15 Şubat 2015 Pazar

ABDULBAKİ ERDOĞMUŞ'LA RÖPORTAJ

Erdoğan Atatürk gibi olmak istiyor

  • İdris Gürsoy
Erdoğan Atatürk gibi olmak istiyor
Kuvvetler ayrılığı olmadan başkanlık sistemine geçilmesini doğru bulmayan Sivil Siyaset Platformu Sözcüsü Erdoğmuş: “Sayın Erdoğan, bazılarına göre İslam devleti kurma suçlamasıyla karşı karşıya. Ben tersini düşünüyorum. Referansının İttihat ve Terakki olduğu kanaatindeyim.”
Abdulbaki Erdoğmuş, ne AKP’li ne de Hizmet Hareketi içinden. Geldiği ortam ve bulunduğu konum itibarı ile iki hareketi de çok iyi biliyor. Üçüncü bir göz o. Medrese eğitimi almış, Yüksek İslam Enstitü mezunu, eski müftü. Siyasete Refah Partisi’nden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olarak girmiş. 1999’da ANAP’tan Diyarbakır Milletvekili seçilmiş. Kürt sorununun çözümü için yaptığı çalışmalar ve hazırladığı raporlarla dikkat çekiyor. ‘Demokrasi ve Toplumsal Barış’,  ‘Kayıtlar’ ve ‘Mahzun Mezopotamya’ adında üç kitabı ve çeşitli makaleleri bulunuyor. Ülke sorunlarının ele alındığı ve toplumun çeşitli kesimlerinden isimlerin bir araya geldiği Sivil Siyaset Platformu’nun sözcülüğünü yapıyor. Erdoğmuş, gündeme ilişkin sorularımızı cevapladı.
-AKP, üçüncü dönemden itibaren özgürlükçü kimliğinden hızla neden uzaklaştı, nerelerde yanlış yaptı?
İktidarın kimyasını üç temel meselenin bozduğunu düşünüyorum. Birincisi, Suriye. Suriye, AK Parti’ye kurulmuş bir tuzaktı. Erdoğan, uluslararası bir kumpas arıyorsa mesela, Suriye’de arayabilir. Çünkü AK Parti’nin en önemli, vicdani, ahlaki, insani, siyasi yanlışlarından biri Suriye politikasıdır. İkincisi, Gezi olayları. Gezi olayları, esas itibarıyla birikmiş bir toplumsal öfkeydi. AK Parti, bunu iktidarına yönelik bir kumpas ve darbe girişimi gibi gördü. Tayyip Bey’e ve AK Parti’ye kurulan tuzağı orada görüyorum. Birileri bir tuzak kurdu, ‘Hayır’ dedi, ‘Bu bir toplum öfkesi değil, uluslararası güçlerin ve içerideki uzantılarının bizzat Sayın Erdoğan’a yönelik bir tezgâhıdır, bir darbe girişimidir.’ Hâlbuki orada okunması gereken, bir toplumsal öfkeydi. Onu okumak yerine, bu tuzağı servis edenler Sayın Erdoğan’ı kuşatabildiler ve inandırabildiler. Üçüncüsü, Kürt meselesinde de AK Parti’ye bir kumpas kurulduğunu düşünüyorum.
-Nasıl bir kumpas?
Örgüt, İmralı, Kandil, KCK, Demokratik Toplum Kongresi ve HDP, hepsi Kürt meselesi içinde değerlendirilebilir. Hepsi Kürt meselesinden kaynaklı bir sonuç olabilir. Böyle görebiliriz. Ama Kürt meselesinin çözümünde Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin, Kürtlerin hürriyetlerinin bunlarla bütünleştirilerek tek muhatapta toplatılmasının AK Parti hükümetine bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Ben bunu sadece örgüt üzerinden de okumuyorum. Şimdi bu tabii örgütün istediği bir şeydir. İmralı’nın da Abdullah Öcalan’ın da istediği bir şeydir. Ama doğru olan bir şey değildir. Doğru olan, örgütle örgüt müzakeresini yapmaktır. Öcalan’ın durumu da müzakere edilebilir, Kandil’deki insanların durumu da müzakere edilebilir, silahsızlanma müzakere edilebilir, silahlı güçlerin silahsızlandırılarak demokratik siyasete nasıl kazandırılacağı müzakere edilebilir, örgüt bir siyasi partiye dönüştürülebilir. Bütün bunlar mümkündür. Müzakere bütün bunları kuşatabilir. Ama müzakere Kürtlerin temel hak ve özgürlüğünü merkezine alamaz. O odakta yapılamaz. Çünkü bir; temel hak ve özgürlükler pazarlık konusu yapılamaz, temelden yanlış. İkincisi; Kürt meselesi bir örgütle pazarlık konusu yapılacak bir mesele değildir. Bunu da ben bir tuzak olarak görüyorum ve bu tuzağa düştüklerini düşünüyorum.
-Ya 17-25 Aralık operasyonları?
Asıl tuzak da onların isteyerek yaptıkları yolsuzluklar. Burada tuzak nasıl kuruldu? Yolsuzluğa meyyal bir ekip gördüler, onlara imkân sundular, görmezden geldiler, onların bu bataklığa sürüklenmesini seyrettiler ve ittiler. Şimdi en büyük tuzaklardan biri olarak da ben bunu görüyorum. Bütün bunların farkına varılınca tek yöntem kaldı. Otoriter siyaset, kavga siyaseti ve yeni düşmanlar icat etme.
-Cemaat düşman ilan edilerek kurban mı seçildi?
Tuzak olarak gördüğüm noktalar, dikkat ederseniz, cemaatle de ters düştükleri noktalardır. Benim bildiğim kadarıyla Gezi’de de, Suriye meselesinde de, Kürt meselesinde de, yolsuzluk meselesinde de cemaatle ters düşüldü. Hatta Mavi Marmara olayıyla başlayan bir süreç bu. Elbette İsrail suçludur, teröristtir, o masum insanları katletmiştir. O ayrı bir şey ama o geminin, o eylemin bizatihi bir tezgâh olduğunu düşünüyorum. Yine AK Parti’ye, hükümete karşı bir tezgâh. Orada da cemaatle bir ters düşme var. Yani demek istediğim şu; kurulan kumpas ve tezgâhlar aynı zamanda cemaat ve iktidarı da karşı karşıya getiren kumpaslardır. Eğer bir kumpas aranıyorsa samimi olarak, bu kumpası kimin kurduğunu, niçin kurduğunu öğrenmek gerekir. Cemaatiyle, partisiyle, iktidarıyla buna odaklanmak lazım. En son kumpas da cemaat ve AK Parti’nin düşman kamplara ayrılmasıdır. Ve ben bu kumpası sadece cemaat ve AK Parti için değil, Türkiye için de tehlike olarak görüyorum. Aynı zamanda bir misyona karşı da bu tezgâhın kurulduğunu düşünüyorum.
-Nasıl?
Dikkat ederseniz, AK Parti kendine kurulan tuzakları, kumpasları bu sefer cemaate mâl etmeye çalışıyor. Yani dinlemeleri üstlenenler devletler olmasına rağmen… Almanya çok açık bir şekilde Türkiye’yi dinlediğini, Amerika çok açık bir şekilde demese bile dinlediğini açıkladı. Hepimizin bildiği böyle bir uluslararası dinleme operasyonunu bile bir cemaate yükleyecek kadar kin ve öfke duymak… Bu, proje ve tuzaktan başka bir şey değil. Ya bilinçli olarak kendilerinin tezgâhladığı bir şey -ki ben böyle olduğunu düşünmüyorum- ya da birileri tarafından bu projeler kendi önlerine servis edilmekte. Kurtuluşlarını bu projede görüyorlar. Şimdi bakın öyle bir noktaya gelindi ki isteseler de geriye dönemezler. Geriye dönmeleri için önce bu düşman gördüklerine ‘Ya biz yanlış yaptık’ demeleri lazım. Bunu nerede yaptılar? Ergenekon Davası’nda yaptılar. Yani dün düşman gördükleri İşçi Partisi’nin genel başkanı ve o kesimi, bugün gizli müttefikleri olarak ortaya çıkarıyorlar. Şimdi bakıyoruz Ergenekon’dan tutuklananlar çıkıp bu tezgâhı paralel yapıya yüklemeye çalışıyorlar. Sayın cumhurbaşkanı da böyle söylüyor. Ve bu ittifakın kendi lehlerine olduğunu düşünüyorlar.
-Değil mi?
Bugün için sadece böyle görünüyor. Bu ittifak sadece, Ergenekon iddiasıyla suçlanan, tutuklanan kişilerin işine yarayacak. Onların işi bittikten sonra bunun zararını bugünkü iktidar görecek.
-Nasıl görecek?
Bu ülkede hukuk yeniden inşa edilecekse, görür. Siyaset yeniden demokratik olarak inşa edilecekse, görür. Ama eğer yeni bir Türkiye iddiasıyla otoriter bir rejime geçilirse, bir şey diyemem.
-Erdoğan, otoriter siyasete mecbur mu kaldı?
Evet, mecbur kaldılar, mecbur bırakıldılar. AK Parti’deki aklıselim siyasetçiler bunu gördü ama önüne geçemeyeceklerini de bildikleri için sessiz kalıyorlar. Çünkü onları da aşan bir durum. Ben ne kadar AK Parti için kaygı duyuyorsam, o aklıselim insanlar da partileri için benden fazla kaygı duyuyorlar. Doğrusu AK Parti’nin de heder olmasını istemiyorum. Ben partili olmasam bile büyük bir kitleden oy almış bir partinin böyle heder olmasını istemem. Hizmetleri olmuştur bu ülkeye, katkıları olmuştur. Bu ülkenin insanlarıyla bütünleşmiştir. Bu ülkenin bütün illerinde teşkilatlanmıştır. Bugün itibarıyla her ilde oy alan tek partidir. Böyle bir parti niçin bu hâle gelsin?
-Erdoğan açısından başkanlık sistemi ülke için ideal bir sistem.
Şimdi iki açıdan bakmak lazım. Birincisi; demokrasi adına başkanlık sistemi tartışılabilir ve tartışılmıştır da. İkincisi; bu otoriter yapının devamı için bir başkanlık sistemi arzu ediliyorsa sorun burada. Tek parti iktidarı ve tek partili sistem, kuvvetler ayrılığının olmadığı, tam tersine millî irade tezgâhı üzerinden kuvvetler birliğinin sağlandığı bir yönetim tarzı. Bu demokrasi değildir, bu hukuk devleti değildir. Özlemini duyduğumuz, uğruna mücadele etmek istediğimiz bir adalet anlayışı da değildir. Bu ülke, kuvvetler ayrılığının korunduğu ve demokratik siyasetin alabildiğine yapıldığı, hak ve hürriyetlerin özgürce kullanıldığı bir ülke ise başkanlık sistemi elbette tartışılabilir, kabul edilebilir ama ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin, parlamenter sistemin gereğini yapmadan başkanlık sistemine geçmesini doğru bulanlardan değilim. Önce bu parlamenter sistemin gereği yapılmalı, kuvvetler ayrılığını önce bizim bu sistemde görmemiz lazım. Eğer kuvvetler tek elde toplanacaksa -ki 1920 Büyük Millet Meclisi’nde de böyledir- Sayın Erdoğan, bazılarına göre şeriat devleti, İslam devleti kurma suçlamasıyla karşı karşıyadır. Ben tam tersini düşünüyorum.
-Nasıl?
Ben size söyleyeyim. Sayın Erdoğan’ın referansı Mustafa Kemal’dir. Sayın Erdoğan’ın referansı İttihat ve Terakki’dir. Sayın Erdoğan’ın referansı bizatihi 1920 Büyük Millet Meclisi’dir. Çünkü Mustafa Kemal, millî irade üzerinden Meclis’e verdiği yetkileri kendisi kullanmıştır ve kuvvetler ayrılığına karşı çıkmıştır. Bugün de sürekli sandığa, millî iradeye vurgu yapılıyor, sürekli ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’, ‘Söz milletin, karar milletin’ deniyor. Bu tamamen bir araçtır. Ve kuvvetler ayrılığını millet iradesine alıp bir insanın kullanabileceği bir sistemin altyapısıdır. Ben böyle okuyorum.
-Ama bazı taraftarları onu halife olarak görüyor.
