25 Mart 2014 Salı

Muhsin Başkan'ın anısına




İşte o fotoğrafın hikâyesi

26 Temmuz 2010 / İDRİS GÜRSOY
12 Eylül’de genel merkezine baskın düzenlenen tek parti MHP’ydi. Darbenin en büyük mağduru ülkücülerdi. 30 yıl sonra Anayasa değişikliği ile 12 Eylül’e yargı yolu açılırken, darbenin acılarını hatırlatan nice siyah beyaz fotoğraf albümlerden iniyor.
En ön sırada rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu; sağında solunda, arkasında arkadaşları... Yüzlerde tebessüm; sanki orası mahkeme salonu değil, sanki idamla yargılanmıyorlar, sanki her sabah coplarla, küfür ve hakaretlerle duruşmaya getirilip götürülmüyorlar. Burası, Mamak Askerî Cezaevi... Garnizon içindeki bin kişilik salon, Ülkücüleri ve Dev-Sol’cuları yargılamak için özel yapılmış. Önce her gün, sonra haftada iki-üç gün duruşmalar yapılıyor. Yıllarca sürüyor davalar. Muhsin Yazıcıoğlu, 7.5 yıl hapisten sonra beraat ediyor. Mahkeme başkanı ve üyelerin (biri dışında) hepsi asker. Hapishanelerde kimi çürür, kimi işkenceden ölürken, sonu beraatla sonuçlanan yargılamaları yapanların her biri Askeri Yargıtay’da önemli görevlere geliyor.
12 Eylül olmuş, ülke çapında sağ ve sol görüşlü binlerce insan tutuklanmış. Mamak Cezaevi’ndeki hücrelerde Ülkücüler yatıyor. Fotoğrafta Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları hâkim karşısında. Sağında kare gömlekli Mahir Damatlar, Rıza Türkcan, solunda çizgili gömlekli Erdem Şenocak, onun yanında Erol Dok, hemen Yazıcıoğlu’nun arkasında gözlüklü olan İsmail Tekeli. Hasan Çağlayan da ön sıralarda. 146 ve 149. maddeden yargılanıyorlar. “Ülkeyi bölmeye, parçalamaya çalışmak ve Meclis’i iskat” ile suçlanıyorlar. Kiminin 10, kiminin 8 yıl sürüyor yargılanma süreci ve hepsi beraat ediyor. İşkencede hayatını kaybedenler, sakat kalanlar oluyor. Hapisten çıkanlardan bazıları MHP ve BBP’de yer alarak politikaya devam ediyor. O karedekiler, bundan yaklaşık 30 yıl önce çekilen fotoğrafı Aksiyon’a anlattılar. Orada 12 Eylül darbesinin soğuk yüzü, yargısız infazları ve işkenceler görülüyor.
Mamak Cezaevi’nde mahkumların kaldığı A, B ve C blokları vardı. Haftada iki gün duruşmalar yapılıyordu. Duruşma günleri mahkumlar bloklardan çıkartılıp sıra halinde veya araçlarla 3-4 kilometre mesafedeki özel inşa edilmiş mahkeme salonuna getiriliyordu. Koğuştan çıkarken, yolda ve mahkeme salonuna girerken coplar, küfürlerin bini bir paraydı. Koğuşlarda yapılan işkenceler anlatılacak gibi değildi. Diyarbakır’da kime ne yapıldı ise Mamak’ta da o yapıldı. Askı, falaka, çelik dolaba koyma, elektrik verme, hepsi vardı. İşkencede öldürülenler oldu, bir satır dahi yazılmadı. Bekir Bağ öldürüldü. Hüseyin Kurumahmutoğlu sabah namazında başına dipçik vurularak katledildi.
