konularla raporlar hazırlamasını istemesi üzerine çalışmalara başlıyor. ‘PKK, Kürt sorunu’, ‘Alevi meselesi’, ‘Arap Baharı ve bölgedeki yapısal sorunları’ raporlarını veriyor başbakana. Son hazırladığı raporu kamuoyuna da açıkladı. Bir yandan darbecilerle hesaplaşılırken diğer yandan yeni anayasa çalışmalarının sürdüğü kritik süreçte ‘Darbeler nasıl önlenebilir?’ başlıklı 14 sayfalık bir çalışma bu. Cumhurbaşkanına, başbakana ve ilgili kurumlara sundu. Prof. Dr. İdris Bal, önce sorunu teşhis ediyor. Tarihî sürece işaret ediyor. Sorunun devam etmesinin maliyetlerini sıralıyor. Vesayetin cunta dışı ayaklarını ortaya koyuyor. Tedavi ve çözüm için kullanılacak araçları sayıyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanması, 35. maddenin kaldırılması, MGK’nın ve jandarmanın lağvedilmesi gibi somut teklifleri var. Prof. Bal’a göre, darbe zihniyeti bitmiş değil. Geri çekilmiş gibi görünüyorlar, bu da bir taktik. Tam hukuk devleti olacak adımlar atılmazsa her an geri dönebilirler. Meclis’teki odasında Darbeler Raporu ve Ergenekon davaları etrafında süren tartışmalarla ilgili sorularımızı cevaplayan Bal, iktidar, muhalefet ve toplumun bütün kesimlerine ‘demokratikleşme fırsatını kaçırmayalım’ çağrısı yapıyor. Cemaat tartışmalarının ise büyük bir oyun olduğunu söylüyor. ‘AK Parti diktatörlüğe gidiyor’ eleştirilerini maksatlı buluyor.



-Darbe sorununa nasıl bir teşhis koydunuz?



Bu, günümüzün meselesi değil. Osmanlı’dan, 17. yüzyıldan beri eli silah tutanların seçilmişlere bir itaatsizlik kültürü var. Sadece ordu ile sınırlı değil; bundan nemalanan üniversite, iş dünyası ve medya bunu destekliyor, övgüler yağdırıp ortam oluşturuyor. Osmanlı’nın yıkılmasının temel sebebi de darbelerdir.



-Cuntalarla birlikte sivil uzantılarına da dikkat çekiyorsunuz?



Ordunun içindeki illegal cuntacı kişilere operasyon şarttır. Yargıya taşınmalı, çürük elmalar ayıklanmalıdır. Bunu yaparken darbeyi alkışlayan, destekleyen, darbeye zemin hazırlayan siyasetçi, akademisyen, medya mensubu ve iş adamlarını da dikkate almak zorundayız. Aralarında çıkara ve ideolojiye dayalı bir işbirliği var.



-Darbe gerçeğini sanki bazıları sizin kadar ciddiye almıyor. Sebebi ne olabilir?



Belki bilgisizlik ve olayı iyi teşhis edememe olabilir. Bizim gibi bir ülkede en istikrarlı faaliyet darbeler olmuştur. 1960, 70, 80 diye devam ediyor. 28 Şubat ve planlar var. Fırsat bulsalar yapacaklar. Hâl böyle iken hâlâ bilgisizlik varsa buna ‘hayret’ demek lazım. Bir de darbeci zihniyetle çıkar birliği, dirsek teması olabilir. Demokratik bir ülkede isek, meşruiyetin kaynağı olarak halkı görüyorsak darbe girişimleri karşısında hassas olmalı ve önlemleri teşvik etmeliyiz. Hafife almayı meşru gösterecek sebep yok.



-Bazen geri adım atıyorlar, görece demokratik bir ülke havası yayılıyor. ‘Bu iş bitti’ denildiğinde yeniden karşımıza nasıl çıkıyorlar?



