2 Haziran 2014 Pazartesi

Oğlum, ticarete girersen alıp sattığın ben olacağım!


26 Mayıs 2014 / İDRIS GÜRSOY
27 Mayıs 1960 darbesinden 54 yıl sonra Adnan Menderes, hayırla yâd ediliyor. Cesur, cömert, nazik ve mütevazıydı. Kendisini iyi yetiştirdi. İyi bir hatipti ancak bilmediği mevzularda konuşmazdı. Çocuklarına ticareti yasaklamıştı.
Cımbıza kadar mal varlığının hesabını verdi. Yüksel Menderes ile aynı okulda okuduk. Başbakan Adnan Menderes İngiltere’ye gelmiş, oğlunu çağırmıştı yanına, ben de gittim. Yüksel, babasından para istedi. Başbakan Menderes döndü özel kalemi Muzaffer (Ersü) Bey’e, ‘Bizim harçlıktan masrafları çıkar, bir şey kalırsa Yüksel’e para ver.’ dedi. Özel kalem de çıkardı, 25 sterlin verdi. Hepsi hepsi bu!" Bu sözler eski Bakan Kamran İnan’a ait.
1899 yılında dünyaya gelen Adnan Menderes’in göbek adı Ali’ydi. Menderes küçük yaşta öksüz ve yetim kaldı. Önce annesi veremden öldü, hemen ardından kalbinden rahatsız olan babası vefat etti. Ablası Melike de 5 yaşlarında veremden hayatını kaybedince ailenin hayattaki tek ferdi Adnan kaldı. Çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları büyükannesinin himayesinde geçti. Aile terbiyesini büyükannesi Fitnat Hanım’dan aldı. Çalışkan bir öğrenciydi. Sürekli okuyordu. Amerikan Koleji’ne gitti. Yunanların İzmir’i işgal etmesi üzerine ‘Ay Yıldız’ adını verdiği bir milis gücü kurarak istiklal mücadelesine katıldı. İstiklal Madalyası aldı. 1928’de uzaktan tanıdığı Evliyazadelerin kızı Berin Hanım’la evlendi. Serbest Fırka’yı Aydın’da teşkilatlandırdı, İl Başkanlığı’nı yaptı. Partinin kapatılması ile CHP’ye girdi. Celal Bayar’la DP’yi kurdu, genel başkan oldu. 1950-60 arasında 10 yıl başbakanlık yaptı.
Menderes, zengin bir başbakandı. Aydın’da aileden kalma takriben 70 bin dönüm toprağı vardı. Adnan Bey, cömertti, vermesini severdi. Bu büyük arazinin tamamını muhafaza etmedi. Toprağın bir kısmını Çakırbeyli köyüne mera olarak bıraktı. Zeytinlikleri rızasıyla terk etti. Toprak kanunu çıkarken toprak tevzii yaparak arazinin büyük bir kısmını komşu köylülere devretti. Çakırbeyli Çiftliği annesinin babası tarafından miras kalmıştı. 20’li yaşlarda tam bir ziraatçı olmuştu. 1930’da ilk defa pamuk ziraatını denedi.
Siyasete hizmet için girmişti, çiftlik işlerini kâhyasına bıraktı. Çocuklarına ticareti yasakladı. Ailesi ve çevresine nüfuzunu kullandırmadı. 10 yıllık başbakanlığı döneminde ülke şantiyeye döndü; barajların, köprülerin temelleri atıldı, fabrikalar kuruldu. İstanbul’da büyük imar çalışmaları yapıldı. Anadolu yola, suya ve elektriğe kavuştu. Türkiye’de traktörle ziraat devrinin üzerinde Menderes imzası vardı.
DP döneminde ülkede refah düzeyi artarken Menderes’in yaşam tarzı ve mal varlığında hiçbir değişiklik olmadı. 1950’li yıllarda hukuk fakültesinde okuyan Yüksel, ortaokul talebesi Mutlu okullarına otobüsle gidiyordu. Adnan Menderes’in huylarından biri, hediye ve ikram kabul etmemesiydi. Aydın Menderes, hatıralarını kaleme aldığı ‘Babam ve Ben’ adlı kitabında; ‘Bu hususlarda kendisi bir ömür boyu dikkatliydi.’ diyor. Başbakan olarak büyük ilgi gösterdiği Türk traktör fabrikası, Menderes’e traktör hediye etmişti. Birkaç gün geçmeden özel kalem müdürü Muzaffer Ersü fabrikayı arayarak traktörün faturasını istedi. "Biz onu Başbakan’a hediye ettik" diyen fabrika yetkililerine Menderes’in cevabı; "Onlar kim oluyor ve kimin malını kime hediye ediyorlar? Böyle bir şey kabul etmemiz mümkün değildir. Parasını öderiz, hemen ödemeyi yaparız." oldu.
Menderes, 1956’da Türkiye’ye dönen büyük oğlu Yüksel’in ticarete girmesini istemedi. "Baba, izin verirsen serbest meslek, ticaret gibi konulara girmek istiyorum." diyen Yüksel’e, yüzünü asarak şu cevabı verdi: "İyi güzel ama Yüksel, sen serbest meslek veya ticaret konusuna girsen ne yapacaksın? Ne alıp satmış olacaksın? Bir yerde alıp sattığın ben olacağım. Ben Başvekil olduğum müddetçe sen ne yaparsan yap, yaptıkların bana bağlanacak. Bu beni rahatsız edeceği gibi seni de rahatsız edecek. Kusura bakma ama bu düşünceni uygun görmüyorum." Yüksel Menderes de, "Tamam." diyerek babasının kararına sadık kaldı.