İlk yıllar duruşma salonunda sıkı bir disiplin vardı. Mahkeme heyeti çok sertti. İnsanlar otururken bile hazır olda duruyordu. Sağa sola bakmak, izinsiz konuşmak, öne eğilmek, gülmek yasaktı. Bu esnada insanlar birbirini görebiliyordu. Adil yargılama yoktu, tıpkı Yassıada ve İstiklal Mahkemeleri gibi… Askerî hâkimler, Konsey’den gelen emirler doğrultusunda kararlar veriyordu. Mahkumlar, “işkence, kötü muamele var” diyordu, hâkim “olabilir” diyordu. Mamak’taki fotoğraf, darbeden üç yıl sonra çekilmişti. Biraz kurallar hafiflese de bu fotoğraftan hemen sonra mahkumlara tek tip elbise giydiriliyor. Duruşmalarda avukat vardı, ancak ileri geri konuşanlar hemen ikaz ediliyor, bazıları mahkeme salonundan çıkarılıyordu. Gazeteciler de mahkeme salonunda olanları ve işkenceleri yazamıyordu. Yayın yasakları konuyordu. Davalara girenler, sorgulamayı yapanlar hazırlıklıydı. Kıbrıs’ta özel harekâtta çalışmış subaylar Mamak’ta da görev başındaydı.
Alparslan Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları kader birliği yapmışlardı. Kendi ifadelerine göre, yüzlerine tebessüm hakimdi. Hepsinin boynunda ip vardı. Arka arkaya idamlar yapılıyordu. Bedel ödemeye hazırdılar. İşkence ve zulümleri, dava için biraz zahmet çekmek olarak değerlendiriyorlardı. Devleti canlarından öte seviyorlardı bir zamanlar, ‘döver de sever de’ diye bakıyorlardı, ‘devlet yaşasın, biz ölelim’ diyorlardı. Orduya hainlerin sızabileceğine hiç ihtimal vermemişlerdi. Hesabı kimden soracaklardı?
MAMAK’TA İLK İDAM VE
İŞKENCEDEN ÖLÜM
1980 yılının 7 Ekim’ini 8 Ekim’e bağlayan geceydi. Mustafa Pehlivanoğlu, özel “idam hücresi”nden alındı. İdam cezası onaylanmış ve infaz vakti gelmişti. Pehlivanoğlu’nun olayda silah kullanmadığı tespit edilmiş ancak idamı durdurma girişimleri başarıya ulaşamamıştı. Mamak Askerî Cezaevi’nde idam edildi. Ailesi, ölümünü infazdan 3 gün sonra oğullarının ziyaretine geldiklerinde öğrenebildi.
İşkenceler akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Yakalanan her ülkücü, Mamak Garnizonu’nun içindeki “C-5” adı verilen binaya götürülüyordu. Ağır işkenceler altında sorgulamalar yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer ile Zeki Kaman ve Dürüst Oktay isimli komiserler bulunuyordu. Binanın önüne gelindiğinde, önce tekme-tokat faslı başlıyordu. Ardından bir tahtanın üzerine yatırılıp gözler bağlı olarak “falakalı sorgu” metodu uygulanıyordu. Bazılarının kolları bir kalasa bağlanıyor, çırılçıplak sandalyenin üzerine çıkarılıyor, kalas tavana asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu. Askıya asılanlar havada sallanırken, defalarca erkeklik organına elektrik veriliyordu. İşkenceden geçenler, A Blok’ta bulunan “Kafes”e konuluyorlardı. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, konuşmak izne tabiydi. Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu. Kafeste bütün erlerin adı “komutan”, bütün ülkücülerin adı da “lan”dı!