Darbeler sosyal ortamın, hukuk ve siyaset ortamının ürünüdür. Bu ortamı değiştirmeden bu neticeyi ortadan kaldıramazsınız. Bize büyük bir yalan söylenmiştir. ‘Bizim darbecilerimiz çok iyidir. Hemen sivil otoriteye iktidarı verirler’ demişlerdir. Şeklen doğru. Ama gerçekten mi çekiliyor? Gerçekten çekilmiyor, yıpranmamak için perdenin arkasına geçiyor. Anayasa ve yasalar, MGK ve başka kurumlarla ağabey rolü oynamaya devam ediyor. Kurt sisli havayı sever. Önce kaos oluşturuyor, sonra darbe yapıyor. Şimdi neden sol-sağ çatışması yok? Şu anda da darbeci zihniyete PKK, KCK lazım. Bu millî bir sorundur. Bedelleri herkese ödetti. Ülkeye yapılan en büyük kötülüktü. Bu yüzden darbe ile mücadele sadece AK Parti’nin işi değildir.



-Darbeci zihniyet, cuntacılar, tam demokrasiden neden korkuyor?



Tam demokrasi, aşağıladığı, küçük gördüğü insanların istediğinin olması demektir. Seçilenler hem iktidar olur hem muktedir.



-Hâlâ darbe ihtimali görüyor musunuz?



Ümit ve temennilerle gerçekleri karıştırmamak lazım. Her on yılda bir darbe yapıldı ise, en son darbeden sonra ‘bin yıl sürecek’ dendi ise, iddianamelerde 2002’den bu yana müdahalelerin hiç bitmediği görünüyorsa, ‘bu iş bitmiştir’ diyemeyiz, bu aymazlıktır. Her açıdan her kolu ile devam ediyor. Cuntacılar yargılanırken eğer medyada hâlâ darbeci zihniyet alkışlanıyorsa, üniversitede darbe dönemleri ballandırılarak anlatılıyorsa, iş çevresinde müdahaleleri alkışlayan zihniyet varsa ‘bir daha darbe olmaz’ demek vitrinlere oynamaktır. Tam tersine üzerine eğilmek gerekiyor. İşin panzehiri de demokrat, eğitimli, halkın değerlerine saygılı, çevresi ile barışık insan yetiştirmektir.



-Darbecilerden nasıl kurtulacağız?



Darbeciler çekip gitmedi. ‘Biz yargılanamayız’ diye maddeler koydular. Devlet teşkilatı ve yasalar üzerinde operasyonlar yaptılar. Yönetmeliklere kadar tam bir hukuk devleti olacağız. Askere, jandarmaya demokratik ülkelerde ne veriliyorsa biz de onu vereceğiz. İkinci sınıf demokratik yönetim anlayışını değiştireceğiz. ABD’de silahlı kuvvetlere ne rol veriliyorsa biz de o sorumluluk ve yetkiyi vereceğiz. Silahlı kuvvetlere iç siyasete müdahale imkânı verecek zerre kadar madde kalmayacak. Ordu dışarıdan gelecek tehditlere karşı görevlidir. Gerçekten Batıcı iseler işte test. Bunu kabul edecekler.



-Darbe zihniyetini savunanlar, demokratikleşme adımlarını ‘AK Parti kendi derin devlerini oluşturuyor’ diye eleştiriyor?



Bu, şu demektir: ‘Benim vesayetçi anlayışım, diktatörlüğüm bitiyor.’ Birinci sınıf demokrasilerde ne varsa biz onu istiyoruz. Onlar ne istiyor? Halkla barışık değiller, projeleri yok, iktidara gelemiyorlar, rahatsız oluyorlar, bu ve benzer iddialarla halkın seçtiklerini yıpratmak, başarısız kılmak istiyorlar. ‘İktidara gelemedim, başarısız oldum’ demiyor; ‘üst üste seçim kazanıyorsunuz, siz diktatörlüğe gidiyorsunuz’ diyor. Başbakan ‘üçüncü seferden sonra aday değilim’ dedi. Diktatörlüğe giden bunu söyler mi?



-DP aynı suçlamalarla karşılaştı. Hatalar da yaptı. Demokratikleşme kesintiye uğradı. AK Parti’nin avantajları var mı?



Demokrasi, hukuk devleti dediğinizde artık yalnız değilsiniz. Hukuk devletine inananlar bütün kurumlarda ve toplumun bütün kesimlerinde var.



-AK Parti’nin dezavantajı?