Menderes, siyasete girdikten sonra mal varlığında bir artış olmadı. Aydın’daki miras çiftliğinin dışında biri Meşrutiyet’te biri Kocatepe’de iki apartmanı, bir de ikamet ettikleri daha sonra yıkılan Güvenevler’deki evi vardı. 1950 yılı başında bir iş hanını aldı. Milletvekili seçilince, eşi Berin Hanım’a vekâlet verdi. "Ankara’daki binaların kiralarını toplayacak olan sensin, harcayacak olan da sensin, bu evi çekip çevirecek olan da sensin. Yetmezse bir ihtiyaç olursa bana söylersin." dedi.
Bir gün dahi bana…
Başbakanlık Menderes’i değiştirmedi. Ömrünün sonuna kadar alçakgönüllülüğünü korudu. Son derece zarif, kibar ve güleryüzlüydü. Şık giyinirdi. İnsanlara değer verirdi. Onları daima hatırlayacak işlek bir zekâ ve hafızaya sahipti. Ceketsiz dolaşmazdı. Onu çeket düğmesi iliksiz gören olmamıştı. Vatandaşın önüne ceketini giyip önünü iliklemeden çıkmıyordu. Yanında çalışanlara son derece iyi davranıyordu. 27 Mayıs’tan sonra sorgulanan şoförü başbakandan hürmetle bahsedince, "Neden sabık, sakıt, düşük demiyorsun?" diye çıkışanlara şöyle diyordu: "Efendim ben o zatla on yıl beraber çalıştım, bir gün dahi bana Nuri Bey dışında başka bir tarzda hitap etmedi. Şimdi ben kendisinden bahsederken ondan başka türlü bahsetmek elimden gelmiyor."
Menderes inançlı, millî manevi değerlere bağlı, tarihine saygılı bir devlet adamıydı. Fırsat buldukça sabahın erken saatlerinde görülme ihtimalinin en düşük olduğu anlarda Eyüp Sultan’a giderdi, adak kurban kestirirdi. Caminin zeminindeki halıları dokutup hediye etmişti. 1990’a kadar Eyüp Sultan’da bu halılar kullanıldı. Başbakan Menderes hayırseverdi ancak bilinmesini istemezdi. Türkiye’ye dönen Osmanoğlu’nun kızlarına bir daire tahsis ederek, her ay düzenli olarak maddî yardımda bulunduğu 27 Mayıs’tan sonra kiraları aksayan ev sahibinin Berin Hanım’ın kapısını çalması ile ortaya çıkmıştı.
Menderes, 1931 Mayıs ayında CHP’den Aydın milletvekili olarak parlamentoya girdi. Dilekçe komisyonuna seçildi. İşini ciddiye alıyor, müzakereleri kaçırmıyordu. Kısa zamanda milletvekillerinin dikkatini çekti. Konuşma kabiliyetini bilgi ile teçhiz ediyordu. Umumiyetle bilmediği konular üzerinde konuşmuyordu. Aynı zamanda savaş sebebi ile yarım kalan hukuk tahsilini tamamladı. 1945 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın CHP’de değişim isteyen fikirlerinin dile getirildiği takrir fırtınalar kopardı. ‘Dörtlü Takrir’ diye adlandırılan takrir 7 saat müzakere edildi. Adnan Menderes, şiddetli tenkitler ve hakaretleri metanetle savundu. Celal Bayar, bu toplantıda Menderes’in yıldızının parladığını söylüyor: "Menderes saldırılardan yılmıyor, sinirlerini bozmuyor, içinde fikir varmış gibi görünen demagojik sözlerin parlak balonlarını bir cümleyle patlatıp söndürüyordu."
7 Aralık 1945’te Demokratik Parti kuruldu. 14 Mayıs 1950 seçim zaferinden sonra Celal Bayar cumhurbaşkanı, Menderes ise DP genel başkanı ve başbakan oldu. İsmet İnönü’ye karşı 1954 ve 57’deki seçimleri kazandı. Halkın taleplerine cevap veren politikaları ile toplumsal desteğini artırdı. Ezan Türkçeden Arapçaya çevrildi. Din eğitiminin önündeki yasakları kaldırdı. Ekonomide müteşebbislerin önünü açtı. Dış politikada yeni anlaşmalara imza attı. Menderes, dünyanın da sözüne güvenilir, barış taraftarı bir devlet adamı olarak sevgisini kazandı. Ülkeyi on yıl birlikte yönettiği Celal Bayar, gazeteci Nazlı Ilıcak’a (27 Mayıs Yargılanıyor, Doğan Yayınları) Menderes’teki devlet adamı vasıflarını şöyle anlatıyor: "Zeki bir adamdı. Kafası ve yüreği muvazeneliydi. Denilebilir ki, fikirlerini, vicdanının adaletine uğratmadan tatbikata götürmezdi. Doğru düşünmesini bilirdi. Onun için bir fikrin güzelliği değil, doğruluğu önemliydi. Bir fikrin doğruluğu da hayata uygulanabilirliği, insanı ve toplumu daha ileriye götürebildiği ölçüde aşikâr olurdu. Doğru düşünmesini bildiği için kuvvetli bir mantığı vardı. Fikirlerini sonuna kadar savunmasını severdi. Kendisinde halkın içinde yaşamanın halkın içinden gelmenin gücü vardı. Memleketi tanıyordu. Kusursuz bir vatanseverdi. Bu yüzden düşüncelerinde büyük çoğunlukla haklı çıkıyordu. Genel idare kurulunda fikirleri azınlıkta kaldığı zaman iddia ve düşüncelerinden hemen vazgeçer, bunları unuturdu. Yalnız vazgeçmek ve unutmakla da kalmaz neden yanlış düşündüğünün sebeplerini de arardı. ‘Büyük ve kuvvetli Türkiye’ idealine inanmıştı. Bunun için gerçekten çok çalışırdı. Menderes’in eğlenmek için, dinlenmek için, ailesine vermek için çok az zamanı olmuştur."
Her kuruşun hesabını verdi
Menderes’in başbakanlığı döneminde muhalefet DP’nin iç ve dış politikalarını çok sert eleştirdi. 1957’den sonra ülkedeki gerilim tırmandı. Ancak Menderes, yolsuzluk, suiistimal, kara para aklama, altın kaçakçılığı gibi suçlamalara muhatap olmadı. Nefret dili kullanmadı. Ülke meselelerini cesurca savundu. 27 Mayıs darbesinden sonra ise, yalan haber ve iftiralarla halkın gözünden düşürülmek istendi. Menderes tertiplerle linç edilmek istendi.
Adnan Menderes, basında hakkında çıkan iddialara tek tek cevap verdi. El yazısı ile savunmasını yaptı. ‘Gayrimeşru servet elde ettiği’ iddiasını avukatı Talat Asal belgelerle yalanladı. Aydın Satış Kooperatifi ekstrelerini ortaya koydu. Avukat Asal, 1950’de Ahmet Erkmen Hanı’nın 185 bin liraya alındığını açıkladı. Avukat Ertuğrul Akça da örtülü ödenekle ilgili iddialara şu cevabı verdi: "Başsavcı örtülü ödenek davasından bahsederek hakaret ediyor. Her zamanki âdeti veçhile tavsifi bırakarak bu sefer de tahkiri iddiasının mesnedi yapıyor. Bu davanın neticesi ne olursa olsun şu muhakkaktır ki kendi cebinden 200 bin lirayı hayır cemiyetlerine hibede bulunan bir adamın 200 bin liranın mürtekibi olacağı mantıkla kabil telif değildir. Yılda 400 bin lira sadece emvalinden geliri olan bir kimsenin bu yola tevessülünde mana yoktur." DP’lilere döviz temininde bir rüçhaniyet içinde bulunduğu iddiası da, CHP’lilerden döviz alma işlemi yapanların listesi açıklanarak çürütüldü. Listede Aziz Uras, Fethi Çelikbaş, Kasım Gülek, Nüvit Yetkin, Sırrı Atalay, Hüseyin C. Yalçın, Cihat Baban gibi isimler bulunuyordu.
Çadır tiyatrosunu andıran Yassıada’da davalardan biri de örtülü ödenek davasıydı. Mahkeme on yıl içinde Menderes’in zimmetine örtülü ödenekten 200 bin lira gittiğine ve bir milyon küsur lira da usulsüz ödeme yapıldığına karar vermişti. Temyiz yoktu. Aile Menderes’in acısını yaşayamadan hukuki bir süreçle karşı karşıya kalmıştı. Ya babadan kalan mirası kabul edecek cezasıyla birlikte Menderes’in vârisi olarak 4 bin 700 küsur lirayı devlete ödeyeceklerdi ya da mirası kabul etmeme hakkını kullanacaklardı. Aileye intikal edecek ne varsa hazineye kalacaktı. Aile mirası kabul etti. Her şey haczedildi, bütün gelirlere el kondu. Hazine’nin talepleri doğrultusunda taşınır taşınmaz ne varsa hepsi için icraya müracaatlar başladı.
Menderes’in 2 bin dönümlük çiftliği ve Ankara’daki dört gayrimenkulü, değil icra şartlarında piyasanın üstünde şartlarda satılsa bile 4 milyonu geçen paranın denkleştirilmesi mümkün görülmüyordu. Muhtelif parti teşkilatları aileye destek için yardım kampanyaları düzenledi. Menderes’in mirasına halk sahip çıktı. Gayrimeşru iktisap adı altında açılan davalar ağır ceza mahkemelerinde görüldü ve bir bir beraatla sonuçlandı.
Menderes ailesinin dramı baba Menderes’in idamıyla da bitmedi. Maddi zorlukları göğüsleyen Berin Hanım ve çocukları ağır imtihanlardan geçti. Aydın milletvekilliği yapan ailenin en büyük ferdi Yüksel Menderes 1 Mart 1972’de Ankara’daki evinde ölü bulundu. Yüksel’in intiharı kuşku doluydu. Ancak dosya kapatıldı. Ailenin diğer ferdi Mutlu Menderes, Ankara’da 8 Mart 1978 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Kazaya ilişkin soru işaretleri vardı ancak aydınlatılamadı. Adnan Menderes’in hayattaki son oğlu Aydın Menderes de trafik kazası geçirdi ve felç oldu. 2011 yılında hayatını kaybetti.