19 Ağustos 1981’de dava başladı. Nurettin Soyer, askerî savcıydı. 587 sanıktan 220’sinin idam cezasına çarptırılmasını isteyen Soyer, C-5 işkencelerine ve sorgularına da katılmıştı. Polisler Zeki Kaman ve Dürüst Oktay sorgulamalar ve işkence timlerinin şefleri olarak görev yaptılar. Duruşma hâkimleri Vural Özenirler ve Ali Fahir Kayacan’la birlikte üç kişi daha görev yapıyordu. Ali Fahir üsteğmendi, süreç içinde albay oldu. Özenirler binbaşı idi, kıdemli albaylığa terfi etti. Kayacan ve Özenirler değişmiyor, diğerleri değişiyordu. Mahkeme Başkanı hukukçu değildi, Güvercinlik’in komutanı, emekli bir paşasıydı. Başsavcı Nurettin Soyer, diğer savcılar Erkan Başerel, Fahrettin Demirağ’dı. Özellikle bunlar Askeri Yargıtay üyeliklerine getirildi. Kayacan Askeri Yargıtay üyesi oldu. Ekibin tamamını Ahmet Necdet Sezer hukuk danışmanı yaparak onore etti.
Türkeş’in ilk sorgusuna, başsavcı Nurettin Soyer ile birlikte 22 savcı katıldı. 63 kişi TCK’nin 146/1, 156 kişi 149/2 maddelerince idam, 21 sanık 146/3 maddeden 5-15 yıl arası hapis cezası istemiyle yargılandı. 333 duruşmanın yapıldığı dava, 5 yıl, 11 ay, 8 gün sürdü. Soyer tarafından hazırlanan iddianame 945 sayfaydı. Davanın 162 sayfalık gerekçeli kararı, 7 Nisan 1987 tarihinde okundu. Alparslan Türkeş, 11 yıl, 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. MHP üst düzey yönetiminden ceza alan olmadı. Genel İdare Kurulu Üyeleri ve eğitimcilerin tümü beraat etti. Diğer sanıkların 5’i idam, 9’u müebbet hapis, 219’u 6 ay ile 36 ay arasında değişen hapis cezasına çarptırıldı. 3 sanık hakkındaki dava düştü, 6 sanık hakkında takipsizlik kararı verildi, 2 sanık yargılama sırasında hayatını kaybetti.
1980 darbesinden sonra tutuklanan kişilerden biri de  rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’ydu. MHP davasından dolayı 7,5 yıl yattığı Mamak Cezaevi’nde görmediği işkence kalmadı. Yazıcıoğlu, cezaevini bir Medrese-i Yusufiye’ye çevirdi. Avukatı Şerafettin Yılmaz’ın tahliye teklifini, arkadaşlarımı yalnız bırakamam diye geri çevirdi. 12 Eylül cuntasını yerden yere vuran tarihi bir savunma yaptı. 6 ciltlik Ülkücü Hareket kitabının yazarı BBP Genel Başkan Yardımcısı ve Birlik Akademisi Başkanı Hakkı Öznur, “Yazıcıoğlu hep ‘Türkiye bir daha 12 Eylül öncesini yaşamasın. Eller kalem tutsun, silah tutmasın. Türk gençliği 80 öncesinin ideallerini yaşasın, kavgalarını yaşamasın. 12 Eylül öncesinin idealizmine evet, 12 Eylül öncesi kavgasına hayır’ derdi.” diyor. “Fikrimiz iktidarda olsa zindanda ne işimiz var? 12 Eylül’le uzlaşma içerisine giren sakat anlayışlar asla ülkücü hareketle bağdaşmaz. Bu tür ifadeler kullananlar da ülkücü hareketi temsil etmez. 12 Eylül’le hesaplaşmayanlara ülkücü denmez.” sözleri de Yazıcıoğlu’na aitti.
12 Eylül’de genel merkezine baskın düzenlenen tek parti MHP’ydi. En büyük darbeyi ülkücüler yedi. Aileleri, akrabaları, arkadaşları ve hatta selam verdikleri insanlar bile büyük mağduriyetler yaşadı. 30 yıl sonra Anayasa değişikliği ile 12 Eylül’e yargı yolu açılırken, bir daha bu acıların yaşanmaması için de yargıda önemli düzenlemeler getiriliyor. Ülkücüler sandığa giderken nice siyah-beyaz fotoğraf albümlerden iniyor.

Hiç yorum yok: