6 Ağustos 2015 Perşembe

ESKİ BURDUR MİLLETVEKİLİ HASAN HAMİ YILDIRIM'IN SİLİVRİ İZLENİMLERİ

Emniyet mensuplarına terörist muamelesi yapılıyor


Emniyet mensuplarına terörist muamelesi yapılıyor 

 İdris Gürsoy, 10 Mart 201, Ankara, Aksiyon

Silivri Cezaevi’nde Hidayet Karaca ve tutuklu polisleri ziyaret eden Burdur Milletvekili Hasan Hami Yıldırım, hukuk dışı uygulamaları anlattı: “Savunma hakkından mahrum bırakılıyorlar. Mahrem görüşmeleri, koğuşlarındaki günlük hayatları kayıt altına alınıyor.  Tecrit var.”
22 Temmuz’da sahur operasyonuyla gözaltına alınan polis müdürleri yaklaşık 7 aydır iddianame bekliyor. Neyle suçlandıklarını bilmiyorlar. 14 Aralık’ta tutuklanan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca da Silivri’de. Kervana enson Ramazan Akyürek eklendi. Türkiye, anayasa ve hukukun askıya alındığı olağanüstü bir süreçten geçiyor. Temel insan hakkı ihlalleri yaşanıyor. Burdur Milletvekili Dr. Hasan Hami Yıldırım, geçen günlerde bir grup milletvekiliyle Silivri Cezaevi’ni ziyaret etti. Hidayet Karaca’nın yanı sıra Tufan Ergüder ve diğer polis müdürleriyle görüştü. İnsan hakkı ihlallerini Meclis’e bir soru önergesiyle taşıdı. Yıldırım, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a hukuksuzlukların sona erdirilmesi çağrısında bulundu.
-Tutukluları ziyaret ettiniz. Bir zorlukla karşılaştınız mı?
Diğer ziyaretçiler için zorluklar, kısıtlayıcı uygulamalar var tabii ama bizim için usul şöyle: Bakan izniyle gidiyoruz. İki tür ziyaretçi sistemi var. Bir; kapalı görüşme. Bu ziyaretler haftada iki defa oluyor. İki; açık görüşme. Bu da haftada bir oluyor. Aslında tutuklu veya hükümlü ayrımı yok burada anladığım kadarıyla. Cezaevinde bulunan herkes için bu uygulama genel bir durum, yönetmelikler gereğince. Ama mesela orada görüşmelerimizde fark ettiğimiz, kamuoyuna pek yansımayan bir husus var; 17 Aralık operasyonu sonrasında gözaltına alınan, tutuklanan insanlara ciddi bir ayrımcılık yapılıyor.
-Ne tür ayrımcılıklar?
Silivri’de uyuşturucudan tutuklu hükümlüler de var. Ama onlara kanun ve yönetmelik gereği tanınan haklar, eski emniyetçilere tanınmıyor.  İyi hâlden dolayı ödüllendirmeyle ilgili hüküm var kanunda. Mesela, ziyaretçi sayısı, açık görüşme sayısı artırılabiliyor veya cezaevi şartlarında iyileştirme yapılabiliyor. Bunlar bu kişilere uygulanmamış bugüne kadar ama diğerlerine, mesela uyuşturucudan yatanlara uygulanıyor. Onun dışında zannediyorum bütün cezaevlerinde benzer tutuklu ve hükümlülere uygulanan genel hususlar var. Mesela, ziyaretçileri sordunuz ya, bu tutukluların ziyaretçilerine zaman zaman yasaklar koymuşlar. Niye? Cezaevi kurallarını ihlal ediyorlar diye. Mesela, birinin eşine yasak koymuşlar. Böyle bir şey olabilir mi? Yani ne yapacak eşi orada? Bu kişi yakın zamana kadar kamu görevlisiydi. Cezaevi müdürlüğünün veya adli kolluğun içinde yer almış, cezaevi müdürlükleriyle zaman zaman birlikte çalışmış kişiler.
-Ziyarete gelenlere de eziyet mi ediliyor?
Yakınlarına veya akrabalarına görüşme yasağı koyuyorlar, geliyorlar, olay çıkarıyorlar diye. Hâlbuki benim orada dinlediğim şu: Bu insanlara, mesela ziyarete geldiklerinde normal olmayan tutumlar sergiliyorlar. İşte ziyarete gelmiş kişilere onur kırıcı birtakım ifadelerde bulunuyorlar. Onlar da bu duruma tepki gösteriyor. Zaten hassas bir ruh haleti içinde yakınlarını görmeye geliyorlar. Tabii bunları da hemen gerekçe gösterip cezai işlem yapıyorlar. Görüşmeleri kayıt altına alıyorlar; hem kamera hem ses...
-Kamerayla kayıt altına alınıyor diye bir ibare var mı?
Hayır, yok. Mahrem görüşmeyi kayıt altına alıyorlar. Normalde bunun kayıt altına alınacağına dair hiçbir hüküm yok. Sadece görüşmenin cezaevindeki görevlilerin nezaretinde olacağına dair hüküm var. Zaten onlar da orada bekliyor bir olay çıkabilir veya tutuklu kıyafet değiştirip çıkabilir vesaire diye.
-Kayıt yasal mı?
Yapılan işlem şu: Kapalı görüşmeyi -arada cam var, iki taraftan telefonla görüşüyorsunuz- kayıt altına alıyorlar, bunu saklıyorlar. Bu yasa dışı bir kayıt. Eşiyle konuşuyor adam yani. Üstelik bu yasa dışı kaydı, bu kişileri suçlamak için, kişilerin aleyhlerinde işlem yapmak için delil olarak dosyaya koyuyorlar. Bu kadar açık bir şekilde hukuka aykırı bir işlem yapmakta bir beis görmüyorlar. Çok rahat hareket ediyorlar. Ben şaşıyorum, bu kadar hukuka aykırı işlemleri yapmakta nasıl rahat olduklarına. Buradan hareketle düşünüyorum ki herhâlde bunların amirleri, üstleri, bakanı veya her kimse artık, bunlara ‘Kardeşim, siz istediğinizi yapın’ diyor. Tuhaf bir durum. Adamlara ‘Siz kamu görevlilerine hakarette bulundunuz’ diye soruşturma açtılar bu aralarındaki görüşmeden dolayı. Ya da hanımıyla veya çocuğuyla görüşmesinde bir ifade geçmiş, ‘Sen burada hakarette bulunmuşsun’ diye. Yani umuma açık bir görüşme değil, mahrem bir görüşme, hem kayıt alıyorlar hem de bunu kullanıyorlar.
-Koğuşlarda durum nasıl?
Tutukluların kaldıkları yerler de sürekli kamera kaydı altında, koğuşları da. Yani zaten ya iki kişi ya da üç kişi kalıyor. Bunlar hiçbir şekil ve surette, yemek yerken, havalandırmaya çıktığında dahi başka birileriyle asla karşılaştırılmıyorlar. Yani mesela yedi aydır, iki kişi sadece birbirini görüyor. Girip çıkarken dahi birbirleriyle, diğer koğuştakilerle karşılaştırılmıyorlar. Havalandırmalar da kendi içlerinde. Bu insanlar hem tecrit ediliyorlar hem de kendi kaldıkları koğuşta, yattıkları yerde de kamera altındalar. Bu ciddi bir hak ihlalidir. Dünyanın hiçbir yerinde insanların koğuşları da gözaltında olmaz. Orada yatıp kalkıyor adam ya.
-Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ettiler. Sonuç ne oldu?
İşin o tarafı daha önemli. Kamuoyunun çok yakından bildiği Ergenekon, Balyoz gibi davalarda tutuklular,  mevzuat değiştikten sonra, hak ihlali gerekçesiyle, uzun tutukluluk süreleriyle alakalı Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulundular. Bir ile iki ay arasında hemen Anayasa Mahkemesi toplandı ve karar verdi. AYM’nin ‘hak ihlali var’ kararı doğrultusunda mahkemeler, ilgili işlemleri tekemmül ettirdiler ve tutuklular serbest bırakıldı.  Şimdi 22 Temmuz’dan bu yana tutuklu bulunanların içinde, AYM’ye müracaat ettiği tarih altı ayı geçenler var. Hâlâ daha hiçbiriyle ilgili karar vermiş değil Anayasa Mahkemesi. Öbüründe bir ayda karar veriyorsun. Yedi ayı geçmiş, sekiz aya yaklaşmış karar vermiyorsun.
-İddianame hazırlandı mı?
Şimdi iddianame olmadığı gibi bu tutuklularla ilgili aylık, tutukluluk hallerinin devamına ilişkin kararlar veriliyor mahkemece. Savunmaları isteniyor.  Savunmalarını yapacaklar, ellerinde hiçbir şey yok. Çünkü dosyalara ulaşmalarına yasak konulmuş.
-Neyle suçlandıklarını bilmiyorlar mı?
Bilmiyorlar.
-Neye göre savunma yapıyorlar?