10 yıl başbakanlık yapan Adnan Menderes milyonların gönlünde taht kurdu. 27 Mayıs askerî darbesi ile iktidardan indirildi. İşkence gördü ve idam edildi. Ancak millet onu hiç unutmadı. 54 yıl sonra bile İstanbul’daki anıt mezarına binlerce insan akın ediyor. Ruhuna Fatihalar okunuyor

22 Mayıs 2014 Perşembe

SOMA'DAKİ FACİA ÜZERİNE: DEMEK Kİ 1940'DAN BUYANA DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

Bilinmeyen bir ‘mükellefiyet’

18 Şubat 2013 / İDRİS GÜRSOY
1940’lı yıllarda Zonguldaklı, madende çalışmaya mecbur ediliyor. Vergisini veremeyen, borcunu ödeyemeyen ‘mükellefiyet’e tabi tutuluyor. Zayıf oldukları için kadınlar ve çocuklar daha çok yollarda çalıştırılıyor. 12 yaşından itibaren yollarda taş diziyorlar, 16’sında madene giriyorlar…
Sisleri yararak yol alıyoruz. Bulutlar başımızı okşuyor. Her taraf is, her taraf çamur. Siyah ve gri tonların hâkim olduğu bir şehir burası. Yerin üstü kadar yerin altında da hayat var. Kömür, damgasını vurmuş her yere. Zaman ilerledikçe sizi de esir alacak hissine kapılıyorsunuz. Bazen dikkat kesilip acıyla kulak verdiğimiz ‘madende facia’ haberleri işte buradan geliyor.      
Yıllardır gözyaşlarının dinmediği bir şehir Zonguldak. En büyük acılar tek parti (CHP) döneminde yaşanmış. 1940’da madenler devletleştirilmiş. İktidarda Millî Şef İsmet İnönü var. 2. Mükellefiyet uygulaması ile madende çalışmak zorunlu hâle getirilmiş. ‘Parası olmayanlar madene’ denmiş. 2. Mükellefiyet’le ilgili çok az araştırma var. O günlerin tanıkları da tek tek aramızdan ayrılıp gitti. Kadir Tuncer, üç kuşak madenci bir aileden geliyor. Dedesi 1890-1920 arasında Fransızların işlettiği madenlerde çalışmış. Babası, 2. Mükellefiyet’in olduğu 1940-50 arası Kozlu’da sakat kalmış. Kendisi de 1991’de ocaktan emekli olmuş. Mükellefiyet dönemini araştırmış, tanıkların anlattıklarını kaydetmiş Tuncer. “Sadece madende yok mükellefiyet… 12 saat çalışıyor, iki saat spor yapıyor, iki saat de okuma yazma kursuna gidiyor işçiler. Yol mükellefiyetinde küçük çocuklar, kızlar, kadınlar çalıştırılıyor; çıplak ayaklarla yol parkesi döşüyorlar. Daha küçük olanlar ormanda çalışıyor.” diye anlatıyor o dönemi.
Zonguldak madenleri Osmanlı’dan bu yana stratejik öneme sahip. İmparatorluğun ve yeni kurulan Türkiye Cumhu-riyeti’nin tek enerji kaynağı bu madenler. Osmanlı da Cumhuriyet de bölgeye özel önem veriyor bu yüzden. 1940’lı yıllarda Zonguldak halkı madende çalışmaya mecbur ediliyor. Buna ‘2. Mükellefiyet’ deniyor. Enerji ihtiyacı arttıkça daha fazla kömür çıkarılması gerekiyor. Gönüllülükle işin yürümesi zor. Askerler, mahkûmlar çalıştırılıyor o dönemde. En fazla göç alan il oluyor Zonguldak. Vergisini veremeyen, borcunu ödeyemeyen mükellefiyete tabi tutuluyor. Parası olan madenden kurtuluyor. Ancak her beldede birkaç zengin aile bu imtiyazdan yararlanabiliyor. Köyler ayrılmış; yol, maden, orman mükellefiyeti diye. Kazmacı, kürekçi ve domuz damcı köyleri var… Zayıf oldukları için kadınlar ve çocuklar daha çok yollarda çalıştırılıyor. İş bitince ormana gönderiliyorlar. İş bitiyor ama borç bitmiyor. 12 yaşından itibaren yollarda taş diziyorlar. 16 yaşında madene giriyorlar.
Madende şartlar çok ağır, ücretler düşük, kötü muamele var. Bir nohut yemeği tabağından 8 taş çıkıyor. Bir ayda 70 gram sabun veriliyor, hastalıklar artıyor. Kaçan kurtulabiliyor. Jandarma esir kovalar gibi kaçak işçilerin peşine düşüyor. Evlere baskınlar düzenleniyor. İşkencenin bini bir para.
1908’de Dilaver Paşa mükellefiyeti kaldırılmış, ancak etkisi devam etmiş. 1923’te Cumhuriyet kurulduktan sonra maden ocaklarını 1940’a kadar Fransızlar işletmiş. Emekli madenci Tuncer, “İstiklal Harbi ile düşman denize döküldü ise, Fransızların ne işi vardı 1940’lara kadar Zonguldak’ta?” diye soruyor.