Referansı ne fıkıh ne de şeriattır; referansı Mustafa Kemal’dir. Dinî açıdan hilafet tartışmaları ayrıdır. Ona halîfe-i rûy-i zemîn diyenlerin olduğunu biliyoruz. Ona bu vasıfları verenleri biliyoruz. Bu ayrı bir mesele, bunu belki din içinde konuşabiliriz, tartışabiliriz ama ben şu siyasi metodun temel kaynağının, referansının Mustafa Kemal Atatürk olduğunu düşünüyorum. Ve Sayın Erdoğan’la Atatürk’ün kuvvetler birliği hedeflerinin örtüştüğünü düşünüyorum.
-AKP, Gezi olayları ve yolsuzluk operasyonlarına doğrudan darbe girişimi dedi. Buna siz ‘Kolaycılık ve kabul edilemez’ diyorsunuz. Neden?
Bir ülkenin ekonomik ve siyasi gidişatına uluslararası bazı müdahaleler olabileceğini düşünüyorum, bu mümkündür. Ve onun iç uzantılarının da buna destek vermesi mümkün ama bir iktidarın toplumsal tepkileri kendisine karşı uluslararası bir komplonun ürünü olarak sayması kabul edilebilir bir şey değil. Bunu Gezi olayları sırasında gördük. Esas itibarıyla Gezi, çevre duyarlılığı ile başlamış olaylardır. Bunun dış destekleri olabilir, hükümete yönelik bazı komplolar da içerebilir, hükümetten hoşlanmayan bazı çevrelerin destekleri de olabilir ama bunlar Gezi eylemlerinin masumiyetini ve meşru gerekçelerini ortadan kaldırmaz. Ancak orada ne yapıldı?  Hükümet bir algı operasyonu ile bu girişimi, kendisine yönelik uluslararası ve iç uzantıları olan bir darbe girişimi olarak ortaya koyup bunun arkasına sığınmaya çalıştı.
-Niçin bunu yaptı?
Birincisi; oradaki olumsuzluğu ve rant hırsını örtmeye yönelik. İkincisi de siyasi olarak yıpranmasını önlemeye yönelik… Dikkat ederseniz, orada yapılmak istenen bir usulsüzlük ve yolsuzluk da örtülmek istendi, oradaki proje ile ilgili, işte kışla, alışveriş merkezleri, oteller vesaire... Bir işin o yönü var. İkincisi de bunu öyle bir yönetmeyi başardılar ki darbe girişimi olarak, toplumun hükümete sahip çıkmasını, iktidara sahip çıkmasını sağladılar. İkisinin dayanağı da esas itibarıyla doğru bir dayanak değil. Sadece algı üzerinden yönettiler ve oradaki başarıyı görünce ‘Bunu biz 17-25 Aralık ve diğer yolsuzluk iddiaları için de kullanalım’ dediler. İktidara yönelik her olumsuz eleştiriyi bir darbe girişimi olarak değerlendirip bununla toplum tarafından korunmayı sağladılar. Burada da başarılı oldular. Ama hem zaman gösterecek hem de sağlıklı bir değerlendirmede görülecek ki bunlar doğru şeyler değildir.
-Algı operasyonları ters tepebilir mi?
Tepebilir. Geldiğimiz noktada Türkiye’yi kaygılandıran önemli sebeplerden biri de budur. Hükümet kendi meşru dayanaklarını bırakıp kendisinin ürettiği hayalî dayanaklarla iktidarını sürdürmeye çalışmaktadır. Demokratikleşme, hukuk devleti, Avrupa Birliği müktesebatını sahiplenme ve bir an önce o müktesebatın hayata geçirilmesi, temel hak ve hürriyetler, Kürt meselesinin çözümü, basın özgürlüğü, bireysel özgürlükler, kolektif özgürlükler…  Şimdi dikkat ederseniz, Gezi ile birlikte başlayan süreçte hükümet, bunları gerçekleştirmeme nedeni olarak kendisine yönelik darbe girişimini gösteriyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil.
-Gezi’de AKP politikalarında nasıl bir kırılma yaşandı?
AK Parti’nin kuruluşu, programı, tüzüğü, politikaları Türkiye’de kendisine oy vermeyen kesimlerde bile ciddi bir umut oluşturmuştu. Ülkede yeniden bir demokrasi rüzgârı esiyordu. Çıkarılan yasalarla, paketlerle, referandumla toplumun büyük bir kesimi, umutla, heyecanla,  AK Parti’nin arkasında durdu, oy vermeyenler bile. Ama Gezi olaylarıyla birlikte iktidar, politikasını hiç gitmemek üzere kurguladığı için darbe girişimi iddiasına sarıldı ve o iddiayı her geçen gün daha da güçlendirerek devam ettirmektedir. Bu, Türkiye’nin de, AK Parti’nin de yararına değil. Geldiğimiz noktada artık partilere oy veren kitleler yok. Partileri düşman veya kendinden gören bir kitle oluştu. Ya bendensin ya ötekisin. Ya bendensin ya hainsin. Böyle bir siyasi anlayış olmaz. Siyaset; bugün kavga ettiğin insanla, yarın ülke meseleleri için bir arada olabileceğin, birlikte ülkeyi yönetebileceğin bir şeydir. Şimdi biz bu siyasi partilere baktığımız zaman, ben şahsen bu partileri birbirleriyle rekabet eden partiler olarak görmüyorum. Tam tersine birbirleriyle savaşan ve bu mücadelede her türlü iftira ve yalanı meşru sayan bir siyasi yöntem gelişti. Türkiye doğal mecrasından uzaklaşıyor.
-Böyle bir dönem var mı siyasi tarihte?
Ben bilmiyorum. Okuduğumuz kadarıyla CHP ile Demokrat Parti arasında yaşananlarla bir benzeşme var. Sonuçları itibarıyla inşallah benzeşmez. Bir ülkenin insanları, siyasi partiler üzerinden vatana ihanetle nasıl suçlanabilir? Vatanperverlik ve vatana ihanet herhangi bir partiye oy vermekle mi ölçülür? Bu siyaset anlayışı yanlıştır, tehlikelidir. Bu tehlike sadece bizi değil, bizzat sahiplerini de vurabilir.
-Peki, 17-25 Aralık’ta hükümete bir darbe söz konusu mu?
Darbe iddiası söz konusuysa, bu, Ergenekon iddiasıyla ortaya çıkan bir yapıda aranmalıydı. O yapı bugün itibarıyla bir darbe girişimi kabul edilmiyorsa, nasıl olur da Gezi ve yolsuzluk iddiasıyla yapılan operasyonlar darbe girişimi olarak kabul edilir? Bunun mantığı yok. Kaldı ki dünyanın neresinde insanlar silahsız olarak bir iktidarı devirip bir cunta yönetimini getirmiştir?
-AKP, her eylemi, her tepkiyi kendisine karşı darbe girişimi olarak görüyor ama her seçimden de kazançlı çıkıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Bu gerçekten, bu iktidarın çok başarıyla ama aynı zamanda çok tehlikeli olarak geliştirdiği bir stratejidir. Ben bu stratejinin AK Parti’ye de, bize de, ülkeye de yarar getirmeyeceğini düşünüyorum. Her mesele üzerinden böyle yapılıyor. Bakın, cemaat ile mücadelelerinde de aynı iddia var, Kobani protestolarında da aynı iddia var. Yani Kobani protestolarında, 6-7-8 Ekim eylemlerinde bile hükümet bunu kendisine karşı bir darbe eylemi olarak gördü. Cizre olaylarında Kandil’in açıklamaları var, HDP’nin açıklamaları var. Plakasız polis araçlarının dolaştığı söyleniyor. Faili meçhul cinayetler var. Birinci derecede sorumlu olan hükümettir, iktidardır. Çünkü icranın başıdır. Ama ne yazık ki hükümet, bunu kendisine karşı bir darbe girişimi olarak görüyor. İktidarın her operasyonu, her eylemi, her tepkiyi kendine karşı bir darbe girişimi olarak kabul etmesinde çelişki yaşadığını düşünüyorum. Yani hem böyle olduğunu iddia edeceksin hem bu operasyonlar size oy kazandıracak. Bunun üzerinden iktidarınızı tahkim etmiş olacaksınız. Bu bir çelişkidir. Eğer bu bir operasyonsa da iktidarın lehine yapılan bir operasyondur, sonucunu çıkarabiliriz. Birincisi bu. İkincisi; eğer uluslararası bir müdahale aranıyorsa, bu bir kumpas kabul ediliyorsa, ben diyorum ki bu kumpas sadece iktidara değil, aynı zamanda cemaate karşı da kurulmuş bir kumpastır.
-Cemaate neden uluslararası bir kumpas kurulmuş olabilir?
Şimdi, yeni dönemde uluslararası rekabetin önemli bir kısmı sivil örgütler üzerinden, kültürel çalışmalar üzerinden, kültürel örgütlülük üzerinden yürütülüyor. Yani, güçlü ülkeler aynı zamanda sivil örgütleriyle de bu rekabeti sürdürüyor. Yani bir dünya coğrafyasında, aynı zamanda ülkeler kendi sivil örgütlerinin de önünü açarak, onları destekleyerek, uluslararası rekabetin bir adımını oluşturdular. Şimdi böyle baktığımız zaman, Hizmet Hareketi’nin özellikle okullar üzerinden yürüttüğü eğitim projesi, esas itibarıyla bu rekabetin Türkiye adına çok olumlu bir adımıdır. Ben aynı zamanda, bu okul açılımını bir medeniyet projesi olarak da değerlendiriyorum. Bu önemli bir projedir. Ve Türkiye’nin de misyonu açısından itibarı aranacaksa bu tür projelerde aranabilir diye düşünüyorum. Şimdi eğer, bu bir kumpassa, tüm bunlara karşı kurulmuş bir kumpas olarak değerlendirebilirsin. Çünkü bu önemli bir rekabet alanıdır. En önemlisi eğitim üzerinden olması. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler eğitim faaliyetlerinde bulunuyor. Biz bunu Robert Koleji’nden, Galatasaray Lisesi’nden biliyoruz. Şimdi muhtemelen diğer rakipler, Hizmet Hareketi’nin böyle bir misyonla Türkiye adına uluslararası bir rekabetin içine girmesini kabul etmeyecekti. Buna karşı bir kumpas kurabilirler. İşte bu değerlendirilebilir. Bu kumpas cemaat için de düşünülebilir, AK Parti için de düşünülebilir. Ama cemaatin bu kumpasın içinde olduğunu düşünmek ise fazla inandırıcı gelmiyor. İkincisi, ‘28 Şubat bin yıl yaşayacak’ diyenlerin tezi hâlâ uygulanmaktadır. Bu da tehlikelidir. Yani 28 Şubat’ta tehlike olarak gördüğümüz ‘irtica’, bugün ‘paralel yapı’ olarak Millî Güvenlik Kurulu’nda kabul edilmiştir. İrtica ile o dönem iç düşman olarak ne kastediliyorduysa, paralel yapı ile de bugün aynı şeylerin kastedildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla bu sadece Hizmet Hareketi’ni değil, dün irtica kapsamı içinde olan diğer bütün cemaatleri de kapsayan bir gidişattır.
-AKP tabanı cemaate karşı yürütülen mücadeleyi nasıl karşılıyor?
Cemaate yönelik politikaları, ben doğrusu AK Parti camiasının ve AK Parti içinde siyaset yapanların büyük çoğunluğunun tasvip etmediğini ve bundan rahatsız olduklarını düşünüyorum. Bu yolsuzluk iddialarından da AK Parti’deki insanların çok ciddi rahatsızlık duyduklarını biliyorum. Ben de dolayısıyla bunu ciddiye alarak AK Parti ve bu politikaları birbirinden ayırıyorum. Şahıslar üzerinden yürütülen politika ile partiyi ayırıyorum. Geldiğimiz noktada, dikkat ederseniz, daha çok, kişi endeksli politikalar ön plana geçti. Hatta bu yolsuzluk operasyonları falan da yani işte en tepedeki Sayın Başkana dayandırılmaya çalışıldı. Muhalefet de tamamen kişiye odaklı muhalefet yapıyor. Ki partiyi yönetenler de, sözcüler de kişiyi koruma refleksi üzerinden politika yapıyor. Ben bunu bir parti politikası olarak kabul etmiyorum. Çünkü ben AK Parti’nin bu olmadığını biliyorum esas itibarıyla. Şimdi öyle bir çelişki de var. Yani siyasette ve partide böyle bir çelişki de yaşanıyor. Ama öyle bir tarz geliştirildi ki AK Parti’de siyaset yapan veya yapmak isteyenler, bir kişinin ağzından çıkacak bir sözü siyaset tarzı olarak benimsediler. Çünkü esas itibarıyla mücadele alanı olan siyaset, böylelikle mücadele ve rekabet alanından çıkıyor, özel ilişkiler, özel bağlar, özel gruplarla siyaset yapma kolajlarına geliyor iş. Şimdi bu, AK Parti’yle siyaset yapmak isteyen yeni kuşağın hoşuna gidiyor.
-Yeni kuşak AKP’de politikaları nasıl etkiliyor?
Yani sadece genel başkana ya da cumhurbaşkanına inanan, onun için kefenler giyen, onu kimseye yedirmeme iddiası taşıyan, militarist, öfkeli, kavgacı, karşısındakini düşman, başkalarını hain olarak gören, yeni bir siyasi nesil yetişti. Bu siyasi nesil, esas itibarıyla AK Parti’nin kuruluş felsefesiyle uyumlu bir nesil değil. Daha sonra geliştirilen kişisel politikalar sonucu oluşturulan bir nesil. Otoriter siyasetin partide kabulünü sağlayan da bu kesim. Bu yeni nesil partiye hâkim olmaya başladı. AK Parti’de ben doğrusu bir öfke patlaması da bekliyorum. Yani eğer bu dönemde AK Parti kadroları hakikaten bir demokratik açılım yapmazlarsa, demokratik siyasete yeniden geri dönüş yapmazlarsa, ben AK Parti içerisinde çok ciddi bir öfke patlamasını da mümkün görüyorum. Bu, AK Parti’nin de Türkiye siyasetinin de yararına olmayacak.
-Bir bakanın 700 bin liralık saat takması çok tartışıldı. Siz bunu normal karşılıyor musunuz? Parti içinde bu konuda bir görüş ayrılığı olduğu da görülüyor.
Elbette bir işadamının, bir sanayicinin saat takması bizi ilgilendirmez. Ama toplumun meselelerini çözme iddiasında olan bir siyasetçinin, toplumun karşısına 700 bin liralık saat takarak çıkması ve bu sorunlarla ilgilendiği iddiası inandırıcı değil. Bu işin rüşvet olduğu veya saatin hediye olarak alındığı bir tarafa, bu siyasi ahlak açısından da kabul edilemez.
-Mehmet Ali Şahin, Yüce Divan oylamasından sonra ‘O saati alamaz’ dedi.
Keşke Şahin onu Yüce Divan oylamasından önce ifade etseydi, daha tutarlı olurdu. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada hiçbir siyasetçinin böyle bir hakkı olmamalı. Bunu İslam ve Müslüman ahlakı üzerinden de söylemiyorum, bir siyasetçinin bunu yapmaması lazım. Varsayalım böyle bir şeye tevessül etti, parti yönetimi tarafından bu arkadaşların uyarılması gerekir. Aktif siyasette o partiye üyeliği davam ettiği, hele hele bir hükümet üyesi olarak devam ettiği sürece, böyle bir takıdan uzak durması noktasında partisinin de uyarma görevi vardır. Ben siyasetçinin davranışına helal-haram üzerinden bakmıyorum, siyasetin kendi kuralları var, kendi ölçüsü var. Ahlakı dışlayan bir siyaset, toplum için örnek bir siyaset değildir.
-4 bakanın Yüce Divan’a gitmesini isteyen AKP’lileri, parti içindeki bazı vekiller ‘partiye ihanet etmekle’ suçladı?
Ben özelikle bu tür oylamaları fire olarak kabul etmem. Bu, milletvekilinin iradesini, bakış açısını ve vicdanını temsil eder. Esas yadırgadığım şey bunun sorgulanıyor olmasıdır. Bu neyi ifade ediyor? Geldiğimiz şu dönemde milletvekiline bakışı ifade ediyor. Şimdi öyle bir bakış ki kendi özgür iradesi ile, hatta yasanın gereği olarak kişinin vicdanen kullanması gereken oyu, sorgulamak bir tarafa, aleyhte kullanılmasını ihanet olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu, parlamentonun, demokrasinin, milletvekili anlayışının geldiği nokta itibarı ile çok endişe verici bir durumdur. İkincisi; hiçbir dönemde karşılaşmadığımız kadar, insanlar ihanetle suçlanıyor. Bu ihanet suçlaması ne yazık ki daha çok çıkarlar üzerinden yapılıyor. Yani, birinin çıkarına uygun düşmediğinde karşı taraf hainlikle suçlanabiliyor. Bu hain insan, daha sonra vatan haini ilan edilebiliyor. Bu da ideolojik bir saplantıdır. Çünkü kendilerine yapılan yanlışı ihanet sayan bir anlayışla, eğer bu İslami referansla yapılıyorsa, bu ihaneti vatan, din ve Allah’a kadar götürmek mümkündür. Yani bir şahsa yapılan ihanet, işin sonunda Allah’a kadar varıyor ve Allah’a yapılmış gibi kabul ediliyor ve kitlelere öyle servis ediliyor. Bunun örneğini Suudi Arabistan’da görmek mümkündür.  Suudi Arabistan’da, örneğin kralı eleştirmek şeriatı eleştirmek demektir, şeriatı eleştirmek İslam’ı eleştirmek demektir, İslam’ı eleştirmek, dolayısıyla Allah’ı eleştirmek demektir. Dolayısıyla Allah, vatan ve kral, bir bütün olarak değerlendirilmektedir.
-Kralın yerini cumhurbaşkanı mı aldı? Onu eleştirmek de ‘vatan hainliği’ gibi görülüyor.
Burada da böyle bir zincir oluşuyor. Doğrusu bizi kaygılandıran noktalardan biri de budur. Yani öyle bir noktaya gelmişsiz ki vatan, devlet, din, Allah, parti, bütün bunlar üzerinden çok kolaylıkla insanlar kutuplaşmaya yönlendiriliyor, cepheler oluşturuluyor ve herkes kendi kampını tahkim ederken bu kavramlara yaslanmaya çalışıyor.
-İhanet suçlaması ile farklı görüşteki milletvekillerinden, her ne olursa olsun lidere sadakat mi isteniyor?  
Aslında eksik olan şey şudur; o milletvekili arkadaşlarımız çıkıp kendi kimlikleri ile menfi oy verdiklerini açıklayabilirlerse, vicdana iyi bir örnek olurdu. Kendi partilerine karşı çıkmadan, hatta partinin çıkarları, bütünlüğü adına menfi oy verdiklerini açıklamış olsalardı, bence bu arkadaşlar aynı zamanda partilerine de hizmet edeceklerdi. Ama ne yazık ki burada söz konusu olan parti değil, birilerinin istediği şekilde oy kullanmamak ya da kullanmaktır. Eğer bu kişiler birilerinin istediği şekilde oy kullanmamışsa ihanet, istediği şekilde kullanmışsa sadakat kabul ediliyor. Bu, siyasette kabul edilebilir bir şey değildir. Ne vekiller ırgattır ne genel başkanlar ağadır.
-AKP’den 50’ye yakın oyun Yüce Divan yönünde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tam seçim arifesinde ve milletvekilleri çok ciddi kontrol altında olmasına rağmen 50 oy çok önemlidir. Yani her türlü baskıya rağmen vicdanın sesini dinleyen, bu suça ortak olmayı vebal sayan, müspet oy vermenin hesabını veremeyeceğine inanan 50 kişi cesaret göstermiştir. Ancak bu 50 milletvekilinin cesaretini kamuoyu ile paylaşması gerekir. Cesaret böylece tamamlanmış olur ve kamuoyu hizmeti yerine getirilmiş olur. Kendi vicdanlarını tatmin etmiş olabilirler ama toplum temsilcileri olarak toplum vicdanına da tercüman olmaları gerekir. Siyasetçinin böyle bir sorumluluğu var. Bu arkadaşların çıkıp ‘Partinin kuruluş felsefesine göre, gidip yargılanmaları gerektiğine inandık’ demeleri Türkiye ve AKP açısından daha yararlıdır.
-Buna ihtimal var mı?
Var ama gecikirlerse bunun bir değeri kalmayabilir. Aday olamayanların çoğu ‘Ben oy vermediğim için beni aday yapmadılar’ diyebilir. Bu arkadaşlarımızın açıklama yapmaları, böyle bir gelişmeyi de önleyebilir. Şimdiden açıklamaları yapmaları yararlı olur. Bunun onların aday olmalarını engelleyeceğini de sanmıyorum.
-AKP; saat, saray, Kur’an, hadis üzerinden siyaset yapıyor. Algı operasyonları ile toplum yönetiliyor. Ülke sorunları ve insan merkeze neden gelemiyor?
Ben önce insan derim. Akıl, bilgi, vicdan, adalet ve ahlak gibi ilkelerle insanı birlikte düşünmezsek, insanlığı anlamaktan yoksun kalırız. İslam’ı da anlayamayız. İnsanı kutsal saymayan bir anlayışın başka bir kutsalda samimi olmasını beklemek de yanlıştır. Çünkü insandan daha değerli, kutsal bir varlık yoktur. Peki, biz bu anlayışın neresindeyiz?  Biz itibarı insanda görmüyoruz ki insana yatırım yapalım. Birileri camimize, dine hakaret ederse biz bunu yadırgarız ama insana hakareti bizzat biz yapıyoruz. Ben sorarım eşref-i mahlûkat olarak insan mı önemli, yoksa bizim kutsiyet atfettiğimiz mekânlar mı? Bizim böyle bir handikabımız var. İnsana önem vermediğimiz için siyasetçimiz siyaset yaparken bu toplumun ekonomik durumunu, değerlerini, inançlarını, yaşam tarzlarını dikkate almıyor ki 700 bin liralık saat takabiliyor. Bu ülkede çöp tenekelerinden ekmek kırıntıları toplayarak geçimini sağlayan yüz binlerce insan var. Siyaset bunların yarasını sarmak için, açlığını gidermek için vardır. Siyaset lüks araçlarla, takılarla, hayatlarla bunlara din-iman servisi yapmak değil, bunlara iş bulmaktır.
-Saray’la ilgili tartışmalarda Erdoğan, ‘İtibar söz konusu ise maliyet tartışılmaz’ dedi. Saray, itibar getirir mi?
Topkapı Sarayı, muasır padişahlarla birlikte değerlendirdiğimizde çok mütevazı bir saraydır, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak zamanını simgeleyen bir saraydır. Fakat daha sonra gerilemeye başladığı, para bulmakta, kaynak bulmakta zorlandığı dönemde, ‘ülkenin itibarıdır’ iddiası ile Dolmabahçe Sarayı yapıldı. Soruyorum; acaba Dolmabahçe Sarayı’nda mı Osmanlı’nın itibarı daha çoktu, yoksa Topkapı Sarayı’nda mı? Artık ihtişam ve debdebelerin ülke yöneticilerinin hayatından çıkarılmasının yoğun bir şekilde savunulduğu bir çağda, Türkiye’de bir siyasi liderin bu itibarı hâlâ sarayda görmüş olmasını ben bir şanssızlık ve ufuksuzluk olarak görüyorum. Bu sarayın, tam tersine, özellikle ileri dünyada Türkiye’nin itibarını düşürdüğünü, Türkiye’yi tartışma konusu yaptığını, hatta zaman zaman alay konusu hâline getirdiğini çeşitli makalelerden okuyor ve üzülüyoruz. Bu, hepimizi hayal kırıklığına uğratan bir anlayıştır.

30 Ocak 2015 Cuma

AKP, İNSANLARI İNANÇ VE DÜŞÜNCELERİNDEN DOLAYI YARGILIYOR İŞTE ÖRNEK

Fethullah Gülen dosyasında ne cebir ne şiddet var

  • Aksiyon dergisi, İdris Gürsoy
Fethullah Gülen dosyasında ne cebir ne şiddet var

Fethullah Gülen hakkında terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasıyla 28 Şubat sürecinde de dava açılmıştı. Hem mahkeme hem de Yargıtay beraat kararı verdi. Avukatı Nurullah Albayrak, bugün yapılmak istenenle benzerliğe dikkat çekiyor: “Soruşturma dosyasında Gülen’in cebir ve şiddet kullandığına ya da kullanılmasını istediğine dair hiçbir somut tespit sunulmuyor.”
Fethullah Gülen hakkında terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasıyla 28 Şubat sürecinde de dava açılmıştı. Hem mahkeme hem de Yargıtay beraat kararı verdi. Avukatı Nurullah Albayrak, bugün yapılmak istenenle benzerliğe dikkat çekiyor: “Soruşturma dosyasında Gülen’in cebir ve şiddet kullandığına ya da kullanılmasını istediğine dair hiçbir somut tespit sunulmuyor.”
14 Mart 2014 medya darbesinin altından adı pek bilinmeyen bir örgüt çıktı: Tahşiyeciler. Soruşturma dosyasına göre; “Tahşiyeciler” diye bilinen bir gruba kumpas kurulmuştu! Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Ladin’i severim” diyen kişiye sahip çıktı. Bülent Arınç, Tahşiyecilerin aranarak şikâyetçi yapıldığını ağzından kaçırdı.
Erdoğan, bir yıldır hizmet hareketini yok etmek için deliller arıyordu. Bir yıl boyunca, bir davanın psikolojik zemini hazırlandı. Altyapısı kuruldu.  28 Şubat dosyaları yeniden açıldı, itirafçılar bulundu ve şikâyet mektupları yazdırıldı. 17 Aralık 2013’ten itibaren Gülen’in avukatları yalan haberlerle ilgili yüzlerce suç duyurusunda bulundu, 100’e yakın manevi tazminat davası açtı.
14 Aralık medyaya darbe operasyonunu yürüten Cumhuriyet Savcısı Hasan Yılmaz, Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı çıkarılmasını istedi. Bu hukuksuz talep, 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi Bekir Altun tarafından onaylandı. Gülen hakkında kırmızı bülten çıkarılması için Adalet Bakanlığı’nca çalışmalara başlandı.
Gülen, 28 Şubat sürecinde aynı iddialarla suçlanmış, hakkında açılan dava 8 yıl sürdükten sonra beraatle sonuçlanmıştı. Ortaya dökülen yolsuzlukların üzeri örtülmekte zorlanılınca, bugün daha önce beraat ettiği halde aynı iddialarla Gülen dosyası yeniden açıldı. Fethullah Gülen’in avukatı Nurullah Albayrak, 28 Şubat sürecinde benzer iddialardan yargılanan Gülen’in Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı ile beraat ettiğine dikkat çekiyor. Peki, Gülen’le ilgili dosyada neler var?  Kırmızı bülten ve ABD’den iade talebi ile ne amaçlanıyor? Gülen’in avukatı Nurullah Albayrak, sorularımızı cevapladı:
-14 Aralık medyayı susturma operasyonunda Fethullah Gülen’e de suçlamalar yöneltildi. 28 Şubat sürecindeki suçlamalarla benzerlikler var mı?
Sayın Fethullah Gülen 28 Şubat’ın gerçek anlamda mağduru olmuş ve o dönemde, terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlaması ile hakkında dava açılmıştı. Devlet Güvenlik Savcılığı tarafından hazırlanan 22 Ağustos 2000 tarihli iddianameye göre; Gülen 3713 sayılı yasanın 1. ve 7. maddelerine göre terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanmıştı. İddianamede yapılan değerlendirmeye bakıldığında bugün yaşanan ve söylenenlerin birebir aynı olduğu görülecektir.
-Nasıl?
İddianamenin Değerlendirme ve Hukuki Durum başlığı altında şu ifadelere yer verilmiştir: ‘Devletle uzlaşmacı ve barışçı bir politika izleyen, toplumun bütün kesimleriyle diyalog kurmakta sakınca görmeyen Fethullah Gülen grubunun başta Millî Eğitim ve Emniyet Teşkilatı olmak üzere bütün devlet kadrolarına sızma çalışmaları yaptığı ve önemli ölçüde bu faaliyetlerinde muvaffak olduğu bilinmektedir. Sahip olduğu okul, yurt ve dershanelerinde yetiştirdiği iyi eğitilmiş kadrolarıyla Atatürk ilkeleri ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırarak şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan Fethullah Gülen, gücünü iki kaynaktan almaktadır. 1- Oluşturmuş olduğu sermaye imparatorluğu, 2- Son yılarda dozajını gittikçe artıran ve zaman zaman teşekküle yardım boyutlarına ulaşan siyasi destek. Kısa bir sürede oluşan  sermaye imparatorluğu bütün okul, yurt, dershane ve sair kuruluşların finansmanını yaparken, siyasi destek sayesinde devlet kadrolarında örgütlenme sağlanmakta ve örgütün önüne çıkacak engeller bertaraf edilmek istenmektedir. Bu değerlendirme o zamanki suçlamanın gerekçesini göstermekle birlikte bugün yapılan suçlamaların nerdeyse aynı olduğunu da göstermektedir.
-Peki deliller aynı mı?
2000 tarihli iddianamenin delillerine bakıldığında bugünkü delillerle benzerlik taşıdığı da görülmektedir. Nuh Mete Yüksel’in iddianamesinde deliller şunlardı:
Asrın Getirdiği Tereddütler. (4 cilt, klasör 1, dizi 1-4),  İrşat Ekseni (klasör 1, dizi 5),  İl’a-yı Kelimetullah veya Cihad (Klasör 1, dizi 6),  Çağ ve Nesil (6 cilt, klasör 2, dizi 7-12),  Prizma (3 cilt, klasör 3,  dizi 13-15),  Ölçüler (4 cilt, klasör 3, dizi 16-17),  Hocanın okulları (klasör 3, dizi 18),  Fasıldan Fasıla (3, cilt klasör 4, dizi 19-21),  Küçük Dünyam (klasör 4, dizi 23),  ATV’de yayımlanan 9 numaralı kasetin çözümü (klasör 7, dizi 220),  NTV’de yayımlanan 10 numaralı kasetin çözümü (klasör 7, dizi 221),  4 numaralı kasetin çözümü (klasör 7, dizi 216),  3 nolu kasetin çözümü (klasör 7, dizi 215),  8 nolu kasetin çözümü (klasör 10, dizi 708),  Diğer kasetlerin çözümleri (klasör 7, dizi 213-214-217-218-219; klasör 10 dizi 653-707; klasör 11, dizi 813; klasör 12, dizi 980-1042),  Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Fethullah Gülen ve örgütü hakkında 21 Nisan 1999 tarihli raporu (klasör 5, dizi 154-155),  Müşteki ifadesi (klasör 5, dizi 405),  Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporu (klasör 5, dizi 218),  Genelkurmay Başkanlığı’nın raporu ve belgeler (klasör 6, dizi 158-212),  Jandarma Genel Komutanlığı’nın raporu ve belgeler (klasör 11dizi 851-979),  Tanık ifadesi (klasör 11, dizi 715),  Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Fethullah Gülen’in şirketleri, okulları, dershaneleri, vakıfları ile ilgili tespitleri (klasör 8, dizi 222,223,224,225,226,227,228,229,263, 264)  Yurtdışındaki Nurculuk faaliyetleri ile ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yazısı ve ekindeki evrak (klasör 9 dizi 274-289),  Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 1998 Abant Toplantısı ile ilgili doküman.
-28 Şubat sürecindeki davada bu delillere göre yapılan suçlamanın sonucu ne oldu?
Dava sonunda Sayın Gülen, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde beraat etti. Beraat kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onandı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 24 Haziran 2008 tarihinde bu kararı tasdik etti ve yargılama süreci sona erdi.
-Bugünkü suçlama nedir? Terör örgütü ile ilgili bir delil var mı?
Kamuoyunda 14 Aralık operasyonu olarak bilinen ve gazeteci, sanatçı, yönetmen ve emniyet mensuplarının gözaltına alındığı, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve bazı emniyet müdürlerinin tutuklandığı soruşturma kapsamında Sayın Fethullah Gülen’e de bu soruşturma kapsamında suç isnadında bulunulmuştur. 14 Aralık soruşturması kapsamında da önceki davada olduğu gibi Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. ve 7. maddeleri gereğince terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasında bulunulmuştur. Bu soruşturmada da benzer iddialar dile getirilmiş ve yine Sayın Gülen’in bir sohbeti ve bazı gazetecilerin köşe yazıları suç unsuru olarak gösterilmiştir.
-Neler onlar?
14 Aralık soruşturmasında yapılan suçlamaya delil olarak şunlar gösterilmiştir:  06.04.2009 tarihinde www.herkul.org adlı internet sitesinde müvekkilim tarafından yapılan sohbet,  08.04.2009 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yer alan bir haber,  09.04.2009 tarihinde Samanyolu Televizyonu’nda yayımlanan dizideki birkaç dakikalık konuşma,  10.04.2009 tarihinde Zaman Gazetesi’nde Hüseyin Gülerce tarafından yazılan köşe yazısı,  15.04.2009 tarihinde Zaman Gazetesi’nde Ahmet Şahin tarafından yazılan köşe yazısı,  23.04.2009 tarihinde Samanyolu Televizyonu’nda yayımlanan Tek Türkiye isimli dizide yer alan konuşma,  26.04.2009 tarihinde Bugün Gazetesi’nde Nuh Gönültaş tarafından yazılan köşe yazısı.
-Silahlı suç örgütü suçlaması yapılıyor, delil olarak sohbetler mi gösteriliyor?
Açık olarak görüldüğü gibi ne yazık ki düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamındaki ifadeler, var olduğu iddia edilen silahlı suç örgütünün delili olarak kabul edilmiştir. Oysa, Terörle Mücadele Yasası’nın; düşünce açıklamak, yorum yapmak, eleştiri yöneltmek, sorunların çözümü için öneride bulunmak, bu şekilde oluşan düşünceler etrafında örgütlenmek gibi eylemlere uygulanma olanağı yoktur. Yasa kapsamında ancak şiddete yönelik tahrik, teşvik eylemleri hukuksal konuyu oluşturabilirler. Gülen’in hayatının hiçbir döneminde şiddete teşvik etmediği tüm kamuoyu tarafından bilinmesine rağmen, siyasi olduğu muhakkak bir soruşturmada terör örgütü kurmak suçlaması yöneltilebilmiştir. Mevcut soruşturma dosyasında Sayın Gülen ya da diğer zanlılar tarafından cebir ve şiddet kullanıldığına ya da kullanılması istendiğine dair somut bir tespit sunulmadığı gibi, tam aksine cebir ve şiddet kullanılmadığı belirtilmiştir.  Yani cebir ve şiddet kullanmayan bir örgüt suçlaması ile karşı karşıya kalınmıştır.

-Kırmızı bülten çıkarılmasının makul bir gerekçesi bulunuyor mu?
14 Aralık soruşturması ve soruşturma kapsamında Sayın Gülen hakkında kırmızı bülten çıkartılması –aklı ve biraz vicdanı olan herkes tarafından kabul edilecektir ki– hukuki değil, siyasi bir amaç taşımaktadır. Bunun amacının hukuki olmadığı yaşanan ve söylenenlerden açık olarak anlaşılmaktadır.  17 ve 25 Aralık soruşturmalarından sonra AKP hükümeti yolsuzluk ve rüşvet iddialarının inandırıcı bir izahını yapamamış ve kamuoyunu ikna edememiştir. İç kamuoyunda yaşadığı sıkıntıyı bertaraf edebilmek amacıyla müvekkilimi ve camia mensuplarını hedef alarak dikkatleri başka yöne çekmek istemiştir. Bu niyetlerini yaptıkları konuşmalarda da açık olarak göstermişlerdir. Özel mahkemelerin kurulacağı, yasal değişiklikler yapılacağı, inlerine girileceği gibi söylemler niyetleri açık olarak ortaya koymuştur. Yaşananlar bu niyetlerinin tezahüründen başka bir şey değildir.

-Gülen hakkında kırmızı bülten çıkarılabilir mi? ABD’den iade talebinin sonucu ne olur?
İnterpol’ün bir şahıs hakkında terör örgütü üyesi olduğundan bahisle kırmızı bülten düzenlemesi için öncelikle bahsi geçen terör örgütünün İnterpol tarafından terör örgütü olarak değerlendirilip listelerine bu şekilde geçirilmesi, arkasından bu şahsın belirtilen terör örgütünün eylemlerine hangi somut aktiviteleriyle katıldığının ve bunların suç teşkil eden yönlerinin delileriyle birlikte ortaya konulması gerekmektedir. Delilleri inandırıcı bulunmayan başvurular reddedilmektedir.
Bu bilgiler ışığında net olarak söylenebilir ki, İnterpol Genel Sekreterliği kırmızı bülten çıkartmayacak ve ABD de iade talebini mahkemeye dahi intikal ettirme gereği duymayacaktır. Bu kararlar iddialar mesnetsiz ve hukuksuz olduğu için verilecek, ayrıca, bu kararlar Türkiye’nin hukuksuz taleplerde bulunduğunu da maalesef tescil edecektir. Yapılacak bu şekilde bir başvuru ile İnterpol Genel Sekreterliği örgüt anlayışımızın değiştiğini ve bir dizi senaryosundan örgüt çıkartılmaya çalışıldığını görecek. Bu talebi kabul etmediği gibi bu başvurunun oluşturacağı olumsuz hava nedeniyle bundan sonra yapılacak başvurulara da şüpheyle yaklaşacaktır.
Sayın Fetullah Gülen’in ABD’de ikamet adresinin açık olmasına, adli yardım talebi ile ifadesini bulunduğu yerde verebileceği bilinmesine rağmen yapılan işlemin hukuki olmadığı izaha gerek yok. Sayın Gülen beraatle sonuçlanan daha önceki iddialarla ilgili olarak adli yardımlaşma talebi gereğince ABD adli makamlarında ifade vermiştir. O zaman dahi Amerikan savcısının iddiaların ciddiyetsizliğine karşı şaşkınlığını izhar ettiği de bilinmektedir. Bu soruşturmada adli yardım talebi yoluna başvurmaksızın algı yönetimi ve genel seçim sürecinde iç siyaset malzemesi olarak kullanmak amacıyla, bu girişimden sonuç alınamayacağı bilinmesine rağmen kasten bu yolun seçilmesi yapılan bu işlemin siyasi olduğunu tek başına ortaya koymaya yeterlidir.

3 Ocak 2015 Cumartesi

BURHAN ÖZFATURA İLE YAPTIĞIM RÖPORTAJ

Erdoğan yandaş olmayan sivil toplum istemiyor

  • idris Gürsoy, aksiyon dergisi
Erdoğan yandaş olmayan sivil toplum istemiyor
Tutuklanan polisler için, ‘Hiç üzülmeyin aslanlarım’ diye yazı yazdı. ‘Bir okulun duvarını yıkacağınıza sokaklara hâkim olun’ dedi. Son yargı ve güvenlik paketleri için ise; ‘Kendilerine biat edilmesini istiyorlar’ açıklamasını yaptı. Pek çok kişinin sustuğu dönemde konuşan Dr. Burhan Özfatura, merkez sağ partilerin ve seçmen kitlesinin yakından tanıdığı bir isim. ANAP ve DYP’de siyaset yaptı. AKP kurulurken kapısı çalınmış ancak ‘Bu partiyi hangi para ile kurdunuz?’ sorusuna cevap alamayınca teklifi geri çevirmiş.
Dr. Burhan Özfatura, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile abi kardeş gibiydi. Özal DPT müsteşarı iken Özfatura Maliye Bakanlığı’nda hesap uzmanlığı yapıyordu.  24 Ocak kararlarının uygulanmasında, 12 Eylül’de ve 1983 reformlarında Özal’la beraber çalıştı. Özfatura,  Hizmet Hareketi’ne ‘terör örgütü’ iddiası ile soruşturma açılmasını, Hocaefendi hakkında yakalama kararı çıkarılmasını nasıl değerlendiriyor? Paralel yapı suçlamasının arkasında ne var? Tecrübeli siyaset adamı ile İzmir’deki ofisinde konuştuk. AKP ve Hizmet Hareketi hakkında çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
-Gülen Hocaefendi’ye ‘terör örgütü yöneticiliği’ suçlaması var. Siz bu iddialara ne diyorsunuz?
Sayın Gülen; dünya nimetlerine sırtını dönmüş, tüm hayatını Türk-İslam dünyasının birliği, beraberliği, güçlenmesi ideallerine adamış gerçek bir âlimdir. Ne gariptir ki, 12 Eylül sonrasında, yıllarca, terörist muamelesi yapılmış, arananlar listesinde yer almıştı. Kendisi, her zaman itidali, kardeşliği ön plana çıkarmış biridir. 12 Eylül öncesi, İzmir’de pek kan dökülmedi ise onun Bornova’daki uzlaştırıcı vaazlarının etkisi çok büyüktür. Hizmet çok kısa sürede çığ gibi büyüdü. Tüm dünyaya yayıldı. Türkiye’nin gururu oldu.
-Nasıl tanıştınız? Sonradan değişmiş olabilir mi?
Sayın Gülen’i 1970 yılında tanıdım. Yedek subaylıktan sonra, tekrar hesap uzmanı olarak göreve başlamıştım. Bu arada, Hocaefendi’nin hizmetlerini duymuş, ancak kendisiyle tanışma imkânı bulamamıştım. Bir akşamüstü, Kemal Unakıtan (refakatimde, yetkisiz hesap uzmanı olarak eğitim görmekte idi), Abdurrahman Serdar ve kardeş gibi sevdiğim (müftülükte çalışan) Hidayet Atıcı ile birlikte, Kestane Pazarı Camii’ne gittik. Çok mütevazı bir odası vardı. Tek değerli nesne, kitaplar idi. Bizi buyur ettiler. Kendi aramızda sohbete başladık. Bu arada, benden 2-3 yaş büyük, nur yüzlü, çok edepli, söze karışmayan bir delikanlı da hizmet ediyor, çay-bisküvi ikram ediyordu. Bir süre geçti, hocamız ortada yok. Ben, “Herhâlde işi çıktı. Odayı daha fazla işgal etmeyelim, kalkalım” dedim. Hidayet kardeşim, “Hoca burada” diye ikaz etti. Meğer devamlı olarak bize hizmet eden, edepli gençmiş. Daha sonra; zaman zaman Buca-Kaynaklar’daki yaz kamplarını ziyaret ettik. Kendi eliyle pişirdiği pilav ve irmik helvasından bol bol yedik. Sohbetlerinden yararlandık. Sayın Gülen’in bu mütevazı ve edepli hâli, hiç değişmedi.
-Erdoğan, ‘Ne istediler de vermedik’ dedi. Gülen’in, iktidardan talebi ne olabilir?
Hocaefendi’nin Tansu Çiller ve Turgut Özal’la görüşmelerinin şahidiyim. Orada sizin için ne yapabiliriz, diye sormuştu ikisi de, dedi ki Hocaefendi; ‘Bizim adımızı kullanıp birisi sizden bir ihale, bir çıkar, bir makam adaylık isterse yalan söylüyor. Bu tür konularda kesinlikle benim bir ricam ve talebim yok. Tek ricam olabilir, lütfen bizim yurtdışındaki okullarımıza referans olun ve büyükelçilerin aleyhimize çalışmalarına fırsat vermeyin.” Ben 70’ten beri tanıyorum. Kardeşim gibi seviyorum. Hiç değişmedi. Hiçbir gün de politikaya, beni sevdiğini biliyorum, benim için bile karışmadı. Kimseye bu bizim kardeşimizdir, oy verin, demedi.
-Zaman ve STV’ye baskınlar düzenlendi. Hidayet Karaca gözaltına alındı. Yeni gözaltılar ve operasyonlar olacağı söyleniyor.
Şu anda darbe dönemlerini geçen bir baskı ve zulüm var. İstiklâl Mahkemeleri ve Yassıada’yı aratmayan yargı uygulamaları yapılıyor. Silahlı suç örgütü kurma ve mensubu olma’ gibi suçlamalar ne mantığa ne hukuka sığıyor. Bunların hepsi siyasi davalar.
-Erdoğan, Hizmet’i bitireceğim, diyor. Darbecilerin başaramadığını başarabilir mi?
Ne yapacak, bitirecek? Kapatsın. Bir kapı kapanır, on kapı açılır. Zulüm ebedî olamaz. Hepsinin bir hesabı var ama Allah’ın da bir hesabı var. İnançlı kesime ümitsizlik yasak. Rahmetli babam ilkokul hademesiydi, namaz kılıyor diye okuldan attılar. Aynı gün, zahirecilik yapan Hüseyin amca, ne arıyorsun burada, diyor; babam, ‘ben okuldan ayrıldım’ deyince, gel bu dükkân senin, diyor. Daha güzel bir ücretle babama iş verdi Allah. Niyet hayır, akıbet hayır. Diğer yandan Peygamberimiz ve ehl-i beytin çektiği sıkıntıları ortaya koyarsak çok utanırız. Aynı baskılar, aynı ambargolar var ama Allah her zaman mazlumların yanındadır. Maşallah Hocaefendi de dimdik, milyonlarca insan da ona dua ediyor. Hakikaten binlerce evladımız yurtdışında, Türkiye’de olsalar süper maaş alır, ama orada açlıkla tokluk arasında her bir işi yapıyorlar. Allah hiçbir şeyi zayi etmez. Ben çok ümitliyim, hiç karamsar değilim.
-DP, AP, DYP ve ANAP hep cemaatlerle iyi ilişkiler kurdu. Muhafazakâr ve dindar bir parti olan AKP, niçin cemaatleri bitirmeye çalışıyor?
AKP muhafazakâr değil, dindar da değil. Partileri üç gruba ayıracaksın. Samimi dindarlar (bunlar şimdi düşman ilan edildi), dindar geçinenler ve dindarlıktan geçinenler. AKP, dini istismar eden bir parti. Dine haçlı hücumlarından ve ateist zihniyetten daha fazla bu dini kullananlar zarar verdi. Bir kere dinin politikada kullanılması ve istismar edilmesi kadar büyük bir vebal olamaz. Din bizi toplar, camii cem eder. Adam AKP taraftarı olmayanı düşman gibi görüyor. Bizi birleştiren dinî ve millî değerlerdir, politik çıkarlar değildir.
-Siz ANAP ve DYP’de politika yaptınız. Bu iki partinin son dönemlerinde yaşananlara benzer bir süreç mi yaşanıyor?
ANAP’ın ikinci döneminde, yolsuzluk iddiaları gündeme gelmişti. Papatyalar çevreyi sarmıştı. Dalkavukluklar vardı ama hiçbir dönemde bu kadar yoğun ve şirke kaçan dalkavukluklar olmadı. İnanılmaz, aklın, vicdanın, mantığın almayacağı laflar. İşte adam, Tayyip Erdoğan’a dokunmak sevaptır, diyor. Bir başkası, Efkan Ala, onu Efendimiz’den daha mütevazı gösteriyor. Kendisi merhametimiz gazabımızı geçmiştir, diye açıklama yapıyor.  Bunlar söylenecek laflar mı? Özal’ın çevresinde bu tip insanlar vardı ama hiçbir zaman şirke giren sözler söylemediler.  Turgut Bey’e yalnızken, ‘sayın cumhurbaşkanım’ demedik, ‘abi saçmalama’ diyorduk. Eleştirilere hep açıktı, hoşgörülüydü.
-Daha önce böyle bir süreç yaşandı mı?
Hiçbir zaman böyle bir dönem yaşamadık. Tek kriter yandaşlık. Biat edeceksin ve bir de teröre karşı çıkmayacaksın. Üniversiteleri kimse kazanamıyordu Güneydoğu’da. Dershaneler sayesinde o çocuklar ülkeye kazandırıldı. Hem de derece ile üniversitelere gitmeye başladılar. Bu tabii PKK’nın işine gelmedi. Dershanelerin kapatılması tamamen PKK’nın talebidir.
-Özal, Demirel ve Ecevit’in Gülen’e bakışı nasıldı?
Türkiye’yi yönetenler bugüne kadar hep okulları savundu. Düşünebiliyor musunuz bir devlet kendisi için yurtdışında propaganda merkezi olan okullarına düşman olsun! Türkçe olimpiyatına karşı çıksın. Hasbelkader pek çok ülkedeki okulları gördüm, nereye gitsem, Moskova belediye başkanı dâhil, ‘Bunlar seni seviyor, bize kontenjan versinler’ diye rica ettiler. Hepsi bizim gururumuz. Hepsi Türklere karşı sempati ve gönül bağı ile yetişiyor. Erdoğan gidiyor, Afrika’da o ülkelerin liderlerine ‘Türk okullarını kapatın’ diyor. Böyle bir şey olur mu? Kiev’de bir kadın geldi, boynuma sarıldı. Nasıl öpüyor beni. Nasıl mutlu çocuğuna verilen eğitimden. Ben gidip Demirel’i de öpeceğim dedi ve gitti öptü.
-Erdoğan’ı ne rahatsız etti?
AKP karşısında güçlü bir sivil toplum örgütü istemiyor. AKP yandaşı olmayan, gücü olan bütün cemaatlere, Nurcusu ile Süleymancısı ile Menzili ile aklınıza ne gelirse hepsine karşı. Terör örgütünün de talimatı var. PKK da cemaatleri istemiyor; çünkü bunlar millî birlik ve beraberliğin tutkalıdır. 12 Eylül’den sonra Menzil cemaatinin liderini Çanakkale’ye sürmüşlerdi. Turgut (Özal) abi gitti, Evren Paşa’ya bunların birlik beraberlik içinde çalıştıklarını anlattı ve ikna etti. Evren Paşa tekrar dönmesine izin verdi.
-Büyük yolsuzlukların ortaya çıkmasından sonra, ‘paralel yapı’ diye bir düşmanın icat edilmesi rastlantı mı?
Tamamen bir örtme operasyonu. İşte bir hasım bulacaksın, Hizmet Hareketi bulundu. 17-25 Aralık yolsuzlukları tahminlerin çok üstünde bir rezalet. Rüşvet o kadar büyük boyutlarda ve en tepedekiler dâhil o kadar kişiyi içine almış ki, bu kadar beyin yıkama faaliyetlerine, bu kadar yandaş medyadaki iftiraya rağmen üstünü örtemediler. O tapeler hepimizin aklında ve gözümüzün önünden gitmiyor. Düşünebiliyor musun, Muammer Güler’in oğlu Reza Zarrap’tan ayda 30 bin dolar danışmanlık parası alıyor! Oğlanın bilgisi ne? Tamamen iş takipçisi. İçişleri bakanı olarak babası referans mektubu yazıyor, ona yapılacak operasyonları önlüyor. Yargıda her şeyi darmaduman ettiler ve takipsizlik kararı çıkardılar. Zafer Çağlayan’ın kolundaki saatin hediye olduğu, Mersin’deki seçim giderlerinin Reza tarafından karşılandığı apaçık ortaya çıktı. Evde bir trilyon olur mu kardeşim?  Ben bu büroyu alırken 150 bin lira borç verdiler. Evde üç gün para kaldı, hanım evden çıkamadı. Adam milyonları nasıl evde muhafaza ediyor? Ayakkabı kutuları, kasalar bilmem neler. Havuz medyası için 750 milyon kredi verildi hâlâ tahsil edilmiyor, para battı, milletin parası.
-‘Paralel yapı’ söylemi yolsuzlukların üzerini örtebilir mi?
Yama büyük, çok büyük ama kabul etmek gerekir ki, bu iktidar beyin yıkama ve gündemi değiştirme operasyonlarında başarılı. Şu anda uluslararası saygınlığını yitirmişsin, ekonomin berbat, kendini israfa vurmuşsun, saraylarla, lüks arabalarla, uçaklarla…  Şimdi bu kadar fakir insanın bulunduğu bir ülkede 2,5 katrilyon saraya harcanır mı? Allah’tan korkun ya! Dünya hırsı. İsraf haram, yetim hakkı daha da bir haram. Her türlüsü irtikâp ediliyor.
-AKP içinde de pek çok kişi Hocaefendi’yi tanıyor? Ancak bunca haksızlığa ve iftiraya seslerini neden çıkaramıyorlar?
Bakın Lut kavmi helak edildiğinde içinde çok sayıda Allah’a inanan insan vardı, onlar da helak edildi. Neden? Sessiz kaldıkları, kötülüğe karşı direnmedikleri için. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Elinle, dilinle, kalbinle reaksiyon göstereceksin. Allah’tan başka bir şeyden korkmayacaksın. 2015 seçimleri çok önemli. Seçimlerde vatandaşımız feraset ve basiretle davranmazsa kendi ipini kendisi çekmiş olacak.
-AKP tabanı, sadece söylemlere bakıyor, gerçekleri görebilecek mi?
Herkesi kandırırsın ama Allah’ı kandıramazsın, kendini de kandıramazsın. Burada AKP’ye destek verenler bir analiz yapacak; bu cemaat kendi çıkarları için mi uğraşıyor? Millet için mi? Türkiye ekonomik olarak da, politik olarak da uçuruma gidiyor. Dünyanın en kalitesiz eğitimi Türkiye’de. Devlet çarkları darmadağın edildi. Yalakalıktan başka vasfı olmayan tipler kamuya alındı. Bakın terör, fuhuş, uyuşturucu ve cinayetler arttı. Yetişmiş yargı ve emniyet mensuplarını harcarsan meydan onlara kalıyor.
- Kötü yönetimin sebebi ne?
Türkiye’de tek adam yönetimi var. Hukuk düzeni yok; cumhurbaşkanlığı, genel başkanlık, başbakanlık, bakanlıklar tek kişinin uhdesinde toplanmış durumda. O ne derse o oluyor. Herkesin görevi onun söylediğine destek çıkmak.

28 Aralık 2014 Pazar

BİR MERKEZ İKİ KUMPAS

Polisler neden hedefe konuyor?

  • idris Gürsoy
Polisler neden hedefe konuyor?
Taner Aydın, İzmir Emniyet’e yapılan operasyonla gözaltına alınan 32 polisten biri. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürü’ydü. Mahkeme’nin serbest bıraktığı Aydın ve arkadaşlarının duruşması şubat ayında yapılacak. Polisler, kendilerine yapıldığını iddia ettiği ‘kumpas’a karşı bir dava açtı. 18 Mart 2014’te Star’daki bir haber, işaret fişeğiydi. Gazete 30 ilde yasa dışı dinlemeler yapıldığını iddia ederek bir liste yayımladı. Pek çok ilde bu haber ihbar kabul edildi ve polise yönelik gözaltılar yapıldı. İzmir emniyetine yapılan operasyonda da 32 polis gözaltına alındı. Gözaltı, savcılık ve mahkeme süreçlerinde dosyaların boş olduğu ve bütün algı operasyonunun bir merkezden yönetildiği ile ilgili kanıtlar ortaya çıktı. Pek çok mahkeme polisleri serbest bıraktı, algı operasyonları çöktü. İzmir 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan dava da şubata ertelendi. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürü Taner Aydın’ın da içinde olduğu bütün polisler serbest kaldı. İzmir’de ilginç bir gelişme daha yaşandı; polis avukatları, devlet içinde bir çetenin polise tuzak kurduğu iddiası ile dava açtı. Aydın, “Yargılanmamız esnasında bize hukuksuzluk yapmak isteyen bir örgütün varlığı ortaya çıktı.” diyor. Peki, kim, neden ve nasıl kumpas kurmuştu? İzmir’de görüştüğümüz Taner Aydın, paralel yapı adı altında yürütülen operasyonlardaki kumpasları bütün ayrıntıları ile anlattı.
-Polise operasyonların arkasında nasıl bir hazırlık dönemi var? Ne zaman başladı bu çalışma?
24 Eylül 2012’de Başbakanlık koruma ekibi değişimi ile başladı. Önce Başbakanlık’taki koruma ekibi değişti. Personel daire ve istihbarat daire başkanını bu ekip belirledi. Kendilerince istihbaratı temizlemeleri lazımdı. Listeleri hazırladılar. 30 önemli ilde terör, kaçakçılık ve istihbarat müdürlerini ‘paralel’ ilan ettiler. Hedefleri bu üç daireyi temizlemekti. Ne denmesi lazım? Paralel…
-Paralel ilan edilen kişiler nasıl belirlendi?
Listelerin hepsini istihbarat dairesi hazırlayıp Başbakanlık ekibine götürdü. Birkaç adam bulmuşlar kendilerince, cemaat avcısı veya cemaat düşmanı bunlar. Bakıyorlar tek tek isimlere, kolejde böyleymiş, görevde iken şu yerlere gitmiş, şu işleri yapmış. Sonra ‘Cemaatle irtibatı var mı?’ diye soruyorlar.  Tasfiye edilecekleri belirleyip uygun suç arıyorlar. Suç araştırmıyorlar, suç isnat etmeye çalışıyorlar.
-Nasıl?
Değiştirmek istedikleri müdürler için, özel denetleme ekipleri kuruluyor ve illere gönderiliyor. Dinlenen telefonları, her şeyi inceliyorlar. Bula bula bir liste hazırlayıp, ‘Siz bu insanları usulsüz dinlemişsiniz’ dediler. Bu, onların iddiası; çünkü dinlemediğimiz insanları da o listelere yazarak dinlemişiz gibi bir algı oluşturmaya çalıştılar aslında.
-Kozmik Çalışma Grubu kimlerden oluşuyor?
Kendilerini cemaat düşmanı olarak konumlandırmışlar. Geçmişten beri kendi kabiliyetsizliği, liyakatsizliği, beceriksizliğinden dolayı bir yere gelemeyenler bunlar. Emniyette ahlâksızlık yapmış göndermişler, hırsızlık yapmış göndermişler, görevini liyakatle yapamamış göndermişler…
-AKP’li mi bunlar?
AKP’ye oy bile vermemiştir çoğu.
-Tasfiyeyi kriminalize etmeden yapamazlar mıydı? Neden ‘paralel yapı’ diye yaftaladılar insanları?
Yapacaklardı ama makul bir sebep gerekiyordu. Adam şimdi operasyon yapmış, başarılı, birden sen bu adamları alıyorsun, nasıl izah edeceksin? Şimdi 17 Aralık’ı çıkın, bütün bu sokak eylemleri olduğunda, bombalar patladığında, vatandaşın tepkisi farklı olurdu. Buna AKP’liler bile tepki gösterirlerdi. Ne oldu da biz bu adamları aldık? Terör azdı, uyuşturucu arttı, adamlar devlet kuracağız diye bas bas bağırıyor, biz bu polisleri niye aldık, bunlar mücadele ediyorlardı, diye tepki gösterilirdi. Şahsi kanaatim AKP’li vekiller, bakanlar ve taraftarlarından birçok insan bu işlerin yanlış olduğunu hissediyor ama söyleyemez. Söylediği anda paralel olacak, hain olacak.
-İstihbarat, KOM ve terör dairesi neden dağıtılıyor?
Aslına bakarsanız, Oslo ile bağlantısı var bu sürecin. Oslo’da oturup bir şeylere karar veriliyor. Özerk bir yapı olacak, PKK şehre inecek, polisin ve askerin görevini üstlenecek. Oturup bunu konuşuyorlar karşılıklı. Bunun kabul edilip edilmediğini bilemem. Apo diyor ki ‘Bizim önümüzde hedeflerimize ulaşmak için en büyük engel polistir.’ PKK’nın hareket alanını daraltan kim? İstihbarat dairesi, terör dairesi, bir de KOM dairesi.
-KOM dairesinin ne ilgisi var?
Terör örgütü her türlü kaçakçılıktan vergi alıyor. Siz kaçakçılığı engellediğinizde adamların gelir kaynaklarını engelliyorsunuz. Yüksekova’da uyuşturucu kaçakçılığı var, PKK orada 14 tane gümrük noktası oluşturmuş. Teröristi koymuş yola, kaçakçıyı durduruyor. Kaç kilo uyuşturucu? Şu kadar. Vergisini verip geçiyor.
-Emniyet bu işlere engel olduğu için mi tasfiye edildi?
Sadece emniyet değil, askeriyede de tasfiyeye karar verdiler. TSK da hedefte şimdi. Askerde de terörle mücadele edenleri almayı planlıyorlar. Hava Kuvvetleri’nden, Kara Kuvvetleri’nden, jandarmadan olabilir. PKK ile mücadele etmiş insanlarla ilgili aynı şekilde hazırlık yapıyorlar.
-Diğer yandan psikolojik bir harekât da yürütülüyor, polis müdürleri itibarsızlaştırılıyor. Burada üzerinde çalışılmış bir eylem planı var mı?
Bakın, 17 Aralık yolsuzluk operasyonu olmuş, 30 ilde KOM, istihbarat ve terörle mücadele müdürlerini alıyorsunuz. Neye göre alıyorsunuz? Demek ki bir hazırlığınız var. Oturmuşlar listeleri yapmışlar. Ben bu listeleri gördüm. Hiçbir tayin olmadan, kendim de tayin olmadan gördüm. Exel tablosu yapmışlar. 17 Aralık oldu, değiştirmeye başladılar.
-Emniyette paralel diye tasfiye edilen polisler bir cemaatle ilişkili mi?
İçki içen de var, ülkücü de var, ulusalcı da var, başka cemaatlere sempati duyan da var. Terörle ve uyuşturucu ile mücadele etmişseniz paralel olmayı hak etmişsinizdir!
-Size ‘paralel yapı’ suçlaması yapıldı mı?
Bize kimse örgütle ilgili bir soru sormadı. 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde örgütle ilgili yine soruya muhatap olmadım. Bize suçlamalarda bulunan bazı memurlar da mahkeme huzurunda ifadelerini değiştirdiler. Ve gerçekleri söyleme gereği hissettiler. Bir avukatımızın tabiri ile bir suç örgütü dosyasından yargılanan bizlerin örgüt olmadığı ortaya çıkarken bu kumpası kuran bir örgütün de varlığı ortaya çıktı. Bunlarla ilgili suç duyurusunda bulunduk.
-Kimlerden oluşuyor bu örgüt?
Burada iki büyük kumpas var. Birinci büyük kumpas; başbakan ‘altyapı kuruyoruz’ itirafında bulundu, Mehmet Metiner de ‘delil oluşturuyoruz’ dedi. Star’da da bu dinleme listeleri yayımlandı. İkinci büyük kumpas illerde; mesela İzmir’de savcı ile birlikte, bazı şube müdürleri, memurlara, önceki müdürleri aleyhine ifade vermek üzere baskı yapıyorlar. Delil üretmek için bazı dosyaları suç gibi gösteriyor, bazılarının ise suç olmadığına dair raporlar yazıyorlar. Terör şubesinde yazılan raporların sahte olduğu anlaşıldı.
-Nasıl?
Bunlar geliyorlar bizim alt rütbeli arkadaşlarımıza, ‘bak sen bunu dinlemişsin’ diye listeleri veriyorlar. Kendilerine bu dinlemelerin yasal olduğu izah ediliyor, ‘biz anlamayız kardeşim’ deyip gidiyorlar. Hâlbuki orada hiçbir usulsüzlük yok. 2013’ün yaz aylarında oluyor bunlar. 2014’e geliyoruz. 18 Mart 2014’te Star’da bir liste yayımlandı. Bu listeler denetlemelerde arkadaşlarımıza gösterilen listeler, aynısı hiçbir değişiklik yapılmadan yayımlandı. Çok ilginç bir şey var, müfettişler de 17 Mart 2014’te görevlendiriliyorlar. Avukatlarımız buldu, bunun belgesi var. Star’da yayımlanan listeden bir gün önce müfettişler 30 ile gönderilmek üzere görevlendiriliyor. Bir gün sonra da Star’da 30 ile ait dinlemeler yayımlanıyor. Çok net kumpas. 30 il özellikle seçilmiş. İzmir, Aydın, Mersin, Adana, Hakkâri, PKK ile mücadele eden, operasyon yapan iller. Sızdırmalar yapıldıktan sonra güya müfettişler sahaya inmişler de gazetede yayımlanan şeyler usulsüz mü değil mi diye araştırmışlar, raporlar hazırlamışlar! Hep aynı müfettişler. 20’yi geçmez bunlar. Binlerce adam var. Bunların kanunsuz emirlerini, konusu suç teşkil eden emirlerini yapmadıkları için adam bulamıyorlar. Savcıya müfettişlerin hazırladığı raporu gönderiyorlar.
-Savcı raporları aldıktan sonra ne yapıyor? Dosyada evrakta sahtecilik suçlaması var. Gizli tanıkların ifadeleri ve hakkınızda şikâyetler bulunuyor.
Savcı Okan Batu, Terörle Şube Müdürü Fatih Çankaya, İstihbarat Müdürü Kudret Dikmen bu süreci defaatle görüşüyorlar. Bu operasyonun nasıl yapılacağı tartışılıyor. Kim girecek, kim çıkacak, kararlaştırılıyor. Savcı, TEM ve istihbarat müdürü dışarıdan adam topluyor, on kişilik bir ekip kuruyorlar. D büro diye. Bu adamlar kimleri tutuklayacaksa, ‘usulsüzlük yaptı’; kimleri kurtaracaklarsa da ‘usulsüzlük yapmadı, kanunların emrini getirmiştir’ diye rapor tutup bunu fezlekeye dönüştürüyorlar. Bu da yetmiyor. Örgüt suçlaması yapacaklar ya! Bu sefer istihbarat şubede Kudret Dikmen, Oğuz Çatalkaya, Selçuk Cora, bir örgüt gibi çalışarak memurları çağırıyorlar. 100 memur zaten fişlemelerle atılmış, PKK masasından. Geride kalan memurlara diyorlar ki ‘Amirlerim bana baskı yaptı, demezsen seni de atarız ya da hapse girersin. Biz savcı ile konuşuyoruz. Böyle ifade verirsen seni kurtaracağız. Git tutuklan.’ Adamı ağır cezada yargılayacaklar. Diyorlar ki ‘Avukat tutma. Bu ifadeyi vereceksin, dört gün sonra mahkemede bırakılacaksın.’ Sulh cezada mahkemeye çıktığımızda bir komiser kumpası deşifre etti. “Akşam nöbetçiydim, şubeye çağırdılar, amirlerin aleyhine ifade vermem için baskı yapıldı.” dedi. Kimlerin baskı yaptığını bir bir anlattı. Ağır cezada da tutuklandıktan sonraki süreçte bir memur arkadaşımız kalktı, gece şubeye çağırıldığını söyledi. Kudret Dikmen müdür, savcının telkinleri ile izne ayrılıyor. Devamında da kumpası ele veren olaylar var.
-Neler?
Twitter’da isimlerimiz yayımlanmaya başladı. Tutuklanacaklar listesi yayımlandı. Toplumu alıştırıyorlar. Diyorlar ki Taner Aydın, Ramazan Karakaya, Rüştü Ünsal tutuklanacak. Rüştü Ünsal kim? Polis okulunun adı, ölmüş adam. Zekâsı anlamıyor, bilmiyor olayı, ne servis edilmişse yayımlanıyor. En son Yeni Şafak, operasyondan bir gün önce operasyon yapılacak diye haber yaptı. Yıllarca biz operasyon yaptık. Operasyon olur, sonradan basına verilir. Operasyondan bir gün veya bir hafta sonra bu haberler çıkar. Aslında bir algı operasyonu olduğu buradan belli. Önce basında çıkıyor, sonra savcı operasyon yapıyor.
-Star’da yayımlanan istihbarat belgeleri, komplonun bir parçası mı?
Bakın önleme dinlemesi ile ilgili savcılığa hiçbir görev vermemiş devlet. Savcıya verilen tek görev, bu önleme dinlemeleri sızar ve suiistimale uğrarsa hemen soruşturma başlatması. Başlatabilirsin demiyor. Burada görev yaptığımız süre içinde bir polis arkadaşımız, İbrahim Yardımcı, istihbaratın bir evrakı yabancı ele geçmesin diye şehit düştü. Bir yanda bu var, bir yanda da Star’a, 30 ilde dinleme listesi diye istihbarat daire başkanlığının sayfalarca evrakının yayımlatılması var. Sonuçta bu mahremdir, devletin namusudur. Bu evraka hiç kimsenin ulaşma şansı yoktur. Buna ya istihbarat daire başkanı ulaşabilir ya bu denetlemeyi yapan müfettişler ya da ildeki istihbarat şube müdürleri… Evrakı da bunlardan birinin vermiş olması lazım.
-Neden verildi?
Operasyon yapabilmek için. Müfettişler daha konunun ne olduğunu bilmiyorlar. Tutuklu olan arkadaşımıza geliyorlar, bu dosyalar nelerdir iki-üç ay bunlara izah ediliyor. Müfettişler en son bizden aldıkları bilgilerle rapor yazıyorlar. Ve bu yazdığı rapor o amirin tutuklanması için bilirkişi raporu sayılıyor. Böyle komik bir şey olabilir mi? Sonra müfettişlerin raporlarında ‘bunların suçu yoktur’ diye yazdıkları bir kısım insanlar var. Bunları şube müdürleri de biliyor suçsuz olduklarını. Bunlar yazıcılık yapmış, kâtip... Bunlardan da üç-beş arkadaş tutuklanıyor. Onlara parafın var, onayın var diyorlar.
-7 bin kişilik liste nasıl çıkıyor?
Kamuoyunda çakma hat dedikleri bir şey var. Telefon kullanıyorsunuz, abone kimlik numarası vardır. Kütük bilgisi denir. Bazı insanlar beş tane hat alıyor, çocuğuna dayısına veriyor. Dayısı kullanıyor ama kendi üzerine kayıtlı. Biz demişiz ki bu telefon Ahmet’in üzerine kayıtlı olmakla beraber dayısı kullanıyor. Bu müfettiş diyor ki siz Ahmet yazarak Mehmet’i dinlemeye çalıştınız. Zaten telefon Ahmet’in üzerine kayıtlı, neden Mehmet yazalım? Ahmet kullanıyor diye biz izah etmişiz ona. TİB’e sormuşlar. TİB de ‘Mehmet kullanıyor’ demiş. Sonra çağırmışlar Ahmet’i Mehmet’i ifadeye, adamlar bizi doğrulamasına rağmen biz suçlu görülüyoruz.
-Sahte isimlerle gerçek kişiler dinlendi mi?
Bu bir iddia. Biz bunun doğru olmadığını TİB kayıtları ile ispat ediyoruz mahkemede. Bir de şu var, MİT görevlileri ile ilgili dinleme iddiaları ortaya çıktı. Neyle cezalandırıldı bunlar? MİT’çilerin gönderdikleri savunmayı okudum. Biz Mehmet Altan’ı dinlemedik, onu arayacak ajanlar için dinledik, demiş. Sonra mahkeme var, mahkemenin verdiği kararı uyguladım diye savunmuş kendisini. Biz kimseyi böyle dinlemedik. Ayrıca MİT’in bir şüphesi varsa, ajanlık dinlemesi de yapabilir.
-Dinlemelerde ismi ve imzası olan Kudret Dikmen gibi bazı müdürler neden gözaltı listesinde yoktu?
Bizi suç işlemiş gibi lanse ediyorlar ya, biz dedik ki, bakın bizim yaptığımız işlemi yapanı ayırıyorsunuz, bizi gözaltına alıyorsunuz. Bana şu numarayı, şu isimle dinlemişsin diyor. Aynı işlemi Kudret Dikmen de yapmış ona suç yok, bana suç vardır, diyor. Aynı şeyleri onlar da yapmış, hatta daha ağır şeyi yapmış; onların yaptığı suç değil ama ben aynı şeyi yaptığım için suçlu olyuyorum. Elde ettiğin bilgiyi kullanırsan, suç olacak budur. Bizimle ilgili gazetede yayımlanıncaya kadar hiçbir şekilde şantaj, veri kaydetme, şahısları mağdur etme ile ilgili tek bir şikâyet olmamış.
-Siz savcıya neden ifade vermediniz?
Savcı Okan Batu, dosyada imzası bulunmayanları tutuklamaya sevk etti, örgütle ilgili tek bir soru sormadı. Mahkeme ifadeleri kısıtladı. Hâkim, önüne gelen listeye göre, tutuklanacakları ve serbest bırakılacakları okudu. Mahkemede de söyledim. Örgüt diyorsunuz, hangi örgüt olduğunu söylemiyorsunuz. Ben size söyleyeyim dedim. Biz 1923’te kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti örgütüyüz. Biz arkada gördüğünüz polislerle birlikte devletin malını örgüt adına kullanmak diyorsunuz ya, devletin helikopteri ile gittik PKK’ya operasyon yaptık. Bu şekilde devlet malını kullandık. Ama şahsım adına devletin kâğıdını, malını kullanmıyorum.
9 adımlı kumpas planı
1- 2012’den itibaren listeler hazırlandı. Başbakanlık koruma ekibi değiştirildi. Emniyet Genel Müdürlüğü daire başkanları görevden alındı. 
2- Tüm kamu kurumları ve emniyette fişlemeler yapıldı. Müfettişler görevlendirildi. Tasfiye edilecek insanlara suç isnadı aradılar. 
3- 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu fırsata çevrildi. Listeye giren il ve şube müdürlerinin yerlerine belirlenen isimler getirildi. 
4- Önemli dosyaların içi boşaltıldı. Deliller karartıldı. Soruşturmalar kapatıldı. 
5- 18 Mart 2014’te Star’a 30 ilde yapılan önleme dinlemeleri listeleri yayımlatılarak algı operasyonu başlatıldı. 
6- Müfettiş raporlarına dayanılarak gözaltılar yapıldı. 
7- Sahte deliller üretildi, gizli tanıklar ve şikâyetçiler bulunarak davalar açıldı. 
8- Sulh ceza hâkimlerinin ellerine gözaltına alınacaklar listesi verildi. 
9- Haklarında soruşturma açılan bütün polisler görevden alındı.

20 Aralık 2014 Cumartesi

19 Aralık, gece yarısı Çağlayan: Özgür basın susturulamaz



Özgür basın susturulamaz

Türk demokrasi ve basın tarihinde ilk defa binlerce insan özgür basın susturulamaz sloganları ile adliyelerin önünü koştu. Kumpas davalarının sonunu getiren yeni bir sürecin başındayız.


        14 Aralık, Ankara Adliyesi’nin önü. Ellerinde Türk bayrakları çeşitli mesleklerden, yaşlardan, kadın erkek binlerce kişi toplanıyor. Sanki bir düğün yerini andıran manzaradan en çok öne çıkan slogan: Özgür basın susturulamaz, oluyor. Aynı saatlerde İstanbul ve İzmir başta olmak üzere çeşitli şehirlerde de insanlar Adliyelerin önünde buluşuyor, ellerinde o gün çıkan Zaman gazetesi, medyaya baskın protesto ediliyor.
       27 Mayıs sabahı darbecilerin ilk duraklarından biri Ankara Radyosuydu. Bir cemse asker gece yarısından sonra radyoya ele geçirdi. Darbe bildirisi radyodan okunduğunda her şey bitmişti,  tanklar sokaklardaydı.  Gazetecileri Çankaya’ya çağırdı ve bir mutabakata imza attırdılar. ‘Darbe ve Yassıada mahkemeleri’ konusunda cuntacıların istediği haber ve yorumların yapılmasını emrettiler. 12 Eylül 1980’in hedefinde yine basın vardı. Yayın yasaklarına uymayan gazeteler hemen kapatılıyor, gazeteciler hapse atılıyordu. 28 Şubat 1996 post modern darbesinde tankların yerini bazı medya kuruluşları almıştı.
       Türkiye 14 Aralık’ta medyanın susturulmak istendiği yeni bir baskınla güne uyandı.  Zaman gazetesi yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı ve STV yayın grubu başkanı Hidayet Karaca gözaltına alındı. Gazetenin 15 Aralık’taki manşeti: Demokrasinin kara günüydü.  Gazete çalışanları ağızların siyah bantlar çekmiş ve ellerine “özgür basın susturulamaz” pankartlarını almıştı. Ancak ilk defa, Türk demokrasi tarihine de geçecek bir gelişme yaşandı. Ülkenin çeşitli şehirlerinde binlerce insan bu baskınlara tepki için gazete binaları ve adliyelerin önünde toplandı. 4 günlük hukuksuz gözaltıdan sonra 6 saat sorgulanan  Dumanlı ve Karaca’ya sorulan sorular Türk basın tarihine kara bir leke olarak geçti. Savcı bir yayın yönetmenine ‘Darshenalerle ilgili haberleri neden yayınladınız?’ diye soruyor ve tutuklanmaya sevk ediyordu. Karaca ise bir diziden dolayı hesaba çekiliyordu! İngiliz Financial Times gazetesi, bu haberi okuyucularına, ‘Dünyada ilk defa hayal ürünü bir dizi hedef alındı’ başlığı ile duyurdu.
        18 Aralık’ta hakimin karşısına çıkarılan Ekrem Dumanlı’nın avukatları neyle suçlandıklarını ve dosyadaki delilleri öğrenmek istedi. Sulh ceza Mahkemesi Hakimi Bekir Altun, dosyada gizlilik kararı olduğunu hatırlattı.  Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmekten suçlanan gazetecilere hakim Altun, suç aletleri olarak, 2 makale ve bir haber olduğunu söyledi. Dumanlı’nın ağzından, ‘Bu mudur?” sözleri döküldü.  Dosyada gerçekten iki makale ve bir haber vardı. Karaca, mahkemenin tarafsız olmadığını kayıtlara geçirerek ifade vermeyi red ederken, Dumanlı, basın tarihine geçecek bir savunma ile mahkeme başkanına gazetecilik dersi verdi.  
       Çağlayan Adliyesi’nin 6.katında tam bir tiyatro sahneye konulmuştu. Darbe hukuku işliyordu. Savunma hakları kısıtlanmıştı. İfade işlemleri gece 12 sıralarında bitmesine rağmen hakim kararı ertesi güne 19 Aralık’a bıraktı.  Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca ile diğer polisler, emniyetin, soğuk, eksi altıncı ve yedinci katında adeta tutsak edildi.  Çağlayan Adliyesi’nin önü gün boyu binlerce insanın akınına uğradı.  Türk bayrakları, Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Yazıcıoğlu pankartları ve atılan sloganlar, baskılara karşı tarihi bir duruşun kareleri olarak hafızalara kazındı.  ‘Karar yarın’ dendiğinde bile insanlar meydanı terk etmek istemiyordu. ‘Allah’a emanet Ekrem Abi’ tezahüratları altında sessiz ve vakur bir şekilde dağıldılar.
      Türkiye darbe süreçlerinde pek çok değerini kaybetti. Hukukun askıya alındığı bu zor dönemlerde mazlumlar hep yalnızdı. İlk defa ülke içinden yükselen ve bütün dünyada karşılık bulan, ‘özgür basın ” talepleri, Erdoğan rejiminin proje mahkemeleri ve kumpas davalarının amacına ulaşamayacağını gösteriyor.  27 Mayıs sabahı Ankara radyosunu darbeciler ele geçiremeseydi kim bilir tarih nasıl yazılırdı? ‘Senaryo davasının” sonu ne olursa olsun bundan sonra  korku rejiminin nasıl yıkılacağına tanık olacağız. (İDRİS GÜRSOY, 20 ARALIK 2014, ÇAĞLAYAN İSTANBUL)