İktidarlar -bazen DP’de olmuştur, başka zamanlarda da olmuştur- kendilerini çok güçlü görebilir; bu farklı metodlara itebilir, daha yumuşak, yavaş yavaş reformlar yapılır şeklinde bir algı olabilir ya da böyle bir algıyı birileri pompalayabilir. Ama şunu unutmamak lazım; eğer hukuk reformları yapılmazsa, darbeci zihniyet, illegal yapılanma aynı heveslerinin peşine düşebilir. Süreç tamamlanmadıkça darbecilik zihniyeti bitmiş değildir. Tersine üniversitede, medyada çatlak sesler duyuyorsak, darbe planları deşifre ediliyorsa daha cesur olmak zorundayız. İtalya’da cumhurbaşkanına kadar gidildi. Bizde de sonuna kadar gidilmelidir. Demokrasilerde herkes hesap verebilir. Mesele Kenan Evren’in mahkûm edilmesi değil, darbeciliğin mahkûm edilmesidir. Darbecilik hukuk dışı, çok kötü bir fiildir diye zihinlere yerleşmelidir. Bugün güçlü bir iktidar var ama illegal yapılanmalar sizin zaaf anlarınızı kollar. Geri çekilmeleri taktik icabıdır. PKK yapmıyor mu? Bunlar taktiktir. Onların da kendilerine göre planları vardır.



-Davalar sürerken özel mahkemelerin kaldırılması gündeme geliyor?



Geri adımlar olursa veya ‘bu işin arkasında siyasi iradenin desteği yok’ mesajları verilirse bunlar illegal yapılara cesaret verir. Gaflet olur.



-‘Cemaat bu davaların arkasında’ iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz?



Cemaati hedef göstermek büyük bir kurnazlık ve dezenformasyondur. Cemaati hedefe koyarak bunun millî bir mevzu olmadığını göstermeye çalışıyorlar. Bu demokratikleşme mücadelemize en büyük tuzaktır. Kurnazca, sinsice bir plandır. Darbecilikle mücadele millî bir mevzudur. Alevi’nin, Sünni’nin, CHP’linin, MHP’linin meselesidir. Bedeli birlikte ödüyoruz. Hâl böyle iken vesayetçi zihniyet kurnazlığın peşinde. Bunu cemaate indirgeyerek küçümsüyor ve cemaatin kendi hesapları, çıkarları için bu planları hazırladığı gibi bir dezenformasyonu yapıyorlar. Toplumun bütün kurumları olarak bunun karşısında durmalıyız.