Zonguldak’ın üstünü örten sis gibi mükellefiyet dönemine ait pek çok olayın üzerinde sır perdesi var. Tek parti, acıların üzerini örtmekle kalmamış, müthiş bir propaganda ile ‘Uzun Mehmet’ gibi hayal ürünü hikâyelerle madenciliği özendirmiş. Maden kazalarında hayatını kaybedenler sansür sebebi ile gazetelerde haber olamamış uzun süre. Dergilerde mankenler madenci diye gösterilmiş. Millî Şef’in ziyaretleri boy boy gazetelere manşet olmuş. “Uzun Mehmet’in nüfus kayıtlarını vermeleri için valiliğe başvurdum. Veremediler. Çünkü Uzun Mehmet diye biri yok. Halk-evlerinde kararlaştırılıyor, Behçet Kemal Çağlar’a da şiir yazdırılıyor.” diye anlatıyor kendisi de bir         madenci aileden gelen araştırmacı Metin K    öse.
Tek parti yönetimi, önce madenlerin devletleştirilmesi için 3780 sayılı yasayı çıkarıyor. 26 Şubat 1940’ta Zonguldak ve çevre yerleşim birimlerinde ikamet edenlere ocaklarda çalışmaları için kanunla hüküm getiriliyor. 1 Mart 1940’ta ilçe ve köylerden işçi toplamak için ‘İş Mükellefiyeti Müdürlüğü’ kuruluyor. Çalışma saatleri belli değil, yatacak, barınacak yer yok. Dayak, küfür, parasızlık, adam kayırma var ve iş sağlığı bilinmiyor. Bu şartlara tahammül edemeyerek kaçanlardan ‘işçi taburları’ oluşturuluyor. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte günde 8 saat olan çalışma süresi  11 saate çıkarılıyor.
1946’da Türkiye’de çok partili seçim yapılıyor. 1950’de DP iktidara geliyor. Özgürlük havası bütün ülke ile birlikte Zonguldak’ta da hissediliyor. 1950’de İkinci Mükellefiyet kaldırılıyor, çalışma şartları iyileştiriliyor. Ancak olağanüstülük bir süre daha devam ediyor. Hak arama arayışları, direnişler, yürüyüşler Ankara’yı tedirgin ediyor. Olağanüstü dönemlerde baskılar yine artıyor. “Zonguldak’tan devlet hep korkuyor ve korkmaya devam ediyor.” diyor araştırmacı Tuncer. Enerji, maden, demir çelik ve sanayinin en yoğun olduğu bu bölgeden her an bir başkaldırıdan çekiniyor Ankara. 1970’in ortalarına kadar maden sahalarında fotoğraf çekmek yasaktı. Madenlerle ilgili yazılar devlet sırrını açığa vurmak suçundan soruşturmaya uğruyordu. Tuncer, “Mükellefiyetle ilgili araştırma yaparken, mükellefiyette çalışanlar hâlâ konuşmaya korkuyordu.” diye anlatıyor. 

100 YIL YETECEK KÖMÜR REZERVİ VAR
Zonguldak’ta 1,2 milyar ton kömür rezervi bulunuyor. Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Genel Müdürlüğü bünyesinde; Kozlu, Üzülmez, Kandilli, Karadon ve Amasra Müessesesi olmak üzere toplam 5 müessese var. Her bir müessesede 5 ile 10 arasında değişen maden ocağı var. 8 bini yer altında olmak üzere toplam 10 bin maden işçisi çalışıyor. Her işçi günde 8 saat mesai yapıyor. Bunun 2 saati yer altına gidiş ve yer altından gelişte (işçi naklinde) geçiyor. Maden ocakları, günde 3 vardiya çalışıyor. Yıpranma paylarına sahipler. 7 bin 200 gün yevmiyeyi dolduran (20 yıl) işçi emekli olabiliyor. En büyük problemleri; işçi sayısının azalması, buna paralel olarak da üretimin düşmesi nedeniyle işin ağırlığının artması. İşçiler bu yüzden iş kazalarına maruz kalıyor.
Metin Köse (Araştırmacı-yazar)*:
ÇALIŞMA ŞARTLARI DAYANILACAK GİBİ DEĞİLDİ “Osmanlı’nın kömür ihtiyacını karşılamak için Karadeniz Ereğli’ye gönderilen Dilaver Paşa, meşhur nizamnamesini (1867) yayımlar. 21. madde şöyle: “Ereğli’nin 14 kariyesinde 13-50 yaşındaki erkekler kazmacı, kürekçi, direkçi olarak çalışmakla mükelleftir.” 30. maddede ise “Her kim ki çalışmaz duruma gele eşeğe bindirilip köyüne gönderile.” şeklindedir. 1. Mükellefiyet’in uygulamaya konması ile başlangıçta 30 bin okka olan üretim 250 bin okkaya çıktı. İkinci Mükellefiyet’te çalışma şartları daha ağırdı. İnsanlar zorla madene sokuldu. Disiplini sağlamak için alınan tedbirler insan haklarına aykırıydı. Sindirmek için âdeta insanlara işkence yapıldı. Madenlerden kaçmaları önlemek için Devrek’te bir tümen kuruldu. Çürük raporu alabilmek için Amele Birliği Hastanesi’ndeki doktorlara, öküzlerini, tarlalarını satarak rüşvet veren insanlar var. Bu işlerden çok zenginleşenler olmuş. Parası, tarlası olmayanlar da madenden kurtulabilmek için elini ayağını kesiyor. Patlamalar ve kazalarda toplu ölümler oluyor. 1957’deki grizu faciasında Dedeoğlu köyünün bütün erkekleri ölüyor. Katır insandan değerli. Bir belgede, kazada katırın ayağı parçalanmış ve katır itlaf edilmiş. Parası da sorumlulara ödettirilmiş. Raporda katırın tırnak numarası, boyu, doğum tarihi, vücudunun belirgin özellikleri anlatılıyor; ancak sorumlular sadece başçavuş, çavuş ve seyis diye geçiyor. Mükellefiyet 1948’de kalkıyor ama uygulamalar değişmiyor. 1965’te madenciler performans zamlarına isyan ediyor. Yürüyüş yapılıyor. Jan-darma Kozlu Dispanseri önünde durduruyor madencileri. Kurşun yağıyor üzerlerine. Zonguldak’ta ‘ola-ğanüstü hâl’ ilan ediliyor. Yüzlerce işçi gözaltına alınıyor.”
*Zonguldak’taki iki mükellefiyet (zorunlu çalışma) uygulamalarını araştırdı ve değerlendirmelerini Göl Dağı isimli bir kitapta topladı.

Beyaz Devrim'in üniformalı kahramanı


12 Mayıs 2014 / İDRIS GÜRSOY
Tek parti döneminin bitişinde TSK’nın değişim talebi büyük rol oynadı. 1950’de orduda Org. Nuri Yamut’un da içinde bulunduğu kanat çok partili hayata geçişin önünü açtı. Bunun faturasını 27 Mayıs Darbesi’nde hakaretler eşliğinde yargılanarak ödedi.
Demokrat Parti İstanbul Milletvekili Nuri Yamut, Ankara’nın Emek Mahallesi’nde bulunan İsrail evlerinde oturuyordu. 27 Mayıs 1960 sabahı askerî bir araç evinin önünde durdu. İçinden bir subay, bir astsubay ve erler çıktı. Yamut’un zilini çaldılar. 71 yaşındaki Nuri Paşa kapıyı açtı. Elinde bastonu, yakasında İstiklal Madalyası vardı. Subaylardan biri "Seni almaya geldik. Hırsız! Vatanı sattınız!" diye bağırdı. Nuri Paşa silahlı subayların beklemediği bir tepki verdi: "Ben Çanakkale kahramanıyım, Atatürk’ün silah arkadaşıyım, İstiklal Savaşı gazisiyim, eski Genelkurmay Başkanıyım... Bana hakaret edemezsiniz!" Subaylardan biri öne atıldı ve bir tokat attı... Paşa sendeledi. Astsubay olan arkasından bir tekme savurdu… Paşa, merdivenlerden yuvarlandı, gözlüğü kırıldı. Kan revan içindeki Nuri Paşa’nın kollarına girdiler, alıp götürdüler...
Darbecilerin Yamut Paşa’ya öfke ve nefreti sebepsiz değildi. 27 yıllık tek parti dönemi Nuri Yamut ile ordu içindeki demokrat subayların çok partili hayattan yana tavır koymaları ile sona erdi. Peki, Yamut Paşa kimdi? Darbecilerin öfkesi nereden geliyordu?
Mehmet Nuri Yamut 1890’da Selanik’te doğdu. 1912 yılında Manastır’daki 6. Kolordu’da görev yaparken düşmana esir düştü. Balkan Harbi’ne fiilen katılan Yamut, Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeydi. Kurtuluş Savaşı’nda Sakarya’da 7. Tümen Kurmay Başkanı olarak görev yaptı. İstiklal Madalyası verildi. 1945’te orgeneralliğe yükseldi. Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası, Muharebe Gümüş İmtiyaz Madalyası, Altın Liyakat Madalyası ve Alman Demir Haç Nişanı sahibiydi. Kara Kuvvetleri Komutanlığından sonra 1950-54 arası Genelkurmay Başkanlığı yaptı. 1957’de Demokrat Parti’den milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960’ta gözaltına alındığında 71 yaşındaydı.
Yamut Paşa, kara kuvvetleri komutanıyken Türkiye çok partili hayata geçiş sancıları yaşıyordu. 14 Mayıs 1950, Türk siyasi hayatının en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Demokrat Parti serbest seçimle iktidarı kazandı. 27 yıllık tek parti dönemi sona erdi. Gözler ‘millî şef’ İsmet İnönü ve tabii ki askerin üzerindeydi. 22 Mayıs’ta Meclis açıldı. Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Refik Koraltan Meclis Başkanı seçildi. Adnan Menderes hükümeti kurmakla görevlendirildi. İşte herkesin nefesini tuttuğu bu süreçte Kara Kuvvetleri Komutanı Nuri Yamut Paşa çok partili hayattan yana tavır alarak demokrasinin yolunu açmıştı.
14 Mayıs 1950’de geç saatler… Sandıklar açılmış ve oylar ekseriyet DP’ye çıkıyor. CHP genel merkezinde büyük hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşanıyor. Tek parti döneminin sonuna yaklaşıldığı anlaşılıyordu. Ordunun üst kademesi İnönücüydü. Seçimleri CHP’nin kaybetmesinden sonra İsmet Paşa’ya, "DP’ye iktidarı teslim etme, yönetime el koyalım" teklifi yapıldı. Ancak İnönü kabul etmedi. Ankara gergindi. Müdahale her an bekleniyordu. Ancak tam tersi oldu. Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman, karargâha geldiğinde bir sürprizle karşılaştı. Odasında Kara Kuvvetleri Komutanı Nuri Yamut vardı. Orgeneral Gürman’la seçimi konuştular. Gürman "Bu adamlara memleketi teslim edemeyiz!" deyince Nuri Yamut buna şiddetle karşı çıktı. 1962’de yayımlanan Yeni İstanbul gazetesindeki habere göre; "Meclis toplanıncaya kadar mevkufsunuz! Daha sonra ben sizin emrinizdeyim. Lüzumu ne ise onu yaparsınız!" dedi.
Başbakan Adnan Menderes 6 Haziran 1950’de Bakanlar Kurulu kararıyla genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarını değiştirdi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Korgeneral Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İzzet Aksalur, Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Asım Tınaztepe, İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Muzaffer Tuğsavul, Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Mahmut Berköz gibi üst düzey komutanlarla birlikte toplam 15 general ve 150 albay emekliye sevk edildi. Kararname 8 Haziran 1950’de 7527 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Org. Nuri Yamut genelkurmay başkanı oldu.
Orgeneral Gürman’ın ve üst rütbeli subayların ordudan tasfiye edilmesinin ardında bir de ihbar bulunuyordu. 5 Haziran’da bir albay, Adnan Menderes’e gelmiş ve bazı kumandanların darbeye hazırladığını haber vermişti. Albay, "Bazı generaller 8 Haziran’ı 9’a bağlayan gece darbe yapacaklar." diye tarih de söylemişti. Menderes, Millî Savunma Bakanı ve bazı bakanlarla durumu değerlendirdi. Aynı gün Çankaya’ya çıktı ve Celal Bayar’la görüştü. Darbe planlayanların tasfiyesi için düğmeye basıldı. Yamut Paşa yine devredeydi. Millî Savunma Bakanı Yaveri, Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman’ın yanına gelerek; "Kumandanım, bakanımın verdiği emre göre, Askerî Şûra üyeliğine tayin edildiniz. Arz ederim." dedi. Orgeneral Gürman şaşırmıştı, böyle bir durumu beklemiyordu. "Anlamadım, bu nasıl şey!" diye tepki gösterdi. O anda kapı açıldı, içeri Orgeneral Nuri Yamut girdi: "Orgeneralim, Genelkurmay Başkanlığına tayin edilmiş bulunuyorum, görevi sizden devralmaya geldim." dedi. Orgeneral Gürman için çantasını toplamaktan başka yol kalmamıştı.
13 Haziran 1950’de Menderes, ordudaki tasfiyelerin sebebini anlatırken CHP’yi suçladı: "Size esefle haber vermek isterim ki, iktidara gelişimiz henüz bir ayı bulmadığı hâlde, bazı zaruri değişiklikleri mesele ittihaz ederek Cumhuriyet Halk Partisi, orduyu aleyhimize tahrik etmek yoluna sapmıştır. Bizim bütün çalışmalarımız memleketimizde demokrasiyi perçinlemeye matuftur. CHP, eğer başarılı bir çalışmaya girmek istiyorsa, başlarındaki iktidar hastalarını atmalıdır. Bu iktidar hastaları, havayı karıştırmak istemektedirler. Memlekette siyasi iktidarı muhtal (bozuk) göstererek, bir polemiğe, bir hücum ve taarruza geçmişlerdir."
İsmet İnönü ise, bu iddiayı reddetti. İsmet Paşa’nın, bazı generallerin 14 Mayıs gecesi "seçimleri iptal edelim" teklifini geri çevirdiği daha sonra ortaya çıktı. CHP basın bürosu sözcüsü Orhan Birgit, "Seçimleri iptal edelim" diyen 1. Ordu Komutanı Orgeneral Kurtcebe Noyan’a, CHP liderinin "Millî irade nasıl tecelli etmişse herkesin buna saygı göstermesi gerektiği" cevabı verdiğini söyledi. Yakın tarih uzmanı Prof. Dr. Tanel Demirel’e göre de; İnönü bu teşebbüslerin başarı şansının düşük olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi. İnönü, ordu içindeki değişim isteğinin farkında olduğu gibi bu aşamada seçimlerin iptalinin Batı dünyası ve ABD’nin tepkisini çekebileceğini tahmin edebiliyordu.
Demokrat Genelkurmay Başkanı
Adnan Menderes’in tam bir isabetle Genelkurmay Başkanlığına atadığı M. Nuri Yamut, görev yaptığı süre içinde önemli icraatlara imza attı. Çanakkale’ye kendi maaşından bir anıt yaptırdı. İskoçların gaydasını görerek Genelkurmay Başkanlığı Mehter Takımını tekrar kurdu. Kore Savaşı’na asker gönderme kararını uyguladı. Cumhuriyet döneminde ilk kez 1950 yılında yurtdışına asker gönderildi. Türkiye 1952’de NATO ittifakına kabul edildi.
Ankara, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan Doğu-Batı eksenindeki çekişmede arada kalmış, kendi tarafını belirleme fırsatını arıyordu. Daha sonra ‘Soğuk Savaş’ olarak adlandırılacak bu çekişme Türkiye’nin jeo-stratejik önemini de artırmıştı. Ankara, savaş sırasında tarafsız kalmıştı ancak sonrasında Sovyetler’in Doğu Anadolu’da toprak, Boğazlar’da üs ve ortak savunma talepleriyle karşı karşıya kalmıştı. Tam bu esnada patlak veren Kore Savaşı, Türkiye’nin Sovyet tehdidini bertaraf edip Batı Bloku ve Amerika’ya yaklaşması için bir fırsat oluşturdu. Birleşmiş Milletler, ABD’nin isteğiyle, üye ülkelerden asker istemiş, 52 üye devletten sadece 12’si bu isteğe cevap vermiş, onlar da kara askeri gönderemeyeceklerini bildirmişlerdi. DP hükümeti, NATO’ya üyeliğini de hızlandırmak için Kore Savaşı’na birlik göndermeyi kabul etti.
Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Millî Savunma Bakanı Refik İnce ve Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’un komitesinde 4 bin 500 Türk askeri Kore’ye gönderildi. 1950’den 1953’e kadar Kore’de savaşan Türk Tugayı’ndan 741 asker şehit düştü, 2 bin 147 asker yaralandı. 25 Eylül 1950’den 27 Temmuz 1953’e kadar Kore’de savaşan Türk askerlerine kanunla ‘gazi’ unvanı verildi. Kore ve ABD devlet başkanları Türk birliğinin başarısını devlet nişanlarıyla ödüllendirdi.
Nuri Yamut’un komuta ettiği Türk askeri sadece alan savunması yapmadı Kore’de. Acımasız savaşın anne-babasız bıraktığı Koreli çocuklara da yardım elini uzattı. Savaş alanlarındaki kimsesiz çocukları Seul-Suwan’daki tugay karargâhında kurdukları bir çadırda toplayan Türk subayları, kimsesiz çocukların hem güvenliğini hem de bakımını üstlendi. Ancak kimsesiz Korelilerin sayısı 100’ü aşınca, karargâhın içindeki yıkık bir bina yeniden inşa edildi, okul ve yetimhaneye çevrildi. Kayıtlara ‘Ankara Okulu ve Yetimhanesi’ olarak geçen bu okulda çocukların günlük iaşelerinin yanı sıra eğitim de verildi. Her gün iki saat verilen Türkçe dersinden dolayı çocuklar Türkçe de öğrendi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mehmet Nuri Yamut, askerî raporlarda geçen ve savaş bölgesinde eğitimine devam eden tek okul olan Ankara Okulu’nu bizzat yerinde ziyaret etti. 1953’teki ateşkesin ardından bir müddet daha eğitime devam eden Ankara Okulu, Türk askerlerinin çekilmesiyle kapandı. Bugün Suwan bölgesinde yaşayanların birçoğu, sadece temel kalıntıları kalan Ankara Okulu’ndan minnetle söz ediyor.
Baban eşek de olsa…
Yamut Paşa, üniformayı üstünden çıkarıp emekli olduktan sonra siyasete atıldı. DP’den milletvekili seçildi. 27 Mayıs darbesinden sonra tutuklanarak cezaevine kondu. Yassıada’da işkencelere dayanamadı, kalp krizinden hayatını kaybetti. 27 Mayıs darbesinden sonra Yamut Paşa’nın evinden alınırken tokatlanıp tekmelenmesi tarihe kara bir leke olarak geçti. Yassıada’da Yamut çok mahzundu. Hakaretler, işkenceler ona çok acı veriyordu. Nuri Yamut’un yüzünde sigara söndürdüklerine yanında bulunan Erzurum Mebusu Rıza Topçuoğlu şahit olmuştu: "Bir teğmen yüzünde sigara söndürdü. O da dönüp ‘Oğlum, baban eşek de olsaydı bunu yapmazdı.’ dedi."
Cuntanın Yamut Paşa’ya öfkesi öldükten sonra da sürdü. Devlet mezarlığına naaşı alınmadı. 12 Eylül 1980’de yönetime el koyan Millî Güvenlik Konseyi, 10 Kasım 1981’de Devlet Mezarlığı yapılmasına karar verdi. Kurtuluş Savaşı’na katılan subaylar ve cumhurbaşkanları buraya defnedilecekti. Devlet Mezarlığı, 30 Ağustos 1988’de açıldı. Hangi komutanların defnedileceğine Genelkurmay karar verdi. DP dönemine kadar Genelkurmay Başkanlığı yapmış tüm komutanların mezarları buraya nakledildi. DP döneminin genelkurmay başkanları ise Devlet Mezarlığı’na alınmadı. Oysa Nuri Yamut 4 Ocak 1920, Nurettin Baransel 1 Mart 1921, Hakkı Tunaboylu 31 Temmuz 1921, Rüştü Erdelhun ise 2 Nisan 1921’de Anadolu’ya gizlice gelerek Millî Ordu’ya katılmışlardı. DP’nin emekli ettiği Orgeneral Nafiz Gürman, 8 Şubat 1921’de Millî Ordu’ya katılmıştı. Gürman, Devlet Mezarlığı’na defnedildi. Salih Omurtak da, Nuri Yamut’la aynı dönemde Millî Ordu’ya katılmıştı. Rütbeleri aynıydı. Genelkurmay’ın internet sitesinde emekli Org. Nuri Yamut’la ilgili kısa bir biyografi var: "1954’te emekli oldu. 1961’de vefat etti ve Zincirlikuyu’ da toprağa verildi."