Yapamıyorlar. ‘Tutukluluk hâline neye göre karar veriyorsunuz?’ ‘İçişleri Bakanlığı’nın veya Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, müfettişlerin yazdığı raporlara göre.’ ‘Peki, o raporları biz görelim.’ ‘Vermeyiz.’ ‘E ne yapacağız?’ Bilgi edinme kanununa göre bir sürü para ödüyorlar. Bin ile bin beş yüz lirayı bulan miktarlarda dosya başına para ödüyorlar. Ondan sonra bilgi edinme kanunu çerçevesinde, sıradan bir vatandaşa, kendini savunmak durumunda kalmayan, herhangi bir şekilde bilgi isteyen bir vatandaşa yapılan işlem gibi bir işlem yapıyorlar. Şimdi bunu istiyorlar ama mesela bir hafta kala diyorlar ki ‘Bir hafta içinde savunmanızı verin.’ Bir hafta süre veriyorlar. Parayı yatırıyor adam, dosya gelene kadar 15-20 gün geçiyor. Ya savunmayı veremiyorlar veya kendileri artık tahminen, bizi böyle suçluyorlar deyip basından, televizyon haberlerinden takip ederek -internet yok çünkü- oradan savunma yazıyorlar. Neticede bütün bunlar her biri birer insan hakları ihlali.
-Anayasa Mahkemesi neden karar vermiyor?  
Ben burada mahkemeye ciddi baskıların olduğunu tahmin ediyorum. Hak ihlali yönünde veya değil ama bir şekilde dosyayı görüşüp karar vermesi lazım ki, bir sonraki adıma geçebilsin. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidemiyorlar bu yüzden.
-AYM karar vermediği için hukuksuzluk sürüyor öyle mi?
Bu insanlar tutukluluklarına itiraz edecekler, değil mi? Nereye itiraz edecekler? Yok. Yani hukuk sisteminde, bizim anayasamız gereği, bir üst mahkeme yok. Bir başka Sulh Ceza Hâkimliğine itiraz ediyorlar. Kendi içinde dönüyor. Şimdi bu da bir anayasa ihlali. Tabii hâkimlik ilkesinin ihlali. Sulh Ceza Hâkimliklerinin oluşturulmasında davaya ve kişiye özel hâkimlik kurdular. Ama onun ötesinde bir üst mercie şikâyet hakkı da ortadan kalktı. Temyiz hakkı bir anlamda ortadan kaldırılıyor. Böyle bir sorun var. Muhalefet partileri Anayasa Mahkemesi’ne götürdü bu durumu. Bakın bu da görüşülmedi daha, aylar geçti. Neyi bekliyor Anayasa Mahkemesi? Anlaşılır bir şey değil. Başka bir ihlal daha var. Şimdi bu insanlar tutukluluk sürelerinin devamıyla ilgili itirazlarında, mahkeme, kanun gereği ayrıntılı olarak gerekçe yazmak zorunda. Çünkü esas olan tutuksuz yargılanmadır. Tutuklu yargılanması ile ilgili bir gerekçe göstermesi lazım. Şablon ifadelerle her ay yeniden karar veriyorlar tutukluluklarının devamına diye.
-Yani ne diyor?
Tutukluluk gerekçelerinin hukuka uygun olduğu gibi bir ifade geçiyor. Böyle bir şey olabilir mi? Şimdi burada konuyla ilgili bir başka husus var. Mesela Türkiye’de 400 civarında veya daha fazla insan aynı suçlamalarla farklı illerde gözaltına alınmış.  Ve bu insanların tamamı serbest bırakılmış durumda. Aynı suçlamalar yöneltilmiş. Tutuksuz yargılanıyorlar. Ya diğer hâkimler savcılar yanlış yapıyor ya buradakiler... Bu da anlaşılır bir şey değil. Antalya’da, Adana’da, Erzurum’da farklı hukuk, İstanbul’da farklı hukuk işlemiyor. Tek hukuk sistemi var.
-Cezaevi koşulları nasıl? Şikâyetleri dikkate alınıyor mu?
Dilekçeyle talepte bulunuyorlar cezaevi koşullarıyla ilgili veya hukuki haklarıyla ilgili cezaevi müdürlüğüne. Diyorlar ki, şunların düzeltilmesini istiyoruz. Bunlar yanlış uygulamalar. Veya şu konuda sıkıntılarımız var, şu bilgilerin bize verilmesini talep ediyoruz diye. Dilekçelerin çoğuna hiç cevap verilmiyor. Bazılarına 40 gün sonra cevap veriliyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bazen de herhangi bir konuda şikâyetlerini dile getirdiklerinde yazılı olarak, o şikâyet ettikleri konu ağırlaştırılmış olarak kendilerine dönüyor. Bu insanların her biri kamuoyunun 17 Aralık’tan sonra yakından tanıdığı isimler, geçmişleriyle, her şeyleriyle basının didik didik incelediği, bildiği isimler, yani her biri bu memlekette çok önemli görevlerde bulunmuş, içinde pek çoğu kahramanlık derecesinde önemli vazifeler yapmış, dönemin başbakanı tarafından birçok taltife mazhar olmuş ve ödüller verilmiş insanlar. Ama bu insanlara terörist muamelesi yapılıyor orada.
-Haklarında soruşturma açılan bazı polis müdürleri görevlerinden alındı. Danıştay’a başvurup göreve iade edilenler bulunuyor. Ancak görevlerine iade edilmiyorlar. Bu konuda da bir hak ihlali var mı?
Şimdi şöyle yapılıyor: Bu kişilere müfettiş raporlarına dayanarak sık sık cezai işleme konu idari cezalar veriyorlar, ya da görevden el çektiriyorlar. İdari cezalar veriyorlar memuriyetle ilgili. Hâkimler tutukluluk haliyle ilgili kararlar almadan önce, İçişleri Bakanlığı sürekli belge gönderiyor.  Verilen idari cezaları bu tutuklular, Emniyet mensupları yargıya taşıyorlar, ‘Bizim böyle bir durumumuz yok.’ diyorlar. Yani mesela yasa dışı dinleme diyor, sahtecilik diyor vs. Ama bunun hiçbir delili yok. Bundan hareketle verilen idari cezaların iptali için yargıya başvuruyorlar, yargı kaldırıyor. Doğru, diyor ama o kaldırıyor. Malum 30 gün içinde idari yargının kararına uymak zorunda idareler ama bu karar alınırken veya alındıktan hemen sonra daha o kararın uygulamasını yapmadan,  o cezai işlemi kaldırmadan, başka bir cezai işlem tesis ediyorlar. Bunu hemen mahkemeye gönderiyorlar. Mesela bazılarıyla ilgili 17 tane idari ceza olduğunu söylediler.
-Amaçları ne?
Mahkemeden kazandıkça yeni bir işlem tesis ediliyor. Hem tutukluluk hâlinin devamını sağlıyorlar hem de idari yargının verdiği kararları boşa çıkarmaya çalışıyorlar.
-Dinleme kararlarının altında imzası olanlar değil, belli kişiler alınıp suçlanıyor. Bu kişiler nasıl seçilmiş?
Bunlar KCK, PKK’yla ilgili, PKK’nın birtakım uzantılarıyla ilgili soruşturmalarda ve yolsuzluk soruşturmalarında aktif görev almış insanlar. Başka hiçbir özellikleri yok. Hakikaten bu insanların hepsi işlerinde yetkin kişiler. Ve belki de bunların başlarına geleceğini büyük ihtimalle bilerek, son derece de tedbirli ve sağlam adım atmışlar. En küçük bir boşluk yok. Süreç tam olarak işlemiş ve kanunda ön görülmemesine rağmen mesela genel müdürlüğün de iznini almışlar.
-Nasıl geçiriyorlar vakitlerini orada?
Gazetelerin kendilerine ulaştığını, televizyonlardan istifade ettiklerini söylediler. 28 kişilik koğuşta iki kişi kalıyor veya üç kişi kalıyor. Her biri ayrı ayrı tecrit edilmiş vaziyette içeride tutuluyorlar. Mesela onların havalandırma zamanları var. Bununla ilgili yönetmelikte, bu işin mevzuatında güneşin doğuşuyla batışı arasında diyor. O avluya çıkıp -o avlu koğuşun içinde bir avlu- başkalarıyla karşılaştıkları bir ortam yok. Metris’ten buraya aktarılan tutuklular var bu grubun içerisinde. Onlar diyor ki Metris’te çok daha insaniydi. Çünkü başkalarıyla karşılaşıyoruz, görüşüyoruz, havalandırma, yemek ortamlarında. Burada ona imkân yok. Hava almaları gereken yerler koğuşlarının içinden açılıyor kapanıyor.
-Moralleri nasıl bunca baskıya karşı?
Ben morallerin hepsinde düzgün olduğunu gördüm. Bütün bunları ben sorduğum için anlatıyorlar. Burada ayrımcı bir uygulamaya tabi tutuluyor musunuz? Nelerle karşılaşıyorsunuz? Bu hususları sordukça söylüyorlar ama bütün bunlara rağmen sonuçta söyledikleri şu; ‘Biz inanıyoruz ki, bu memlekette hâlâ vicdanlı, hukuka uygun hareket eden yargıçlar, hâkimler, savcılar var.’ İddiaların mesnetsiz olduğu o kadar açık ki, bu iddialarını destekleyecek en küçük bir delil hâlâ ortaya koyabilmiş değiller. Koyamıyorlar, çünkü hakikaten yok. Bu kadar altı boş suçlamaları görüyorlar ve diyorlar ki, ‘Yaptığımız her şey hukuka uygun, amirlerimizin bilgisi dâhilinde, savcı ve hâkimlerin imzalarıyla yapılan işlemler. Dolayısıyla hukuka uygun hareket etmenin rahatlığı var bizde.’ Bunu birçok kişi bu şekilde dillendirdi. Onun için eninde sonunda hak, adalet yerini bulacak. Bunların iddialarının hepsinin saçmalığı zaman içinde daha net ortaya çıkacak.