4 Nisan 2012 Çarşamba

Cuntacılar için gazetecilik tali bir unsur

26 Mart 2012 / İDRİS GÜRSOY,
Medyanın yakın tarihinde somut haberlerin bile çarpıtılarak farklı bir düzleme yerleştirildiğini belirten Prof. Naci Bostancı, “Toplumsal mühendislik böyle bir yayıncılığı talep eder. Ne olduğundan ziyade oradaki verileri kullanarak farklı bir hakikat çıkarmaya çalışır.” diyor.
Ergenekon davaları kapsamında tutuklanan gazeteciler üzerinden bir fırtına koparılıyor. Ancak Türkiye’de 1960’la başlayan medya destekli darbeler, kötü bir gelenek. 1971 muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat postmodern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası... Hepsi medya desteğiyle gerçekleştirildi. 28 Şubat’ta tank-top yerine, gazete ve televizyonlar kullanıldı. Mehmet Ali Birand, tarihî gerçeği “Genlerimizde darbecilik var” sözleri ile izah etti.
Peki, dünyanın en özgürlükçü mesleğini ifa eden gazeteciler Türkiye’de niçin askerî rejimlere sıcak bakıyor? Genlerdeki darbe hastalığı tedavi edilebilir mi? Terör ve şiddet olayları kapsamında hayat hakkı ihlallerinin incelenmesine yönelik kurulan TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu’nun başkanı Prof. Naci Bostancı bir iletişimci. Amasya’dan milletvekili seçilmeden önce Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunuyordu. Bostancı’nın, Türkiye’de sosyal değişme ve kimliksel dönüşüm, siyaset bilimi, kitle iletişim teorileri, propaganda, ideoloji kuramı ve kültürel dönüşüm konularında çalışmaları var. Türkiye’deki medya-cunta ilişkilerinin tarihî arka planı ve önümüzdeki sürece ilişkin sorularımızı cevaplarken, medyanın ideolojik ilişki ve çıkar ilişkisi içinde bulunduğu bloka dikkat çekerek, bağımsız olmadığını söylüyor: “Gazeteciliği bir tali meslek olarak görüp toplumsal mühendislik aracı yapanlar kaybedecek.”
27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat’ta gazeteciler çok etkin. Hem gazeteci hem de cuntacı olunabilir mi?
Onlara gazeteci derken, kitaplarda yazdığı gibi halkın haber alma hakkına saygı gösteren, gerçekleri ortaya çıkarmak için çabalayan, kamunun çıkarları için çalışan insanları anlamayın. Onlar için gazetecilik tali bir unsur. Cuntacılığın amaçlarına uyduğu ölçüde gazeteci onlar. Etiketleri gazeteci. Gazete çıkarmakla insanlar gazeteci olmaz. Cuntacılık gazetecilik sayılmaz. Onların derdi gazetecilik değil cuntacılık. Gazete bir araç.
-Ama ilişkiler deşifre olduğu hâlde bu etiketi üzerlerinde taşımaya devam ediyorlar?
Eğer bir evrim yaşıyorsak, onlar zayıflayarak varlıklarını sürdürür, zaman onları tasfiye eder. Göreceksiniz, gazeteciliği tali meslek görerek toplumsal mühendisliğin aracı yapan insanlar, Türkiye’nin geleceğinde yok olacak. Bir ülke açık toplum oluyorsa orada gizli ilişkilerini, niyetlerini halkın gözünden kaçırarak yaşayan çevreler yaşayamayacaktır. Birilerinin çıkıp ‘sizi tasfiye ediyorum’ demesine gerek yok. Evrim süreci içinde zaten tasfiye olurlar.
-Nasıl?
Onlara kulak verenler olmaz. Onları okuyan insanlar ağırlıklı olarak demokrasiden yana olurlar. Okunmadıklarında, tıklanmadıklarında magazine kaçmaya çalışırlar, gazetelerini renklendirirler, araya cuntacı hikâyelerini koyarlar ama her hâlükârda bunlar ümitsiz çabadır. Tarihsel şartlar onları tasfiye eder.
-Türkiye’de bazı gazeteler olağanüstü dönemlerde neden roller üstleniyor?