PROF CİHAT GÖKTEPE'NİN SON KİTABI

'Fişlenen Cumhuriyet' hareme kimin nasıl girdiğini gösteriyor

 Fişlemeler neredeyse tarih kadar eski. Prof. Dr. Cihat Göktepe İngiliz istihbaratının tuttuğu gizli kayıtları, “Fişlenen Cumhuriyet” kitabında bir araya getirdi. Kitap bugüne de ışık tutacak nitelikte.



 3 MART 2015, ANTALYA,  İDRİS GÜRSOY, AKSİYON

 Çalışkan ve etkileyici ama çoğu zaman aceleci, kışkırtıcı bir konuşmacı. Bay Menderes, Bay Bayar’ın güvenini kazanmanın keyfini sürer. Diğer taraftan takipçileri arasında sorumsuz ve hırslı olanları kontrol etmekte zorlanmaktadır.”
İngilizlerin gizli belgelerinde Başbakan Adnan Menderes bu şekilde fişlenmiş. Sadece Menderes değil. Sultan Vahdeddin’den Mustafa Kemal Atatürk’e, İsmet İnönü’den Şükrü Saraçoğlu’na kadar birçok ünlü siyaset adamının kişiliği, karakteristik ve fiziksel özellikleri, geçmişi, başarıları, özel hayatları, zaafları, İngiltere hakkındaki düşünceleri ve fişleyenlerin şahsi yorumları not edilmiş. İsmet İnönü için “Başbakan olmasından sonra Ağustos 1925’te Latife Hanım’dan boşanmasına karşı çıkması sebebiyle Gazi ile ilişkilerinin gerildiği söylendi. Bu söylenti asılsız çıktı ve mevkisi eskiden olduğu gibi güçlü kaldı. Lozan’da, kendisinin inatçı ama yetenekli bir delege olduğunu gösterdi. Kibar ve kızgınlığını hiç göstermez. Ama yenilgiden hoşnut olmaz.” deniyor.
İngiliz istihbaratının tuttuğu gizli kayıtları “Fişlenen Cumhuriyet” kitabında bir araya getiren Prof. Dr. Cihat Göktepe, arşivlerde Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit ile ilgili notların da bulunduğunu belirtiyor. “Fişlenen Cumhuriyet”, “Haremime girdiler” diye feryat eden Recep Tayyip Erdoğan’ın haklı olduğunun da bir kanıtı. “Türkiye’yi dinledik” itirafı ile birlikte yüzlerce kişinin ‘özel hayatına’ ilişkin bilgilerinin de yer aldığı bu kayıtlar, adrese de işaret ediyor. Göktepe, kimlerin nasıl ve neden fişlendiğini anlattı.
-Fişlenen Cumhuriyet kitabında 1930-50 arasında İngiliz istihbaratının Türkiye’de yaptığı fişlemeler konu ediliyor. İngilizler fişlemeleri nasıl yapıyor? Teknik olarak ayrıntı verebilir misiniz? Kimler kullanılıyor? Açık ve gizli istihbarat kaynakları neler?
Bizim ulaştığımız belgeler dışişleri belgeleridir. Bunlar usul olarak Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği marifetiyle Londra’daki dışişleri merkezine gönderiliyor, orada ilgili departman bunları değerlendiriyor. İhtiyaç hâlinde daha üst birimlere gönderiliyor. Orada, politika yapım sürecinde, bu verilerden istifade ediliyor. Bilgilerin toplanma sürecine bakılacak olursa, elçilik marifetiyle gittiğine göre buradaki elçilik mensuplarının çeşitli şekillerde, gerek açık istihbarat, gerekse diğer formatlarla bilgi topladığı anlaşılıyor. Bu bilgiler de büyük ölçüde etüt edildikten sonra merkeze gönderiliyor. Çünkü burada güvenilirlik esastır. Zira merkez bu veriler üzerinden işlem yapacağına göre, burada da bilgiler büyük ölçüde test edilmiş anlamı çıkıyor.
- Türk kamuoyunun bile yakından tanımadığı bazı asker, sivil, bürokrat, işadamı, gazeteci, yazar ve sanatçıların lügatleri İngiliz arşivlerinden çıkıyor. Yüzlerce isim nasıl seçiliyor? Daha çok kimler üzerine yoğunlaşıyorlar? Neleri araştırıyorlar?
‘Üst düzey kişiler’ diye bir kavram var. Cemiyetin her tarafından kişiler; devlet yöneticisi, bürokrat, askerî bürokrat, sanatkâr, sanat erbabı, işadamı, akademisyen, gazeteci gibi toplumun önde görülen kişileri seçiliyor. Tabii burada yaptıkları işin ehemmiyeti ve ülke yönetimindeki etkileri esas alınmıştır. Bu sadece İngilizler tarafından değil, dünya çapında süper güç ya da büyük güç olan ülkelerin hemen hemen çoğu tarafından yapılan, aslında olağan bir icraat.
-İçki içmeleri, briç oynamaları gibi özel hayatlara ilişkin notların yer alması, kişilerin mahremiyetlerine bile girildiğini mi gösteriyor? Buradaki amaç nedir?
Buradaki amaç, anladığım kadarıyla kişilerin her türlü özelliği not edilerek ihtiyaç hâlinde bu özelliklerinden istifade edilmesi, fazlalıkları varsa onların kullanılması, eksiklikleri varsa onların da ihtiyaç hâlinde değerlendirilmesine yöneliktir. Zira diplomaside, insanların artı tarafları da eksi tarafları da bilindiği zaman, işlemler, muameleler ona göre yapılıyor. Mesela, Churchill’in diplomaside soğukkanlılığı herkesi etkiliyor. Soğukkanlılığını yitirdiğini ya da gerildiğini purosunu daha sık çekmesinden anlayabiliyorlar. Dolayısıyla diplomaside bu tip manevralar, özellikle müzakere sürecinde önemlidir. Bunlar da dikkate alınıyor.
-Londra’ya rapor edilen fişlemeler dış politikada nasıl kullanılıyor? Ortadoğu’da, Türkiye’deki toplumsal, siyasi gelişmelerde Londra’nın etkisi ne kadar?
Bu bilgiler direkt kullanılabiliyor ihtiyaca göre. Mesela, 1960 Darbesi’nden sonra Selim Sarper dışişleri bakanı olarak atandığı zaman, dönemin müsteşarıyla geçmişte diplomat olarak NATO toplantılarında bir arada bulunmuşlar. Aralarında bir tanışıklık, bir diyalog var. Mesela, ilk diyalog, selamlaşma ve yazışmalar onun üzerinden yapılıyor. Bu tür etkileşimler, diyaloglar, özel ilişkiler de diplomaside kullanılabilen hususlardır. Ortadoğu ve Türkiye’deki toplumsal-siyasal gelişmelerle ilgili Londra doğrudan bilgi edinme çabasında. Zira 1956 Süveyş Krizi’ne kadar İngiltere’nin Ortadoğu’daki etkinliği belirleyicidir. İngiltere birincil aktördür. Dolayısıyla İngiltere’nin bu bölgeyle olan ilişkileri fevkalade sıkıdır, yakındır. Her ne kadar sonraki süreçte birincil aktör Amerika gibi gözükse de İngiltere bu bölgedeki etkinliğini hiçbir zaman minimize etmemiştir. Bölgenin stratejik önemi devam etmektedir. Petrol kaynakları, toplumsal olaylar İngiltere’nin sıkı takibi altındadır. Ancak İngiltere’nin Amerika’ya göre bu ülkelerle olan ilişkilerinde metot farkı vardır. Ciddi bir de bilgi birikimi vardır. Ta 19. yüzyıldan itibaren bu bölgeyle ilgili gerek toplumsal gerek ekonomik gerekse dinî konularla ilgili çok ciddi bilgi birikimleri ya da devlet hafızası mevcuttur.
-Bayar’dan Menderes ve İnönü’ye kadar birçok siyasiyle ilgili fişlemeler, İngilizlerin siyaset adamlarını yakın takibe aldığını gösteriyor. Demirel, Ecevit, Özal, Gül ve Erdoğan’a ilişkin notlar da bulunuyor mu?
Bu bahsettiğiniz kişilerin tamamı üst düzey devlet yöneticileri. Dolayısıyla bunlarla ilgili bilgilerin olması gayet tabiidir.
-“Washington’un beyni Londra’dır” diyorsunuz. Bunu izah edebilir misiniz? Ortadoğu’da İsrail ve Amerika hep ön planda oysa.
İngiliz diplomasisi çok derin bir diplomasidir. Yumuşak gücü çok çok önemser. Ve dünyada hâlâ İngiliz diplomasisinin usulleri, şekilleri, etkisi belirleyicidir. “Washington’un beyni Londra’dır” ifadesiyle bunu söylemek istedik. Özellikle Ortadoğu üzerinden baktığımızda 1960’lara kadar İngiltere’nin bölgedeki etkinliği çok belirgin. Her ne kadar sonradan Amerika ve İsrail ön planda gözükse de İngiliz diplomasisinin etkisini göz ardı etmemek gerekir. İsrail’in kurulmasıyla birlikte Ortadoğu’da yeni bir faktör, yeni bir aktör ortaya çıktı. Oradaki İsrail-Amerika yakınlaşması çok daha somut ve sıkı. Meseleye buradan bakmak lazım. Ama İngiliz diplomasisinin ya da o İncil gücünün Ortadoğu’dan tamamen uzaklaştığını söylemek sağlıklı olmaz.
-Almanya ve Amerika’nın Türkiye’yi dinlediği ortaya çıktı. İngilizlerin de Ankara’yı dinlediğini düşünüyor musunuz?
İngiltere, Birleşmiş Milletler’in beş daimî üyesinden biri. Ortadoğu’yla ilgili genel politikalarda söz sahibi bir ülke. Dolayısıyla İngilizlerin dinlemesi de gayet tabiidir. Kıbrıs’taki İngiliz üsleri, aynı zamanda çok ciddi dinleme istasyonlarıdır.
-Olağanüstü dönemlerde İngilizler nasıl bir yol izliyor?
Öncelikle doğru bilgiye ulaşmayı çok önemsiyorlar ve o doğru bilgiyi de sıcağı sıcağına merkezle paylaşıyorlar. Yani Ankara’daki bilgiler Londra’ya hızlı bir şekilde akıyor, aktarılıyor. Tabii buradaki büyükelçilerin ya da ilgili kişilerin görüş ve analizleriyle birlikte... Olağanüstü dönemlerde İngilizler, mümkün olduğu kadar, önce bir serinkanlılıkla olayı gözlüyorlar ve yönetimin nereye gideceğine bakıyorlar. Dolayısıyla yönetim kendi aleyhlerine işlemeyecekse, ondan sonra normal bir süreçmiş gibi mevcut yönetimi tanıyorlar. Mesela, 27 Mayıs Darbesi’nden yaklaşık 3-4 gün sonra darbecileri tanımışlardı. Ben o dönemde Ankara’da bulunmuş İngiliz büyükelçisiyle 1998’de mülakat yaparken ‘Neden hemen tanıdınız darbecileri?’ diye sordum. Cevap; “Darbe sadece Türkiye’de olmuyor. Darbecilerin ilk beyanatını gördük. Batı’ya yakın olacaklarını, eski anlaşmalara sadık kalacaklarını ifade ettiler. Bizim açımızdan da asıl mesele budur. Biz de fiilî durumu resmileştirdik ve tanıdık.”
-Kitapta yer vermediğiniz ancak önemli gördüğünüz hususlar var mı? Niye bu kitabı yazdınız?
Bu kitabın maksadı, mevcut dışişleri verilerini Türk okuyucuyla buluşturmak, diplomasi sürecinde bilginin önemini vurgulamak. Doğru bilginin nasıl temin edildiğini, nasıl aktarıldığını vurgulamak istedik. Büyük devletlerin mutlaka doğru bilgiden yola çıktığını, siyasi hamle ve icraatları doğru bilgi üzerinden yaptıklarını gözlemledik. Onun için bütün büyük devletler, bu tip verileri temin ediyorlar, edecekler. Geçmişte bu, dışişleri marifetiyle yapılıyordu; ancak bugün belki daha farklı formatlarla, dijital dünyadaki gelişmelerden ötürü farklı uygulamalar yoluyla yapılıyor, yapılacak. Buna karşı yapılacak şey, dinlettirmemek şeklinde olmalıdır. Güçlü ülkeler bu tip icraatları yapıyorlar. Hem de resmî kanalları marifetiyle. Bir de bu tip veriler tarihçiler açısından otantik kaynak olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla hem genel okuyucuya bir katkısı olsun hem de tarih araştırmacıları, özellikle biyografi yazarları tarafından da istifade edilsin diye düşündük. Mesela, bizim pek dikkat etmediğimiz ama burada analiz kısmında gördüğümüz bazı hususlar, devlet adamlarının vasıflarını da yansıtıyor.
-Nasıl?
Mesela, Menderes için çok çalışkan, gayretli ama aceleci bir karakteri olduğu, etrafındaki çıkış yapan arkadaşlarını bastırmakta zorlandığı söyleniyor. Fevzi Çakmak Paşa’nın Panislamist olduğu kadar Panturanist olduğu, Fatin Rüştü Zorlu’nun çok ciddi bir müzakereci olduğu, Hasan Polatkan’ın çok genç yaşına rağmen çok iyi bir bürokrat olduğu ve finans işlerinde de çok başarılı olduğu yazılıp çizilenler arasında. Bir de bu kişilerin etnik kökenleri özellikle vurgulanmaya çalışılmış. Dönme bir aileden geldiğine dair, Kürt kökenli olduğuna dair, böyle örnekleri de gözlemlemeye çalıştık. Dolayısıyla ince ayrıntıların olduğu çok net gözüküyor. Bir de kişiler arası ilişkilere yer verilmiş. Kemal Paşa’yla ilişkisi çok iyi, dirayetli bir adam, müzakereci bir adam ya da İngilizlere yakın, İngilizlere karşıt, Almanlara yakın gibi çok enteresan veriler var. Dolayısıyla biz özellikle o son paragraflardaki değerlendirmelerin çok çok enteresan olduğunu gözlemledik. Bunu da okuyucuyla paylaşmak istedik.  
FİŞLENENLER VE FİŞLERİ
“Fişlenen Cumhuriyet”, kitabında İngilizler tarafından fişlenen bazı kişilerle ilgili bilgiler şöyle:

 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: “… Arnavut bir baba ve Türk bir anneden 1880’de dünyaya geldi. 1,75 boyunda, solgun bir cilde sahip. Sabit bir yüz ifadesi ile birlikte gri gözleri var. Güçlü, düzenli özelliklere sahip... Etkileyici, akıcı bir hitabeti ve biraz da kişisel cazibesi var…”

 ALİ FETHİ BEY (OKYAR): Moğolları andıran bir simaya sahip. Hoşsohbet biri. İyi Fransızca konuşur ve esas itibariyle ılımlı. Çekici bir eşi var.

 TEVFİK RÜŞTÜ ARAS: İstikrarsız fakat zeki… Büyükelçiliğimiz (İngiltere Büyükelçiliği) ile dostça ilişkilerini sürdürür.

 SAFFET ARIKAN: Muhtemelen bir ‘dön-me’dir. Son derece yetenekli ve birinci sınıf bir Milli Savunma Bakanı’dır. Hızlı kararlar verir ve onların ne getirip ne götüreceklerini bilir. Şimdilerde içmenin ölçüsünü kaçırdı ama halen Cumhurbaşkanı İnönü’nün güvenine ve dostluğuna sahiptir.

 FALİH RIFKI ATAY: Otel vurgunculuğu ve diğer vurgunculuklarla azımsanamayacak bir servet toplayan Atay, aradaki iki yılını İstanbul’da anılarını yazarak geçirdi. Tüm Türk gazetecileri içinde muhtemelen bizim en sürekli ve vefalı destekçimiz olmuştur. İyi Fransızca bilir.

 CİHAT BABAN: Soylu Kürt ailesi Şehrizorlu Babanların genç bir filizi. Cihat Bey Kürt kökleriyle gurur duyar… Cihat, sıkıcı bir kadınla evlidir ve mütevazı bir yaşam sürer. Britanya yanlısı ve Sovyet karşıtıdır. Kalbinde muhtemelen yabancılara karşı düşmanlık besleyenlerdendir… Oldukça güvenilmez biridir. İyi nüktedan.

 OSMAN BÖLÜKBAŞI: Fazlasıyla coşkun ve heyecanlı ama etkili bir konuşmacıdır. Yabancı dil bilmiyor.

 ABDURRAHMAN NAFİZ GÜRMAN: Makedonya kökenlidir ve Makedonya üzerine uzman sayılır. Tamamıyla acımasız bir biçimde davrandığı bildirilen istihbarat işi dışında, büyük bir askerî ünü yoktur. Sessiz ve çekingen bir tavra ve akıllı bir görünüme sahiptir. Fakat söylendiğine göre geçen yıllarla beraber tembelleşmiştir.

 NAZIM HİKMET: Türk Marksistlerin önde gelenlerinden. Bağımsız (Troçkist) eğilimleri olduğu söylenir… General Fuat Cebesoy’un anne tarafından yeğenidir, dolayısıyla Alman ve Polonyalı kanına sahiptir.

 SADİ IRMAK: Nietzsche’nin ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ kitabını Türkçeye çevirdi ve önsözünde ‘üst insan’ öğretisini açıkça savundu… Almanca ve Fransızca bilir ve Alman yanlısıdır.

 KÂZIM KARABEKİR: Doğuştan gelen çabuk ve parlak bir zihne sahiptir. Meslek edindiği her dalın ustasıdır, görevlerini yerine getirmekte çok gayretlidir. Dürüsttür, ulusalcı başarının önemli kısmı onun Doğu Ordusu’nu idare etmekteki başarısına bağlıdır. Modası geçmiş biri hâline gelmiştir

 ŞÜKRÜ KAYA: Kaba ama dinamik bir kişiliktir. Bu kesinlikle onun kafasız olduğu biçiminde anlaşılmamalıdır. Sıkı içicidir ve Atatürk’ün çok yakın bir arkadaşıydı… Ancak gözden düşmüş görünür ve yeniden sahne alması olası değildir.

 REFİK KORALTAN: Evli, dört çocuk sahibi. Çok az Fransızca biliyor. Çok cana yakın birisidir.

 MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ: Frenlenemez bir konuşmacı ama yetenekli. Büyükelçilikle dostane ilişkilerini sürdürmüştür. Biraz Almanca konuşabilen kilolu bir eşi var. Kendisi akıcı Fransızcaya sahip.

 NADİR NADİ: Almanya ve Avusturya’da okudu ve Alman kültürünün derin bir hayranıdır. Önceden Nazilerin ılımlı bir destekçisiydi. Şimdi ise İngiliz-Türk ortaklığını destekliyor… Gazetenin yönetimini küçük kardeşi Doğan’a –çok içer ve kötü ün sahibidir; ama rekabetçi bir gazeteci- bırakır.

 KÂZIM ORBAY: Kitabî bir konuşma tarzına sahiptir. Ancak hoş, mantıklı ve karşısındakinin bakış açısını çoğu Türk askerinden daha iyi kavramakta oldukça yeteneklidir. Merhum Enver Paşa’nın kız kardeşlerinden biriyle evlidir. Rus aleyhtarıdır. Erken yaşlarında kuşkusuz Alman yanlısıydı ancak 1939-45 savaşı boyunca gelecekteki Türk dış politikasının kilometre taşı olarak gördüğü İngiliz Türk işbirliğinin yürekten destekçisiydi.

 GENERAL KÂZIM ÖZALP: Azimli ve sağduyulu biri olarak bilinir. Öte yandan güçlü bir karakter olarak öne çıkmamıştır. Sağlığı pek iyi değildir. Son savaş sırasında arkadaşça ve yardımsever davrandı. Britanya’yla ilişkilerin sıkılaşması için çalışır. İnönü ve Bayar ile iyi ilişkiler içindedir. Zenginliğini elde etmek için makamını kullandığı söylenir.

 RECEP PEKER: Peker cumhurbaşkanıyla baş edemez. Uzak ihtimal onun cumhurbaşkanı tarafından açıkça görevden alınma riskine karşın cumhurbaşkanının ısrarla karşısında durması hayalcilik olur gibi gözüküyor.

 HASAN POLATKAN: Hoş, genç bir bekârdır ve biraz Fransızca bilir.

 HASAN SAKA: Laz kökenlidir… Kaynakların yazdığına göre oldukça hileci, iş bilir ve açıkgözdür. Kurnazlığı başarılı kariyerinde işine çok yaradı ama aslında çok da akıllı değil ve bir başbakan olarak başarısızdı. Nazik ve espri anlayışına sahip ama bayağı tavırları var.

 ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU: İletişime hep açıktır ve bize karşı iyi niyetli olmuştur. Rusya’ya ödün verilmesinin her zaman karşısındadır. Artık kendini yalnız hissetmeye başladığı Atatürk kanadının doğrudan laiklik anlayışına da destek vermektedir. Dışarıdaki politik çevrelerde hayli sevilir olmuştur. Eşi yalnızca Türkçe bilir ve mümkün olduğunca az dışarı çıkar.

 ZEKERİYA SERTEL: Pomak (Bulgar Müslümanı) kökenli olduğu söylenir… Ilımlı görüşlere sahip bir adamdır ve Anglo-Sakson tezini destekledi. Buna karşın ateşli bir Marksist olan eşinin etkisinde çok kalmaktadır ve çift 1945 yılı boyunca Türkiye’de Sovyet görüşlerinin satıcısı olarak bilinir oldular.

 SEDAT SİMAVİ: Bize karşı tam anlamıyla yardımsever ve iyi niyetlidir. Ancak kendisine kralla bir röportaj sağlamakta başarısız olduğundan dolayı majestelerinin büyükelçisini henüz tam olarak affetmemiş. Değişken ve çok meraklı bir kişiliktir. Fransızlardan hoşlanmaz ve gazetesinde sert ve ses getirici politikaları savunur. Saldırgan bir milliyetçidir. Evlidir ve Fransızca bilir.

2 Mart 2015 Pazartesi

Ağırlaştırılmış 28 Şubat

28 şubat tarihe postmodern darbe olarak geçmişti. 18 yıl aradan sonra devlet, bu defa hükümet eliyle yine ‘rutin dışı’na çıkıyor. Muhalifleri yok etme, fişleme, hakaret etme ve ekonomik olarak batırma gibi araçlar tekrar kullanımda.
Devletin “ürpertici” yüzüyle karşı karşıya geldiğimiz dönemlerden biriydi 28 Şubat. 9 saat süren tarihî Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının ardından ‘irticayı önleme’ iddiasıyla başlayan ordu-bürokrasi merkezli süreç çok geçmeden cadı avına dönüşmüş, makul şüpheliler linç edilmişti. Siyasetin yanında ekonomik ve sosyal alana taşınan, hukukun askıya alındığı, her türlü muhalifi imha etmeye matuf süreç ülkeyi onlarca yıl geri götürmüş, ardında devasa bir ekonomik/mali enkaz bırakmıştı.
Devletin hukuk dışına çıktığı, toplumda fay hatları açan süreç tarihe ‘postmodern darbe’ olarak geçti. 18 yıl aradan sonra bugünlerde devlet, hükümet eliyle bir kez daha ‘rutin dışına’ çıkıyor. 28 Şubat’ta yürütülen ‘yok etme’ girişiminin daha ağır hâli eğitim faaliyetleriyle öne çıkan Hizmet Hareketi’ne karşı uygulanıyor. Daha doğru ifadeyle zaman içinde Hizmet Hareketi’nin sadece bir gerekçe ve muhayyel düşman olduğu ortaya çıktı. ‘Ya benimlesin ya da düşmanımsın’ konsepti gittikçe belirginleşiyor. O yüzden ‘İç Güvenlik Paketi’ne siyasal ve sosyal muhalefetin tamamı karşı çıkıyor. İstisnasız bütün barolar ve siyasi partiler paketin Türkiye’yi despotik bir tek parti devletine götüreceği konusunda hemfikir. İktidar mensupları, MHP ile HDP’nin belki de ilk kez aynı şeye karşı çıkmasından komplo teorileri üretedursun; toplumun bir kesiminin gidişatı doğru okuduğu anlaşılıyor. 28 Şubat ve diğer bütün darbeler, olağan şüpheliyi, bir günah keçisini imha etmeye çalışırken aslında diğer bütün kesimlere gözdağı veriyordu. Darbecilerin ‘Ya benim yanımda durursunuz ya da sonunuz bunun gibi olur’ diyebileceği bir örneğe ihtiyacı oluyor. 18 yıl önce bunun adı ‘irtica’ idi, bugün ‘paralel yapı’. O gün irticanın en büyük ve tehlikeli parçası olarak hedefe konan Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi bugün de aynı konumda. 28 Şubat’ın psikolojik harp bülteni gazetelerin manşetleriyle şimdinin ‘devlet kararı’ yansıtıcılarının yazdıkları, fotokopiyle çoğaltılmış gibi. Muktedirlerin dili bile aynı. Postmodern darbenin öncülerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya “İrtica PKK’dan tehlikeli” diyordu. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan da “Paralel yapı PKK’dan tehlikeli” diyor.
Bir kez daha yurtiçi ve yurtdışından masum vatandaşlar uydurma, mesnetsiz ithamlar ve raporlarla fişleniyor, çalışma hayatından, siyaset alanından tasfiye ediliyor, antidemokratik soruşturmalara,   gözaltılara tabi tutuluyor. İktidar, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını, oluşturduğu ‘paralel’ algısı üzerinden etkisiz kılmaya çalışıyor. Yeni baştan kurguladığı yargıda bunu başardı ancak kamuoyu algısında tam manasıyla aklanmadı. Zihinlerin tehlikeli şeyleri düşünmemesi adına ‘paralelle savaş’ durumunun devamı gerekiyor. AK Parti, kontrolündeki medya üzerinden kara propaganda kampanyası yürütüyor. Camia’yı ‘örgüt’, ‘çete’, ‘in’, ‘virüs’, ‘haşhaşi’ gibi ağır iftiralarla itibarsızlaştırmaya çabalıyor. Karalama kampanyalarıyla toplumu kutuplaştırıyor.
28 ŞUBAT’IN HAYALİNİ HAYATA GEÇİRİYOR
28 Şubat sürecinde cunta, Suriye Baas rejimini inceleyip Türkiye’ye adaptasyonunu tasarlamıştı. Ancak şartlar olgunlaştırılamadığı için proje akim kalmıştı. O günlerde rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, “Türkiye, İran olmaz. Suriye olmasına da biz müsaade etmeyiz” çıkışıyla bu projeyi deşifre etmişti. Ancak bugün Türk tipi başkanlık projesi adı altında, kolluk gücü ve MİT’e geniş yetkiler tanıyan yasalarla ülke bir çeşit Baas yönetimine doğru götürülüyor. Slogan ‘Yeni Türkiye’ olsa da model İran ve Suriye rejimi.
BÇG’DEN KÇG’YE
Kısa adıyla BÇG, yani Batı Çalışma Grubu, Güven Erkaya’nın komutanı olduğu Deniz Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösterdi. Fikir babası ise dönemin Genelkurmay ikinci başkanı Çevik Bir’di. İrticai faaliyet içerisinde olduğunu iddia ettiği kişilere karşı kurulan BÇG’nin 28 Şubat sürecinde 6 milyona yakın insanı fişlediği iddia edildi. Yasadışı olarak kurulan bu kurum birkaç yıl sonra lağvedildi. 28 Şubat’ta öncelikli tehdit ‘irtica’ kılıfı altında dinî olan her şeydi. Bugün baktığımızda ise ‘Paralel Devlet Yapılanmaları (PDY)’ adıyla -öncelikli kastedilen Camia olsa da- bütün dinî gruplar, cemaatler risk altında. Takip, istihbarat toplama, eleman sokma, derlenecek bilgilerin merkeze gönderilmesi gibi BÇG çalışma sistematiği bugün de başka bir hâliyle devrede. Kozmik Çalışma Grubu’nun (KÇG) varlığı resmen kabullenilmedi, yapısı ve üyeleri henüz muğlak! Fakat icraatlarıyla kendini belli ediyor. On binlerce memurun sürülmesi, kamuya yeni alınan ve terfi ettirilen herkesin tek ortak özelliğinin iktidar referanslı olması, fişleme merkezinin varlığını kaçınılmaz kılıyor.
FİŞLEME-TASFİYE
28 Şubat’ta BÇG eliyle, mütedeyyin isimlerin yer aldığı listeler oluşturulmuştu. Amaç TSK, MEB, Maliye, Dışişleri ve Emniyet gibi devlet kurumlarında çalışan insanları tasfiye etmekti. Hiçbir şikâyet, somut delil olmadığı hâlde binlerce insan hakkında soruşturmalar açıldı. İrticacı polis, savcı, hâkim yaftası kullanıldı. Darbeye karşı direnecekler iddiasıyla Özel Harekât birimi pasifize edildi ve elindeki ağır silahlar alındı. Bugün de benzer uygulamalar, hatta daha fazlası yapılıyor. Bizzat AKP’li Burhan Kuzu’nun itirafıyla Başbakanlık’ta bilgi havuzu oluşturulduğu, ‘cemaatçi’ diye bilinen kişilere yönelik fişleme listesi hazırlandığı ortaya çıktı. Binlerce emniyet mensubu sürgün edildi. TRT, Maliye ve birçok kamu kurumunda da tasfiyeler yapıldı ve hâlen devam ediyor. Tasfiye edilenlerin pek çoğu ‘cemaat’ dışından ve bu anlaşıldıkça basit bir gerekçeden ibaret olduğu inancı pekişiyor. İç güvenlik paketindeki canhıraş direniş, aslında her kesimin hedefe konulduğu kanaatinin göstergesi. Zaten 2004 MGK kararları gerekçe gösterilerek toplumun önde gelen cemaat ve mütedeyyin kitlelerinin 2008, 2011 ve 2013 yıllarında fişlenerek hedef hâline getirildiği belgeleriyle ortaya çıktı. Kurban Bayramı’nda dana hissesine girenler bile fişleme kapsamına girdi.
KAN EMİCİ VAMPİRLERDEN HAŞHAŞİLERE
28 Şubat darbesi o dönemin üslubuna da yansımıştı. Mesela, dönemin Yargıtay başsavcısı Vural Savaş’ın hazırladığı iddianamede mütedeyyin insanlar için ‘Habis ur, kan emici vampirler’ benzetmesi sıkça dillendirilen hakaretlerden bazılarıydı. İrtica, gerici, imam, örümcek kafa, sıkma baş gibi yaftalamalar da yine o döneme ait. İtibarsızlaştırma taktikleri bugün de Camia merkeze konulmak suretiyle yapılıyor. Camiaya yönelik ‘çete, virüs, in, haşhaşi’ benzetmeleri dile getiriliyor.
28 ŞUBAT DA EĞİTİMİ VURMUŞTU
28 Şubat postmodern darbesinin en büyük mağduru eğitim camiası oldu. İrticanın arka bahçesi olarak gördükleri imam hatip liselerini paravan yaparak bütün eğitim sistemi altüst edildi. ‘İHL’lerin önünü kesiyoruz’ iddiasıyla mesleki eğitime belini doğrultamayacağı şekilde darbe vuruldu. Yine Anadolu çocuklarının sınıf atlamasının yegane yolu Anadolu liseleri işlevsiz hâle getirildi. MEB’e bağlı okullarda binlerce eğitimcinin görevine son verildi. Daha önce denkliği kabul edilen yurtdışı üniversiteleri kapsam dışını çıkarılarak geçmişe doğru mağduriyet oluşturuldu. Dershane ve yurtlar basıldı. Bugünün hedefinde yine eğitim var. Planlanmamış, toplumsal müzakereye açılmamış dönüşüm programlarıyla eğitim tam bir kaosa itiliyor. Okula başlama yaşından müfredata, oradan okul kayıt sistemine kadar her kalem bir kaos vesilesi. İyi eğitim şöyle dursun, gidebileceği bir okula yazılmak büyük başarı sayılmaya başlandı. Eğitim ve sınav sistemi revize edilmeden dershaneler kapatılıyor. Özel ders alamayan ve pahalı okullarda okuyamayan çocuklar nasıl üniversite kazanacak sorusu hâlâ cevapsız.
İç güvenlik paketiyle polis okulları hedef tahtasına alındı. Paketin yasalaşması hâlinde polis kolejleri kapatılacak. 28 Şubat’ta emniyetin elinden ağır silahlar alınmıştı, bugün emniyet teşkilatı yeniden dizayn bahanesiyle kapısına kilit vurulup parti polis teşkilatı kurulmaya çalışılıyor.
DEVLET ELİYLE BANKA BATIRMA
28 Şubat’ta muhafazakâr işadamlarını ekonomik anlamda çökertmek için her türlü boykot uygulandı. Bazı şirketler ‘yeşil sermaye’ adıyla kumpasa alındı, zarar etmeleri için müfettiş gönderildi, sermaye baskısı oluşturuldu. Kombassan, Yimpaş, Petlas gibi şirketler mağduriyetin simgesi hâline geldi. Kredi verilmeyip batırılmak istenen şirketler oldu. Bugünse Hizmet Hareketi’ne yakın işadamları, mütedeyyin çevreler hedefe konuldu. Bunun en somut örneği Bank Asya oldu. Önce İçişleri Bakanı Efkan Ala, bankayı döviz ticaretinden 2 milyar dolar kazanmakla itham etti. “Elimde belge var.” dedi. Ancak bugüne kadar hiçbir belge ortaya konulamadı. Merkez Bankası’nın haftalık döviz alım işlemleri açıklanınca gerçekler ortaya çıktı. Bu taktik tutmayınca büyük şirket sahiplerine bankadan mevduatlarını çekmeleri için baskı yapıldı. Son olarak Bank Asya yönetimine TMSF el koydu ve yönetim değişti. AK Parti ile organik bağı kabul etmeyen büyük küçük bütün firmalar kuşatma altında. Başta Maliye olmak üzere bütün bakanlıkların neredeyse tek gündemi ‘düşman’ şirketleri yok etmek. Zaman zaman hükümeti eleştiren TÜSİAD da tehditlerden nasibini aldı. Sütaş’ın sahibi Muharrem Yılmaz, yandaş medyanın hedefi hâline gelince iflas etmemek için TÜSİAD başkanlığından istifa etti. 28 Şubat’ın sermayeye karşı topyekûn savaşı bire bir bugün de uygulanıyor.  
‘POSTALLI’ MEDYADAN ‘HAVUZCU’ BASINA
28 Şubat sürecinde asker medya gücünü kendine iltisaklı yazar ve yöneticiler üzerinden yürütüyordu. Karargâhta brifing alan yandaş gazeteciler askerlerden aldıkları bilgiler üzerinden provokatif haberlere imza atıyordu. Bu düzene karşı çıkan demokratik kalemlere akreditasyon, baskı uygulanıyordu. Sızdırılan ‘andıç’lar üzerinden Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar gibi gazeteciler hedefe konuldu. O dönemde askerle iş tutan medya organları ihya edildi. 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından sonra gün yüzüne çıkan yeni medya düzeni 28 Şubat’ı aratmıyor. Adrese teslim ihale ve rant taksimiyle oluşturulduğu iddia edilen yandaş medya her şartta iktidarı kollamanın yanında, başta Hizmet Hareketi olmak üzere muhalif kesimleri yalan haberlerle hedefe koyuyor. MİT ve Başbakanlık’tan servis edildiği iddia edilen haberler üzerinden kamuoyunun manipüle edilmeye çalışıldığı görülüyor. Hükümet, kara propaganda ve iftira içerikli haber ve köşe yazılarına imza atan kalemşorları kollarken; demokrat, muhalif gazetecilere ambargo uyguluyor. “Yandaş medya” kamu ilanlarıyla ihya edilirken muhalif medya devasa RTÜK cezalarıyla yıldırılmaya çalışılıyor. Başbakan ve bakanların programlarını izlemeleri engelleniyor. Hatta işten atılmaları için medya patronlarına baskı uygulanıyor. Nazlı Ilıcak, Murat Aksoy, Nur Batur, Hasan Cemal, Can Dündar, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Mustafa Akyol, iktidar baskısı ile işinden olan gazetecilerin başında geliyor.
ALGI OPERASYONLARI
Basın-yayın organlarına kilit vurulmaya çalışılıyor. Bu çabanın en somut örneği 14 Aralık’ta yaşandı. Bir dizi senaryosu üzerinden Samanyolu TV ile Zaman Gazetesi’ne baskın düzenlendi, yöneticileri Hidayet Karaca ile Ekrem Dumanlı gözaltına alındı. Ortada somut suç ve delil olmamasına rağmen terör örgütü üyeliğinden suçlanan gazeteciler Karaca ve Dumanlı yaklaşık 4 gün boyunca alıkondu. Çıkarıldıkları mahkemede iddia edilen suç ve örgüt üyelikleri dillendirilemese de dava düşürülmedi. Masum olmasına rağmen Hidayet Karaca hapse kondu, Ekrem Dumanlı da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. 14 Aralık medya baskını başta AB olmak üzere tüm dünyada yankılandı. Geçmişteki kupür iddianameleri üzerinden yürütülen yargı süreçlerini anımsattı.
DAVADAN KIRMIZI BÜLTENE
Fethullah Gülen Hocaefendi 28 Şubat sürecinde “irtica, örgüt ve devleti ele geçirme” suçlamasıyla hakkında dava açılanlardandı. Dava öncesinde Gülen’in yasa dışı dinleme ve istihbarat faaliyetleriyle elde edilen konuşmaları, görüntüleri özüne aykırı şekilde montajlanıp ekranlara taşındı. Algı operasyonu üzerinden harekete geçen Savcı Nuh Mete Yüksel’in Gülen hakkında 1999’da açtığı dava 8 yıl sonra beraatla sonuçlandı. Bugün mevcut iktidar Fethullah Gülen hakkında benzer bir kupür davası açmaya çalışıyor. Yargıtay’ın beraat kararını göz ardı ediyor. Hakkında arama kararı, kırmızı bülten çıkarılmaya çalışılıyor. Pasaportu iptal ediliyor. AK Parti, 28 Şubatçıların hukuk duvarına çarpıp dönen projesini hayata geçirmeye uğraşıyor.  
28 Şubat’ta yargı mensupları Genel-kurmay’a çağrılıp brifing veriliyordu. Bugün özel mahkemelere atanan hâkim ve savcılar Ak Saray’da ağırlanıyor. Generalleri ayakta alkışlayan yargı mensuplarının yerini, Cumhurbaşkanı’na ‘uzun adam seni seviyoruz’ diyen ve önünde eğilenler alıyor. Sulh Ceza Hâkimlikleri eliyle müfettiş raporlarına dayanılarak gözaltı kararları veriliyor. Çevik Bir’in emirlerinin yerini Adalet Bakanlığı’nın talimatları alıyor.
TETİKÇİ YENİ STK’LAR İŞBAŞINDA
28 Şubat aktörlerinin bile el uzatmadığı Risale-i Nurlar bu süreçte tahrif edildi. Basımı devlet tekeli altına alınan Risaleler’de bazı bölümler sansürlenerek yayımlandı. Hükümetin Risaleler üzerindeki operasyonu mevcut sürecin sadece Hizmet Hareketi ile sınırlı olmadığını, vakti geldiğinde diğer cemaatlere de uzanacağının işaret fişeği âdeta.
Postmodern darbe günlerinde kendisine 5’li çete diyen sendikaların yerini bugün adı duyulmayan tabela STK’ları aldı. Resmî kalemlerden çıkan ortak metinlerin altına imza atan STK’lara havuz kanalları açılıyor.
Velhasıl, bugünkü baskı ve zulümler, 28 Şubat’a rahmet okutuyor. Üstelik öykünme sadece 28 Şubat’a da değil. 1960’ta öğrenciler hayalî kıyma makinalarında toz hâline getiriliyordu, bugün ise hayalî suikastlar gazete manşetlerini süslüyor.

15 Şubat 2015 Pazar

ABDULBAKİ ERDOĞMUŞ'LA RÖPORTAJ

Erdoğan Atatürk gibi olmak istiyor

  • İdris Gürsoy
Erdoğan Atatürk gibi olmak istiyor
Kuvvetler ayrılığı olmadan başkanlık sistemine geçilmesini doğru bulmayan Sivil Siyaset Platformu Sözcüsü Erdoğmuş: “Sayın Erdoğan, bazılarına göre İslam devleti kurma suçlamasıyla karşı karşıya. Ben tersini düşünüyorum. Referansının İttihat ve Terakki olduğu kanaatindeyim.”
Abdulbaki Erdoğmuş, ne AKP’li ne de Hizmet Hareketi içinden. Geldiği ortam ve bulunduğu konum itibarı ile iki hareketi de çok iyi biliyor. Üçüncü bir göz o. Medrese eğitimi almış, Yüksek İslam Enstitü mezunu, eski müftü. Siyasete Refah Partisi’nden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olarak girmiş. 1999’da ANAP’tan Diyarbakır Milletvekili seçilmiş. Kürt sorununun çözümü için yaptığı çalışmalar ve hazırladığı raporlarla dikkat çekiyor. ‘Demokrasi ve Toplumsal Barış’,  ‘Kayıtlar’ ve ‘Mahzun Mezopotamya’ adında üç kitabı ve çeşitli makaleleri bulunuyor. Ülke sorunlarının ele alındığı ve toplumun çeşitli kesimlerinden isimlerin bir araya geldiği Sivil Siyaset Platformu’nun sözcülüğünü yapıyor. Erdoğmuş, gündeme ilişkin sorularımızı cevapladı.
-AKP, üçüncü dönemden itibaren özgürlükçü kimliğinden hızla neden uzaklaştı, nerelerde yanlış yaptı?
İktidarın kimyasını üç temel meselenin bozduğunu düşünüyorum. Birincisi, Suriye. Suriye, AK Parti’ye kurulmuş bir tuzaktı. Erdoğan, uluslararası bir kumpas arıyorsa mesela, Suriye’de arayabilir. Çünkü AK Parti’nin en önemli, vicdani, ahlaki, insani, siyasi yanlışlarından biri Suriye politikasıdır. İkincisi, Gezi olayları. Gezi olayları, esas itibarıyla birikmiş bir toplumsal öfkeydi. AK Parti, bunu iktidarına yönelik bir kumpas ve darbe girişimi gibi gördü. Tayyip Bey’e ve AK Parti’ye kurulan tuzağı orada görüyorum. Birileri bir tuzak kurdu, ‘Hayır’ dedi, ‘Bu bir toplum öfkesi değil, uluslararası güçlerin ve içerideki uzantılarının bizzat Sayın Erdoğan’a yönelik bir tezgâhıdır, bir darbe girişimidir.’ Hâlbuki orada okunması gereken, bir toplumsal öfkeydi. Onu okumak yerine, bu tuzağı servis edenler Sayın Erdoğan’ı kuşatabildiler ve inandırabildiler. Üçüncüsü, Kürt meselesinde de AK Parti’ye bir kumpas kurulduğunu düşünüyorum.
-Nasıl bir kumpas?
Örgüt, İmralı, Kandil, KCK, Demokratik Toplum Kongresi ve HDP, hepsi Kürt meselesi içinde değerlendirilebilir. Hepsi Kürt meselesinden kaynaklı bir sonuç olabilir. Böyle görebiliriz. Ama Kürt meselesinin çözümünde Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin, Kürtlerin hürriyetlerinin bunlarla bütünleştirilerek tek muhatapta toplatılmasının AK Parti hükümetine bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Ben bunu sadece örgüt üzerinden de okumuyorum. Şimdi bu tabii örgütün istediği bir şeydir. İmralı’nın da Abdullah Öcalan’ın da istediği bir şeydir. Ama doğru olan bir şey değildir. Doğru olan, örgütle örgüt müzakeresini yapmaktır. Öcalan’ın durumu da müzakere edilebilir, Kandil’deki insanların durumu da müzakere edilebilir, silahsızlanma müzakere edilebilir, silahlı güçlerin silahsızlandırılarak demokratik siyasete nasıl kazandırılacağı müzakere edilebilir, örgüt bir siyasi partiye dönüştürülebilir. Bütün bunlar mümkündür. Müzakere bütün bunları kuşatabilir. Ama müzakere Kürtlerin temel hak ve özgürlüğünü merkezine alamaz. O odakta yapılamaz. Çünkü bir; temel hak ve özgürlükler pazarlık konusu yapılamaz, temelden yanlış. İkincisi; Kürt meselesi bir örgütle pazarlık konusu yapılacak bir mesele değildir. Bunu da ben bir tuzak olarak görüyorum ve bu tuzağa düştüklerini düşünüyorum.
-Ya 17-25 Aralık operasyonları?
Asıl tuzak da onların isteyerek yaptıkları yolsuzluklar. Burada tuzak nasıl kuruldu? Yolsuzluğa meyyal bir ekip gördüler, onlara imkân sundular, görmezden geldiler, onların bu bataklığa sürüklenmesini seyrettiler ve ittiler. Şimdi en büyük tuzaklardan biri olarak da ben bunu görüyorum. Bütün bunların farkına varılınca tek yöntem kaldı. Otoriter siyaset, kavga siyaseti ve yeni düşmanlar icat etme.
-Cemaat düşman ilan edilerek kurban mı seçildi?
Tuzak olarak gördüğüm noktalar, dikkat ederseniz, cemaatle de ters düştükleri noktalardır. Benim bildiğim kadarıyla Gezi’de de, Suriye meselesinde de, Kürt meselesinde de, yolsuzluk meselesinde de cemaatle ters düşüldü. Hatta Mavi Marmara olayıyla başlayan bir süreç bu. Elbette İsrail suçludur, teröristtir, o masum insanları katletmiştir. O ayrı bir şey ama o geminin, o eylemin bizatihi bir tezgâh olduğunu düşünüyorum. Yine AK Parti’ye, hükümete karşı bir tezgâh. Orada da cemaatle bir ters düşme var. Yani demek istediğim şu; kurulan kumpas ve tezgâhlar aynı zamanda cemaat ve iktidarı da karşı karşıya getiren kumpaslardır. Eğer bir kumpas aranıyorsa samimi olarak, bu kumpası kimin kurduğunu, niçin kurduğunu öğrenmek gerekir. Cemaatiyle, partisiyle, iktidarıyla buna odaklanmak lazım. En son kumpas da cemaat ve AK Parti’nin düşman kamplara ayrılmasıdır. Ve ben bu kumpası sadece cemaat ve AK Parti için değil, Türkiye için de tehlike olarak görüyorum. Aynı zamanda bir misyona karşı da bu tezgâhın kurulduğunu düşünüyorum.
-Nasıl?
Dikkat ederseniz, AK Parti kendine kurulan tuzakları, kumpasları bu sefer cemaate mâl etmeye çalışıyor. Yani dinlemeleri üstlenenler devletler olmasına rağmen… Almanya çok açık bir şekilde Türkiye’yi dinlediğini, Amerika çok açık bir şekilde demese bile dinlediğini açıkladı. Hepimizin bildiği böyle bir uluslararası dinleme operasyonunu bile bir cemaate yükleyecek kadar kin ve öfke duymak… Bu, proje ve tuzaktan başka bir şey değil. Ya bilinçli olarak kendilerinin tezgâhladığı bir şey -ki ben böyle olduğunu düşünmüyorum- ya da birileri tarafından bu projeler kendi önlerine servis edilmekte. Kurtuluşlarını bu projede görüyorlar. Şimdi bakın öyle bir noktaya gelindi ki isteseler de geriye dönemezler. Geriye dönmeleri için önce bu düşman gördüklerine ‘Ya biz yanlış yaptık’ demeleri lazım. Bunu nerede yaptılar? Ergenekon Davası’nda yaptılar. Yani dün düşman gördükleri İşçi Partisi’nin genel başkanı ve o kesimi, bugün gizli müttefikleri olarak ortaya çıkarıyorlar. Şimdi bakıyoruz Ergenekon’dan tutuklananlar çıkıp bu tezgâhı paralel yapıya yüklemeye çalışıyorlar. Sayın cumhurbaşkanı da böyle söylüyor. Ve bu ittifakın kendi lehlerine olduğunu düşünüyorlar.
-Değil mi?
Bugün için sadece böyle görünüyor. Bu ittifak sadece, Ergenekon iddiasıyla suçlanan, tutuklanan kişilerin işine yarayacak. Onların işi bittikten sonra bunun zararını bugünkü iktidar görecek.
-Nasıl görecek?
Bu ülkede hukuk yeniden inşa edilecekse, görür. Siyaset yeniden demokratik olarak inşa edilecekse, görür. Ama eğer yeni bir Türkiye iddiasıyla otoriter bir rejime geçilirse, bir şey diyemem.
-Erdoğan, otoriter siyasete mecbur mu kaldı?
Evet, mecbur kaldılar, mecbur bırakıldılar. AK Parti’deki aklıselim siyasetçiler bunu gördü ama önüne geçemeyeceklerini de bildikleri için sessiz kalıyorlar. Çünkü onları da aşan bir durum. Ben ne kadar AK Parti için kaygı duyuyorsam, o aklıselim insanlar da partileri için benden fazla kaygı duyuyorlar. Doğrusu AK Parti’nin de heder olmasını istemiyorum. Ben partili olmasam bile büyük bir kitleden oy almış bir partinin böyle heder olmasını istemem. Hizmetleri olmuştur bu ülkeye, katkıları olmuştur. Bu ülkenin insanlarıyla bütünleşmiştir. Bu ülkenin bütün illerinde teşkilatlanmıştır. Bugün itibarıyla her ilde oy alan tek partidir. Böyle bir parti niçin bu hâle gelsin?
-Erdoğan açısından başkanlık sistemi ülke için ideal bir sistem.
Şimdi iki açıdan bakmak lazım. Birincisi; demokrasi adına başkanlık sistemi tartışılabilir ve tartışılmıştır da. İkincisi; bu otoriter yapının devamı için bir başkanlık sistemi arzu ediliyorsa sorun burada. Tek parti iktidarı ve tek partili sistem, kuvvetler ayrılığının olmadığı, tam tersine millî irade tezgâhı üzerinden kuvvetler birliğinin sağlandığı bir yönetim tarzı. Bu demokrasi değildir, bu hukuk devleti değildir. Özlemini duyduğumuz, uğruna mücadele etmek istediğimiz bir adalet anlayışı da değildir. Bu ülke, kuvvetler ayrılığının korunduğu ve demokratik siyasetin alabildiğine yapıldığı, hak ve hürriyetlerin özgürce kullanıldığı bir ülke ise başkanlık sistemi elbette tartışılabilir, kabul edilebilir ama ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin, parlamenter sistemin gereğini yapmadan başkanlık sistemine geçmesini doğru bulanlardan değilim. Önce bu parlamenter sistemin gereği yapılmalı, kuvvetler ayrılığını önce bizim bu sistemde görmemiz lazım. Eğer kuvvetler tek elde toplanacaksa -ki 1920 Büyük Millet Meclisi’nde de böyledir- Sayın Erdoğan, bazılarına göre şeriat devleti, İslam devleti kurma suçlamasıyla karşı karşıyadır. Ben tam tersini düşünüyorum.
-Nasıl?
Ben size söyleyeyim. Sayın Erdoğan’ın referansı Mustafa Kemal’dir. Sayın Erdoğan’ın referansı İttihat ve Terakki’dir. Sayın Erdoğan’ın referansı bizatihi 1920 Büyük Millet Meclisi’dir. Çünkü Mustafa Kemal, millî irade üzerinden Meclis’e verdiği yetkileri kendisi kullanmıştır ve kuvvetler ayrılığına karşı çıkmıştır. Bugün de sürekli sandığa, millî iradeye vurgu yapılıyor, sürekli ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’, ‘Söz milletin, karar milletin’ deniyor. Bu tamamen bir araçtır. Ve kuvvetler ayrılığını millet iradesine alıp bir insanın kullanabileceği bir sistemin altyapısıdır. Ben böyle okuyorum.
-Ama bazı taraftarları onu halife olarak görüyor.
Referansı ne fıkıh ne de şeriattır; referansı Mustafa Kemal’dir. Dinî açıdan hilafet tartışmaları ayrıdır. Ona halîfe-i rûy-i zemîn diyenlerin olduğunu biliyoruz. Ona bu vasıfları verenleri biliyoruz. Bu ayrı bir mesele, bunu belki din içinde konuşabiliriz, tartışabiliriz ama ben şu siyasi metodun temel kaynağının, referansının Mustafa Kemal Atatürk olduğunu düşünüyorum. Ve Sayın Erdoğan’la Atatürk’ün kuvvetler birliği hedeflerinin örtüştüğünü düşünüyorum.
-AKP, Gezi olayları ve yolsuzluk operasyonlarına doğrudan darbe girişimi dedi. Buna siz ‘Kolaycılık ve kabul edilemez’ diyorsunuz. Neden?
Bir ülkenin ekonomik ve siyasi gidişatına uluslararası bazı müdahaleler olabileceğini düşünüyorum, bu mümkündür. Ve onun iç uzantılarının da buna destek vermesi mümkün ama bir iktidarın toplumsal tepkileri kendisine karşı uluslararası bir komplonun ürünü olarak sayması kabul edilebilir bir şey değil. Bunu Gezi olayları sırasında gördük. Esas itibarıyla Gezi, çevre duyarlılığı ile başlamış olaylardır. Bunun dış destekleri olabilir, hükümete yönelik bazı komplolar da içerebilir, hükümetten hoşlanmayan bazı çevrelerin destekleri de olabilir ama bunlar Gezi eylemlerinin masumiyetini ve meşru gerekçelerini ortadan kaldırmaz. Ancak orada ne yapıldı?  Hükümet bir algı operasyonu ile bu girişimi, kendisine yönelik uluslararası ve iç uzantıları olan bir darbe girişimi olarak ortaya koyup bunun arkasına sığınmaya çalıştı.
-Niçin bunu yaptı?
Birincisi; oradaki olumsuzluğu ve rant hırsını örtmeye yönelik. İkincisi de siyasi olarak yıpranmasını önlemeye yönelik… Dikkat ederseniz, orada yapılmak istenen bir usulsüzlük ve yolsuzluk da örtülmek istendi, oradaki proje ile ilgili, işte kışla, alışveriş merkezleri, oteller vesaire... Bir işin o yönü var. İkincisi de bunu öyle bir yönetmeyi başardılar ki darbe girişimi olarak, toplumun hükümete sahip çıkmasını, iktidara sahip çıkmasını sağladılar. İkisinin dayanağı da esas itibarıyla doğru bir dayanak değil. Sadece algı üzerinden yönettiler ve oradaki başarıyı görünce ‘Bunu biz 17-25 Aralık ve diğer yolsuzluk iddiaları için de kullanalım’ dediler. İktidara yönelik her olumsuz eleştiriyi bir darbe girişimi olarak değerlendirip bununla toplum tarafından korunmayı sağladılar. Burada da başarılı oldular. Ama hem zaman gösterecek hem de sağlıklı bir değerlendirmede görülecek ki bunlar doğru şeyler değildir.
-Algı operasyonları ters tepebilir mi?
Tepebilir. Geldiğimiz noktada Türkiye’yi kaygılandıran önemli sebeplerden biri de budur. Hükümet kendi meşru dayanaklarını bırakıp kendisinin ürettiği hayalî dayanaklarla iktidarını sürdürmeye çalışmaktadır. Demokratikleşme, hukuk devleti, Avrupa Birliği müktesebatını sahiplenme ve bir an önce o müktesebatın hayata geçirilmesi, temel hak ve hürriyetler, Kürt meselesinin çözümü, basın özgürlüğü, bireysel özgürlükler, kolektif özgürlükler…  Şimdi dikkat ederseniz, Gezi ile birlikte başlayan süreçte hükümet, bunları gerçekleştirmeme nedeni olarak kendisine yönelik darbe girişimini gösteriyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil.
-Gezi’de AKP politikalarında nasıl bir kırılma yaşandı?
AK Parti’nin kuruluşu, programı, tüzüğü, politikaları Türkiye’de kendisine oy vermeyen kesimlerde bile ciddi bir umut oluşturmuştu. Ülkede yeniden bir demokrasi rüzgârı esiyordu. Çıkarılan yasalarla, paketlerle, referandumla toplumun büyük bir kesimi, umutla, heyecanla,  AK Parti’nin arkasında durdu, oy vermeyenler bile. Ama Gezi olaylarıyla birlikte iktidar, politikasını hiç gitmemek üzere kurguladığı için darbe girişimi iddiasına sarıldı ve o iddiayı her geçen gün daha da güçlendirerek devam ettirmektedir. Bu, Türkiye’nin de, AK Parti’nin de yararına değil. Geldiğimiz noktada artık partilere oy veren kitleler yok. Partileri düşman veya kendinden gören bir kitle oluştu. Ya bendensin ya ötekisin. Ya bendensin ya hainsin. Böyle bir siyasi anlayış olmaz. Siyaset; bugün kavga ettiğin insanla, yarın ülke meseleleri için bir arada olabileceğin, birlikte ülkeyi yönetebileceğin bir şeydir. Şimdi biz bu siyasi partilere baktığımız zaman, ben şahsen bu partileri birbirleriyle rekabet eden partiler olarak görmüyorum. Tam tersine birbirleriyle savaşan ve bu mücadelede her türlü iftira ve yalanı meşru sayan bir siyasi yöntem gelişti. Türkiye doğal mecrasından uzaklaşıyor.
-Böyle bir dönem var mı siyasi tarihte?
Ben bilmiyorum. Okuduğumuz kadarıyla CHP ile Demokrat Parti arasında yaşananlarla bir benzeşme var. Sonuçları itibarıyla inşallah benzeşmez. Bir ülkenin insanları, siyasi partiler üzerinden vatana ihanetle nasıl suçlanabilir? Vatanperverlik ve vatana ihanet herhangi bir partiye oy vermekle mi ölçülür? Bu siyaset anlayışı yanlıştır, tehlikelidir. Bu tehlike sadece bizi değil, bizzat sahiplerini de vurabilir.
-Peki, 17-25 Aralık’ta hükümete bir darbe söz konusu mu?
Darbe iddiası söz konusuysa, bu, Ergenekon iddiasıyla ortaya çıkan bir yapıda aranmalıydı. O yapı bugün itibarıyla bir darbe girişimi kabul edilmiyorsa, nasıl olur da Gezi ve yolsuzluk iddiasıyla yapılan operasyonlar darbe girişimi olarak kabul edilir? Bunun mantığı yok. Kaldı ki dünyanın neresinde insanlar silahsız olarak bir iktidarı devirip bir cunta yönetimini getirmiştir?
-AKP, her eylemi, her tepkiyi kendisine karşı darbe girişimi olarak görüyor ama her seçimden de kazançlı çıkıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Bu gerçekten, bu iktidarın çok başarıyla ama aynı zamanda çok tehlikeli olarak geliştirdiği bir stratejidir. Ben bu stratejinin AK Parti’ye de, bize de, ülkeye de yarar getirmeyeceğini düşünüyorum. Her mesele üzerinden böyle yapılıyor. Bakın, cemaat ile mücadelelerinde de aynı iddia var, Kobani protestolarında da aynı iddia var. Yani Kobani protestolarında, 6-7-8 Ekim eylemlerinde bile hükümet bunu kendisine karşı bir darbe eylemi olarak gördü. Cizre olaylarında Kandil’in açıklamaları var, HDP’nin açıklamaları var. Plakasız polis araçlarının dolaştığı söyleniyor. Faili meçhul cinayetler var. Birinci derecede sorumlu olan hükümettir, iktidardır. Çünkü icranın başıdır. Ama ne yazık ki hükümet, bunu kendisine karşı bir darbe girişimi olarak görüyor. İktidarın her operasyonu, her eylemi, her tepkiyi kendine karşı bir darbe girişimi olarak kabul etmesinde çelişki yaşadığını düşünüyorum. Yani hem böyle olduğunu iddia edeceksin hem bu operasyonlar size oy kazandıracak. Bunun üzerinden iktidarınızı tahkim etmiş olacaksınız. Bu bir çelişkidir. Eğer bu bir operasyonsa da iktidarın lehine yapılan bir operasyondur, sonucunu çıkarabiliriz. Birincisi bu. İkincisi; eğer uluslararası bir müdahale aranıyorsa, bu bir kumpas kabul ediliyorsa, ben diyorum ki bu kumpas sadece iktidara değil, aynı zamanda cemaate karşı da kurulmuş bir kumpastır.
-Cemaate neden uluslararası bir kumpas kurulmuş olabilir?
Şimdi, yeni dönemde uluslararası rekabetin önemli bir kısmı sivil örgütler üzerinden, kültürel çalışmalar üzerinden, kültürel örgütlülük üzerinden yürütülüyor. Yani, güçlü ülkeler aynı zamanda sivil örgütleriyle de bu rekabeti sürdürüyor. Yani bir dünya coğrafyasında, aynı zamanda ülkeler kendi sivil örgütlerinin de önünü açarak, onları destekleyerek, uluslararası rekabetin bir adımını oluşturdular. Şimdi böyle baktığımız zaman, Hizmet Hareketi’nin özellikle okullar üzerinden yürüttüğü eğitim projesi, esas itibarıyla bu rekabetin Türkiye adına çok olumlu bir adımıdır. Ben aynı zamanda, bu okul açılımını bir medeniyet projesi olarak da değerlendiriyorum. Bu önemli bir projedir. Ve Türkiye’nin de misyonu açısından itibarı aranacaksa bu tür projelerde aranabilir diye düşünüyorum. Şimdi eğer, bu bir kumpassa, tüm bunlara karşı kurulmuş bir kumpas olarak değerlendirebilirsin. Çünkü bu önemli bir rekabet alanıdır. En önemlisi eğitim üzerinden olması. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler eğitim faaliyetlerinde bulunuyor. Biz bunu Robert Koleji’nden, Galatasaray Lisesi’nden biliyoruz. Şimdi muhtemelen diğer rakipler, Hizmet Hareketi’nin böyle bir misyonla Türkiye adına uluslararası bir rekabetin içine girmesini kabul etmeyecekti. Buna karşı bir kumpas kurabilirler. İşte bu değerlendirilebilir. Bu kumpas cemaat için de düşünülebilir, AK Parti için de düşünülebilir. Ama cemaatin bu kumpasın içinde olduğunu düşünmek ise fazla inandırıcı gelmiyor. İkincisi, ‘28 Şubat bin yıl yaşayacak’ diyenlerin tezi hâlâ uygulanmaktadır. Bu da tehlikelidir. Yani 28 Şubat’ta tehlike olarak gördüğümüz ‘irtica’, bugün ‘paralel yapı’ olarak Millî Güvenlik Kurulu’nda kabul edilmiştir. İrtica ile o dönem iç düşman olarak ne kastediliyorduysa, paralel yapı ile de bugün aynı şeylerin kastedildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla bu sadece Hizmet Hareketi’ni değil, dün irtica kapsamı içinde olan diğer bütün cemaatleri de kapsayan bir gidişattır.
-AKP tabanı cemaate karşı yürütülen mücadeleyi nasıl karşılıyor?