Olağanüstü dönemler kendine has niteliklere sahip oluyor. Siyasetin sahipleri, kamuya ve kendi içlerine dönük yüzleri ile farklı resim veriyor. Olağanüstü dönemler mahiyetleri itibari ile bir yüzleri gizli ilişkilere, orada çevrilen, döndürülen entrikalara dayalıdır. Buradaki girişimleri meşrulaştırmak, halk desteğini çoğaltmak, böyle bir kasıtla bir tür toplumsal mühendislikle işlerini yürütürler. Çünkü yaptıkları işle toplum arasında bir gerilim, bir çelişki vardır. Kendi amaçlarını saklayıp dönemin olağanüstülüğü, yürütülen işin halkla çelişkisine işaret ederler. Eğer gizli kapaklı işler yürütüyorsan, senin düşündüğün, desteklemeye çalıştığın çevreler, güç birliği yapmak istediğin kişi ve kurumların tümü toplumla bir çelişki içindedir. Tıpkı 12 Eylül ve 28 Şubat gibi.
-Darbe sonrası?
Toplum açık topluma dönüştükçe ayaklarının altından halının çekildiği bir elit kadro vardır. Güçlerini yenilemek ve eşsiz güçlerini elde etmek isterler. Bu yüzden medya marifeti ve birtakım unsurlarla bir toplumsal mühendislik yapıp ama neticede güç kullanıp rızayı inşa etmeye çalışırlar.
-Medya, bağımsız bir yapı değil, araç mı?
Medya kendi başına, tarihsiz, hangi sosyal şartlar olursa olsun hep aynı biçimde davranan, ideolojik, iktisadi ve aracı olmak istediği çevrelerden bağımsız bir yapı değildir. Medyayı değerlendirirken, kime sesleniyor, arkasındaki sermaye ne, ideolojik pozisyonu ne, bunlarla birlikte ancak yorumlarsak o zaman medya derken kimden bahsettiğimiz açıklık kazanır. Darbe çığırtkanlığı yapan da, demokrasi isteyen de vardır. Toplumdan yana olan da vardır, kirli ilişkilerin aracı olan da.
-Böyle bir blokun parçası medya objektif olabilir mi?
Kimse objektif değildir. Açık bir haber vardır, o haberi çarpıtırsan bu aleni nesnel bir haberi çarpıtmaktır. ‘Müftü keçi çaldı’ demek açık bir yalandır. Yoruma ilişkin farklılık anlaşılabilir ama doğrudan doğruya somut bir haberi çarpıtmak kabul edilemez. Türkiye’de medyanın yakın tarihinde somut haberlerin de çarpıtılarak farklı bir bağlama yerleştirildiğini görürüz. Toplumsal mühendislik böyle bir yayıncılığı talep eder. Ne olduğundan ziyade oradaki verileri kullanarak mutfak işçiliği marifetiyle, farklı bir hakikat çıkarmaya çalışırsınız.
28 Şubat sürecinde tam da bu mu yaşandı?
İktidar ilişkileri açık bir nitelik arz etmiyorsa, elitler küresel ve yerel gelişmeler sebebi ile eski egemen pozisyonlarını kaybediyorlarsa, böyle bir riskle karşı karşıya iseler, iktidar oldukları dönemde hayat verdikleri, destekledikleri medyayı kendi amaçları için, toplumsal mühendislik için kullanmak isterler. Onların oluşturduğu tarihsel bir blok vardır. İktisadi elitler, bürokrat elitler, politikacılar ve onlarla birlikte kader birliği yapmış, hayat bulan bir medya grubu. Burada çıkar ve ideoloji birliği söz konusudur. 28 Şubat döneminde askerî bürokratlar, aydınlatmak maksadıyla yüksek yargı mensuplarını brifinge çağırdığında, dönemin adalet bakanı; ‘kimse yargıya emir veremez’ dediğinde o dönemki güçlü medya organlarından biri, ‘yargının üzerine baskı’ diye askerî bürokrasinin çağrısını değil, bakanın bu şekildeki genelgesini öne çıkartmıştı. 1960 darbesinden sonra 4 Haziran’da yine aynı şekilde o dönemin gazetelerinden biri gençlerin kıyma makinelerinden geçirildiğini, yok edildiğini haber olarak yayımladı.
-Bu haber neden önemliydi o sırada?
Tabii kıyma makinelerinden geçirilme metaforu aynı zamanda kendi iddiasının ispatlanamaması durumunu ortaya çıkardı. Adam kıyma olmuş, neyi bulacaksın? Dolayısıyla öyle bir hikâye anlatıyor ki toz ettiler toz. Bir ülkeyi toz ettiler deseler kanıtlayamazsın. Adamı bir bütün hâlinde mezara gömseler, derler ki mezarı gösterin. Kıyma yaptılar dersen, kıymanın neyini göstereceksin? Bunların hepsi toplumsal mühendisliktir. Parasını kim koyuyor, profesyoneller kim ve kime anlatıyor, bu üç şeye bakmak lazım.
-Medya-cunta ilişkisinden dolayı bazı gazetecilerin yargılanması tansiyonu yükseltiyor. Süreç bir ayrışmayı getirecek mi?
Cumhuriyetin başlangıcından itibaren medyanın sermayesini koyan çevreler egemen iktidarlarla tarihsel iyi ilişkiler kurmuş, kader birliği etmiş insanlardır. Dolayısıyla onlardan ayrı bir ideolojik pozisyonları olamaz. Tarihî şartlar bunların altından halıyı çekiyorsa onların altından da halıyı çekiyordur. O yüzden can havliyle tıpkı denizdeki yüzme bilmeyen insanlar gibi birbirlerine sarılıp o şekilde ayakta kalmaya çalışacaklardır, ama yüzme bilmiyorsan mutlak şekilde suyun dibine gidersin.
-Darbeleri destekleyen gazetecilerin ideolojik görüşleri ne? Kendilerine nasıl bir misyon biçiyorlar?
O dönemdeki elitlerin, gazetecilerin genel yaklaşımı kaba ve cahil halkı modernleştirmektir. Bu yüzden 90’lı yıllara kadar aydın-halk ikiliğinden bahsedilmiştir. Aydın olmanın temel vasfı kendi halkına yabancı olmaktır. Eğer ona saygı ile yaklaşırsan bu senin kaba ve taşralı olduğun anlamına gelir. Araya mesafe koyarsan o kadar aydın olduğun kabul edilebilir gibi bir algı söz konusudur. Aydın profili ne söylemiş, ne yazmış diye bakarsanız bunu görebilirsiniz. Arada uçurumlar var. Bunlar kendiliğinden oluşmadı. Dolayısıyla o dönemdeki gazetelerin ideolojileri de halkın terbiye edilmesine inanan, dolayısıyla misyonunu o çerçevede oluşturan insanlardır. Hedef kitlesine gelince, okur yazarlar kimlerdir, o dönemde yeni yeni şehirli olan, bürokraside iyi yerlere gelen ve ticaretle palazlananlardır. Bir bakıma doğrudan doğruya halkın kendisi değildir. 1950’den sonra çok ironik biçimde bu ifade edilmiş zaten; ‘sahiller halka açıldı vatandaş denize giremiyor’ dediler.
-Gazeteler de vatandaşa mı çıkıyor?
Vatandaşa, elitlere ama nasıl elitlere? Kapalı toplum yapısı içinde halka dayalı olmayan bir iktidarın inşa ettiği elitlere. Onlar cumhuriyetin vatandaşları. Gazetenin hitap ettiği çevre de rejimin öne çıkardığı, hayat tarzları ile onlarla entegre olmuş çevrelerdir. O yüzden kendi çalıp kendi söyleyen bir medya söz konusudur. Bu medya sermayesi, egemen elitlerle bağ çerçevesinde kurulmuş, profesyonelleri onlarla ideolojik bir entegrasyon içinde davranmıştır. Bu medya toplumsal mühendislik yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve sandıktan başka netice veriyorsa onun da kafasına vurmak için pozisyon alır. Dolayısıyla her şey kendi mecrasından akıyor.
-Mehmet Ali Birand, “Genlerimizde darbe geni var.” dedi. Pek çok insan bunu bir itiraf olarak gördü. Bu açıklamayı nasıl değerlendirdiniz?
İnsanlar vicdan sahibidirler. Hayatlarını bir şekilde yaşarlar, bir gün hayatın ebedi olmadığı, bir sonu olduğu, hesapların görülmesi gerektiği, bu hâlin sürdürülemeyeceği noktasında, vicdanın neyi emrediyorsa bir dönüm noktası yaşarsın. Birand bunu yaşamıştır. Kişisel ve toplumsal bir dönüşüme işaret ediyor bu açıklama.
-Nasıl bir dönüşüm?
Marcel Proust, ‘Yitik Zamanın Peşinde’ kitabının yazarı. Dönemin entelektüellerine şunu soruyor. ‘Altı ay sonra öleceğinizi bilseniz ne yaparsınız?’ İnsanlar 6 ay sonra öleceklerini bildiklerinde mevcut hayatlarının dışında bir hayat kuruyorlar. Eğer 6 ayım kaldı diye mevcut hayatın dışında bir hayat kuruyorsan sahici hayatın odur. Diğeri sahte bir hayattır. Diğeri ikinci emre kadar hayattır. Diğeri yarın her şey güzel olacak, şimdi böyle bir pozisyon alayım hayatıdır. Birand sanıyorum kendine böyle bir soru sordu. Hiç kimse edebi yaşamayacak, Allah Birand’a uzun ömür versin ama başımıza bir sıkıntı geldiğinde kendimize bu soruyu sorarız, gerçek hayat nedir diye? Bu soruyu sorduğumuzda da o en derinlerdeki vicdanımız ama ve fakatlı cümlelerle meşrulaştırdığımız o farklı pozisyona daha eleştirel bir noktadan bakmaya başlarız. Hayat ebedi değil, ne yapmamız gerekiyor, aydın sorumluluğumuz neyi emrediyor, bu topraklara bir borcumuz var, diye düşünürüz. Kişisel olduğu gibi toplumsal hayatta da böyle olur. Toplumsal hayat dinamik bir şekilde değişirken insanlar kendilerine, ne yapmalı, diye sorar. Kolektif bir pozisyonu olan insanlar için bu ortak bir soru hâline gelebilir.
-Bu soru ortak bir sorgulamaya dönüştü mü?
Türkiye’de de entelektüeller, okuryazarlar Tür-kiye’nin demokratikleşmesi sürecinde böyle bir soru ile karşılaştı. Acaba kapalı topluma ilişkin trendleri devam ettirmek için toplumsal mühendisliğe devam etmeli miyiz? Kirli ilişkilerin üzerini örtmeli miyiz? Bunlara yüksek değerler atfedip halkın sahte rızasını inşa mı etmeliyiz, yoksa gerçek halk rızasının ortaya çıkmasına mı vesile olmalıyız? Bu yönde medya pozisyon alıyor. Arkasındaki maddi şartlar da değişiyor.
-“Genlerimizde darbecilik var.” sözünü siz bir iletişim bilimleri hocası olarak nasıl yorumladınız? Aslında üzerinde ayrıntıları ile durulması gereken bir itiraf değil mi bu?
Gen hikâyesi epey derin çağrışımları olan bir kavramdır. Bizi karakterize eden şartlar bizi aynı zamanda darbeci yaptı, diyor. Niçin? Çıkar birliği içinde olduğumuz tarihsel blok, kader birliği yaptığımız kişiler, başka bir tercihe ilişkin; acaba şöyle de yapmak mümkün mü diye kendimize sorma şeklinde bir durumumuz olmadı, biz kaçınılmaz olarak darbeciydik, diyor. Birand’ın sözünü öyle anlıyorum. Yani mukayeseli bir şekilde okuyup muhakeme etmek, insani bağlamda buna cevap vererek aydın vicdanı ile pozisyon almak, öyle bir şey yoktu, diyor. İçine düştüğümüz ırmak bizi darbeciliğe götürüyordu, diyor. Parçası olduğumuz nehir, ilişki kurduğumuz güç çevreleri, tarihsel blok oluşturduğumuz o elitler bizi determinist biçimde darbeciliğe götürüyordu, diyor. Yoksa biyolojik olarak analarından darbeci doğmazlar.
-Genlerle sonradan oynanmış da olamaz mı?
Hayır, bu şöyle bir şeydir; “Güzel günler göreceğiz, çocuklar”, Nazım Hikmet’in dediği gibi ama şimdilik katlanalım. Ne acı çekiyorsak bu halkın cahilliğinden, kabalıktan, hayat tarzımızı değiştirme çabamıza inat eden yığınlardan kaynaklanıyor bütün bunlar. Siz buna inanın. Eflatun’un demokrasi rejimi, bilge kralın halkın çıkarlarını halktan da iyi bilmesi esasına dayanır. Halktan da iyi biliyorsan kendi başına kendi çıkarlarını takdir edemeyen bu halkı gerektiğinde belli bir vadide anlayacağı çıkarlara sopayla da çevirebilirsin. Türkiye’deki elitler de halkı modernleştirmek istiyordu ama halk anlamayınca gerektiğinde ceberut yöntemlerle halkın iyiliği için onu modernleştirmek gerekiyordu. Bu hikâyenin bir parçasıdır medya.
-Nasıl?
Biz yarın iyi günler göreceğiz ama şimdilik toplumsal mühendisliğe devam edelim. Biz sizi modernliğe götürmek istiyoruz. Sizi götürmek istediğimiz hedefleri takdir edecek olgunlaşma seviyesinde değilsiniz, biz de size bunu anlatmaya çalışarak zaman kaybedemeyiz. Otoriter olmak zorundayız. Stalin ne diyordu? Olağanüstü bir sosyalist düzen kuracağız. Ama bunun için acıya katlanmak lazım. Omlet yemek istiyorsan yumurtaları kırarsın. Milyonlarca insanı öldürdü, insanları köle yaptı, en ucuz iş gücünü oluşturdu. Proletaryanın gördüğü en büyük travma budur. Bizdeki elitler de benzer bir şey söylüyorlar. Hikâye aynı hikâye. Aynı elit kadro, aynı dünya görüşü içinden bakan insanlar.
-Son dönemde demokrasiye bağlı, alternatif gazeteler de var. Nasıl güç kazandılar?
Alternatif medya demokrasi güçlendikçe gelişmiştir. Bu manada demokrasiye bağlı medyanın varlığı yenidir. Son on yılda demokrasinin müdafii medya güç kazandı, çünkü demokrasiyi destekleyen iktisadi elitler güç kazandı. Yeni entelektüeller ortaya çıktı. Yükselen konumlarını açık demokrasiye ve açık topluma borçludurlar