Cemaate yönelik politikaları, ben doğrusu AK Parti camiasının ve AK Parti içinde siyaset yapanların büyük çoğunluğunun tasvip etmediğini ve bundan rahatsız olduklarını düşünüyorum. Bu yolsuzluk iddialarından da AK Parti’deki insanların çok ciddi rahatsızlık duyduklarını biliyorum. Ben de dolayısıyla bunu ciddiye alarak AK Parti ve bu politikaları birbirinden ayırıyorum. Şahıslar üzerinden yürütülen politika ile partiyi ayırıyorum. Geldiğimiz noktada, dikkat ederseniz, daha çok, kişi endeksli politikalar ön plana geçti. Hatta bu yolsuzluk operasyonları falan da yani işte en tepedeki Sayın Başkana dayandırılmaya çalışıldı. Muhalefet de tamamen kişiye odaklı muhalefet yapıyor. Ki partiyi yönetenler de, sözcüler de kişiyi koruma refleksi üzerinden politika yapıyor. Ben bunu bir parti politikası olarak kabul etmiyorum. Çünkü ben AK Parti’nin bu olmadığını biliyorum esas itibarıyla. Şimdi öyle bir çelişki de var. Yani siyasette ve partide böyle bir çelişki de yaşanıyor. Ama öyle bir tarz geliştirildi ki AK Parti’de siyaset yapan veya yapmak isteyenler, bir kişinin ağzından çıkacak bir sözü siyaset tarzı olarak benimsediler. Çünkü esas itibarıyla mücadele alanı olan siyaset, böylelikle mücadele ve rekabet alanından çıkıyor, özel ilişkiler, özel bağlar, özel gruplarla siyaset yapma kolajlarına geliyor iş. Şimdi bu, AK Parti’yle siyaset yapmak isteyen yeni kuşağın hoşuna gidiyor.
-Yeni kuşak AKP’de politikaları nasıl etkiliyor?
Yani sadece genel başkana ya da cumhurbaşkanına inanan, onun için kefenler giyen, onu kimseye yedirmeme iddiası taşıyan, militarist, öfkeli, kavgacı, karşısındakini düşman, başkalarını hain olarak gören, yeni bir siyasi nesil yetişti. Bu siyasi nesil, esas itibarıyla AK Parti’nin kuruluş felsefesiyle uyumlu bir nesil değil. Daha sonra geliştirilen kişisel politikalar sonucu oluşturulan bir nesil. Otoriter siyasetin partide kabulünü sağlayan da bu kesim. Bu yeni nesil partiye hâkim olmaya başladı. AK Parti’de ben doğrusu bir öfke patlaması da bekliyorum. Yani eğer bu dönemde AK Parti kadroları hakikaten bir demokratik açılım yapmazlarsa, demokratik siyasete yeniden geri dönüş yapmazlarsa, ben AK Parti içerisinde çok ciddi bir öfke patlamasını da mümkün görüyorum. Bu, AK Parti’nin de Türkiye siyasetinin de yararına olmayacak.
-Bir bakanın 700 bin liralık saat takması çok tartışıldı. Siz bunu normal karşılıyor musunuz? Parti içinde bu konuda bir görüş ayrılığı olduğu da görülüyor.
Elbette bir işadamının, bir sanayicinin saat takması bizi ilgilendirmez. Ama toplumun meselelerini çözme iddiasında olan bir siyasetçinin, toplumun karşısına 700 bin liralık saat takarak çıkması ve bu sorunlarla ilgilendiği iddiası inandırıcı değil. Bu işin rüşvet olduğu veya saatin hediye olarak alındığı bir tarafa, bu siyasi ahlak açısından da kabul edilemez.
-Mehmet Ali Şahin, Yüce Divan oylamasından sonra ‘O saati alamaz’ dedi.
Keşke Şahin onu Yüce Divan oylamasından önce ifade etseydi, daha tutarlı olurdu. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada hiçbir siyasetçinin böyle bir hakkı olmamalı. Bunu İslam ve Müslüman ahlakı üzerinden de söylemiyorum, bir siyasetçinin bunu yapmaması lazım. Varsayalım böyle bir şeye tevessül etti, parti yönetimi tarafından bu arkadaşların uyarılması gerekir. Aktif siyasette o partiye üyeliği davam ettiği, hele hele bir hükümet üyesi olarak devam ettiği sürece, böyle bir takıdan uzak durması noktasında partisinin de uyarma görevi vardır. Ben siyasetçinin davranışına helal-haram üzerinden bakmıyorum, siyasetin kendi kuralları var, kendi ölçüsü var. Ahlakı dışlayan bir siyaset, toplum için örnek bir siyaset değildir.
-4 bakanın Yüce Divan’a gitmesini isteyen AKP’lileri, parti içindeki bazı vekiller ‘partiye ihanet etmekle’ suçladı?
Ben özelikle bu tür oylamaları fire olarak kabul etmem. Bu, milletvekilinin iradesini, bakış açısını ve vicdanını temsil eder. Esas yadırgadığım şey bunun sorgulanıyor olmasıdır. Bu neyi ifade ediyor? Geldiğimiz şu dönemde milletvekiline bakışı ifade ediyor. Şimdi öyle bir bakış ki kendi özgür iradesi ile, hatta yasanın gereği olarak kişinin vicdanen kullanması gereken oyu, sorgulamak bir tarafa, aleyhte kullanılmasını ihanet olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu, parlamentonun, demokrasinin, milletvekili anlayışının geldiği nokta itibarı ile çok endişe verici bir durumdur. İkincisi; hiçbir dönemde karşılaşmadığımız kadar, insanlar ihanetle suçlanıyor. Bu ihanet suçlaması ne yazık ki daha çok çıkarlar üzerinden yapılıyor. Yani, birinin çıkarına uygun düşmediğinde karşı taraf hainlikle suçlanabiliyor. Bu hain insan, daha sonra vatan haini ilan edilebiliyor. Bu da ideolojik bir saplantıdır. Çünkü kendilerine yapılan yanlışı ihanet sayan bir anlayışla, eğer bu İslami referansla yapılıyorsa, bu ihaneti vatan, din ve Allah’a kadar götürmek mümkündür. Yani bir şahsa yapılan ihanet, işin sonunda Allah’a kadar varıyor ve Allah’a yapılmış gibi kabul ediliyor ve kitlelere öyle servis ediliyor. Bunun örneğini Suudi Arabistan’da görmek mümkündür.  Suudi Arabistan’da, örneğin kralı eleştirmek şeriatı eleştirmek demektir, şeriatı eleştirmek İslam’ı eleştirmek demektir, İslam’ı eleştirmek, dolayısıyla Allah’ı eleştirmek demektir. Dolayısıyla Allah, vatan ve kral, bir bütün olarak değerlendirilmektedir.
-Kralın yerini cumhurbaşkanı mı aldı? Onu eleştirmek de ‘vatan hainliği’ gibi görülüyor.
Burada da böyle bir zincir oluşuyor. Doğrusu bizi kaygılandıran noktalardan biri de budur. Yani öyle bir noktaya gelmişsiz ki vatan, devlet, din, Allah, parti, bütün bunlar üzerinden çok kolaylıkla insanlar kutuplaşmaya yönlendiriliyor, cepheler oluşturuluyor ve herkes kendi kampını tahkim ederken bu kavramlara yaslanmaya çalışıyor.
-İhanet suçlaması ile farklı görüşteki milletvekillerinden, her ne olursa olsun lidere sadakat mi isteniyor?  
Aslında eksik olan şey şudur; o milletvekili arkadaşlarımız çıkıp kendi kimlikleri ile menfi oy verdiklerini açıklayabilirlerse, vicdana iyi bir örnek olurdu. Kendi partilerine karşı çıkmadan, hatta partinin çıkarları, bütünlüğü adına menfi oy verdiklerini açıklamış olsalardı, bence bu arkadaşlar aynı zamanda partilerine de hizmet edeceklerdi. Ama ne yazık ki burada söz konusu olan parti değil, birilerinin istediği şekilde oy kullanmamak ya da kullanmaktır. Eğer bu kişiler birilerinin istediği şekilde oy kullanmamışsa ihanet, istediği şekilde kullanmışsa sadakat kabul ediliyor. Bu, siyasette kabul edilebilir bir şey değildir. Ne vekiller ırgattır ne genel başkanlar ağadır.
-AKP’den 50’ye yakın oyun Yüce Divan yönünde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tam seçim arifesinde ve milletvekilleri çok ciddi kontrol altında olmasına rağmen 50 oy çok önemlidir. Yani her türlü baskıya rağmen vicdanın sesini dinleyen, bu suça ortak olmayı vebal sayan, müspet oy vermenin hesabını veremeyeceğine inanan 50 kişi cesaret göstermiştir. Ancak bu 50 milletvekilinin cesaretini kamuoyu ile paylaşması gerekir. Cesaret böylece tamamlanmış olur ve kamuoyu hizmeti yerine getirilmiş olur. Kendi vicdanlarını tatmin etmiş olabilirler ama toplum temsilcileri olarak toplum vicdanına da tercüman olmaları gerekir. Siyasetçinin böyle bir sorumluluğu var. Bu arkadaşların çıkıp ‘Partinin kuruluş felsefesine göre, gidip yargılanmaları gerektiğine inandık’ demeleri Türkiye ve AKP açısından daha yararlıdır.
-Buna ihtimal var mı?
Var ama gecikirlerse bunun bir değeri kalmayabilir. Aday olamayanların çoğu ‘Ben oy vermediğim için beni aday yapmadılar’ diyebilir. Bu arkadaşlarımızın açıklama yapmaları, böyle bir gelişmeyi de önleyebilir. Şimdiden açıklamaları yapmaları yararlı olur. Bunun onların aday olmalarını engelleyeceğini de sanmıyorum.
-AKP; saat, saray, Kur’an, hadis üzerinden siyaset yapıyor. Algı operasyonları ile toplum yönetiliyor. Ülke sorunları ve insan merkeze neden gelemiyor?
Ben önce insan derim. Akıl, bilgi, vicdan, adalet ve ahlak gibi ilkelerle insanı birlikte düşünmezsek, insanlığı anlamaktan yoksun kalırız. İslam’ı da anlayamayız. İnsanı kutsal saymayan bir anlayışın başka bir kutsalda samimi olmasını beklemek de yanlıştır. Çünkü insandan daha değerli, kutsal bir varlık yoktur. Peki, biz bu anlayışın neresindeyiz?  Biz itibarı insanda görmüyoruz ki insana yatırım yapalım. Birileri camimize, dine hakaret ederse biz bunu yadırgarız ama insana hakareti bizzat biz yapıyoruz. Ben sorarım eşref-i mahlûkat olarak insan mı önemli, yoksa bizim kutsiyet atfettiğimiz mekânlar mı? Bizim böyle bir handikabımız var. İnsana önem vermediğimiz için siyasetçimiz siyaset yaparken bu toplumun ekonomik durumunu, değerlerini, inançlarını, yaşam tarzlarını dikkate almıyor ki 700 bin liralık saat takabiliyor. Bu ülkede çöp tenekelerinden ekmek kırıntıları toplayarak geçimini sağlayan yüz binlerce insan var. Siyaset bunların yarasını sarmak için, açlığını gidermek için vardır. Siyaset lüks araçlarla, takılarla, hayatlarla bunlara din-iman servisi yapmak değil, bunlara iş bulmaktır.
-Saray’la ilgili tartışmalarda Erdoğan, ‘İtibar söz konusu ise maliyet tartışılmaz’ dedi. Saray, itibar getirir mi?
Topkapı Sarayı, muasır padişahlarla birlikte değerlendirdiğimizde çok mütevazı bir saraydır, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak zamanını simgeleyen bir saraydır. Fakat daha sonra gerilemeye başladığı, para bulmakta, kaynak bulmakta zorlandığı dönemde, ‘ülkenin itibarıdır’ iddiası ile Dolmabahçe Sarayı yapıldı. Soruyorum; acaba Dolmabahçe Sarayı’nda mı Osmanlı’nın itibarı daha çoktu, yoksa Topkapı Sarayı’nda mı? Artık ihtişam ve debdebelerin ülke yöneticilerinin hayatından çıkarılmasının yoğun bir şekilde savunulduğu bir çağda, Türkiye’de bir siyasi liderin bu itibarı hâlâ sarayda görmüş olmasını ben bir şanssızlık ve ufuksuzluk olarak görüyorum. Bu sarayın, tam tersine, özellikle ileri dünyada Türkiye’nin itibarını düşürdüğünü, Türkiye’yi tartışma konusu yaptığını, hatta zaman zaman alay konusu hâline getirdiğini çeşitli makalelerden okuyor ve üzülüyoruz. Bu, hepimizi hayal kırıklığına uğratan bir anlayıştır.