17 Ocak 2012 Salı

Yalan haber Amerikan medyasında barınamaz

Dünyanın en özgür basınının bulunduğu Amerika’da yalan haber yazan gazetecilerin akıbeti ne oluyor? İşte, Newsday gazetesinin üniversitelerde dersler veren eski yayın yönetmeni Howard Schneider’in çarpıcı açıklamaları.


New York’ta bir gün kızım okuldan elinde bir formla geldi. Doldurup imzalamamı istedi. Bir televizyon kanalı sınıflarında çekim yapacakmış, veli olarak benim onayım gerekiyormuş. Doğrusu bir medya organının gösterdiği bu özen bir veli olarak beni çok memnun etti. Gazeteci olarak ise kendi ülkemdeki uygulamaları düşündüm. Amerikan medyası ile ilgili gözlemlerim bu olayla sınırlı kalmadı. Irak’tan Amerikan askerlerinin ölüm haberleri geliyordu her gün; ancak çatışma, ölü ve yaralı görüntüleri hiç yayımlanmıyordu. Cenaze törenleri medyada çok az yer buluyordu. Kaza ve cinayet haberlerinde aynı hassasiyet söz konusuydu. Müstehcen fotoğraf ve görüntü ise magazin basınının dışında yoktu.

Türkiye’de medya olağanüstü dönemlerde hep roller üstlendi. Dejenformasyon ve yalan haber yapan gazeteciler gündemden hiç düşmedi. 28 Şubat sürecinde andıçlara imza atanlar kariyerlerinden hiçbir şey kaybetmedi! Geçen hafta başlayan Odatv davası ile bazı gazetecilerin terör örgütleri ile ilişkisi ciddi olarak tartışılmaya başladı. Bazı meslek örgütleri ve gazeteciler, bütün bu gerçekleri ısrarla görmekten yana değil. Meslek dayanışması ile “basın özgürlüğü kısıtlanıyor’ fırtınası koparıyorlar.

Son zamanlarda Türk basını terör başta olmak üzere, şiddet ve felaket haberlerinin veriliş tarzını tartışıyor. Bir süre önce Başbakan Erdoğan, medya patronları ve yayın yönetmenleri ile bir toplantı yaparak duyarlı ve sorumlu yayıncılık yapmalarını istedi. Bazıları, bu girişimi hükümetin medya organlarına “baskısı” olarak değerlendirdi. Hatta işi “gazetecilik öldü” noktasına getirenler oldu. Peki, dünyanın en özgür basının bulunduğu Amerika’da yalan haber üreten gazetecilerin sonu ne oluyor?

Howard Schneider, New York’taki Stony Brook Üniversitesi Gazetecilik Okulu’nun kurucusu. Çeşitli üniversitelerde gazetecilik dersleri veriyor. Pulitzer Ödülleri’nin jürisinde 3 kez görev yapmış. 18 sene yayın yönetmeni olduğu Newsday gazetesi, 8 Pulitzer ödülü kazanmış. Schneider, terör ve şiddet haberlerinin verilişinde Amerikan medyasının nasıl bir yol izlediği konusundaki tecrübelerini Aksiyon’a anlattı.

-Bazı şiddet içeren fotoğrafların yayımlanması Türk kamuoyunda tartışma konusu oluyor. Siz bu hususta nasıl bir yol izliyorsunuz?

Amerika haber birimleri de aynı problemlerle boğuşuyor. Karar vermenin bir formülü yok. Her bir fotoğrafın ayrı ayrı değerlendirilmesi lazım. Okuyucuları rahatsız edebilecek fotoğraflarda kendime sorduğum sorular var.

-Ne tür sorular?

Mesela, okuyucuların bu fotoğrafı görmesi için ağır basan ve hak verilebilen bir sebep var mı? Bu haberi görsel olarak yayımlamanın farklı yöntemleri olabilir mi? Eğer yayımlamaya karar verirsem -okuyucuların keyfini kaçırma riski alırsam veya özel hayatlarını ve üzüntülerini istismar edersem- zararı kapatmak için bu fotoğrafı gazeteye nasıl koyabilirim? Boyutları ve yerleştirilmesi açısından…

-11 Eylül saldırısında Amerikan medyası bir sınav verdi. Ölenlerin neredeyse hiç fotoğrafı yayımlanmadı. Neden?

11 Eylül saldırılarında birçok editör, Dünya Ticaret Merkezi’nden çaresizlik içinde ölüme atlayan çalışanların resimlerini yayımlamakla yayımlamamak arasında kaldı. Çok güçlü bir fotoğraf karesinde tam aşağı düşerken binanın yarısında bir insan resmi yakalandı. Benim yayın mutfağımda, biliyorduk ki okuyucuların birçoğu bu resimden rahatsız olacaktı. Fotoğraf, yazılı metinden çok daha güçlüydü. Çoğu okuyucu için özellikle New York’takiler açısından çok çıplak ve acı verici bir fotoğraftı. Daha sonra Stony Brook Üniversitesi’nde verilen “Haber okuma yazma” dersinde bu fotoğrafın yayımlanıp yayımlanmamasının münazarasını da yaptık.

-Ne tür fikirler çıktı ortaya?

İki tarafın da haklı olduğu noktalar var. Çoğu öğrenci çok unutulmaz bir fotoğraf olduğu için akıllarından çıkaramadıklarının üzerine basıyordu. Bazıları atlayan kişinin ailesinin özel hayatına karışıldığını savunuyor, bazıları da böyle bir şeyi okumayı kaldırabileceklerini; ama görmeyi kaldıramayacaklarını söylüyordu. Diğer taraf ise o gün olan korkunç olayların en gerçek ve en güçlü şekilde bu fotoğrafla ifade edilebileceğini dile getiriyordu.

-Bu fotoğrafla ilgili ne karar verdiniz News-day’de?

Yayın mutfağında, ikinci kısmın fikirlerine katılarak fotoğrafı yayımladık. Ama ana sayfada değil. Ben Abu Ghraib cezaevindeki işkence görüntüleri ve Vietnam’ın Trang Bang köyüne yapılan Amerikan napalm bombardımanı sırasında çekilen, küçük Huynh Cong Ut’un fotoğraflarını da yayımlardım.

-Neden?

Bu fotoğraflar, dramatik bir şekilde okuyucuların görmesi gereken önemli ve rahatsız edici tanıklar ve dokümanlardır. Fotoğraflar, devletin istismarına karşı güçlü bir gözlemcidir. Ve bu gibi durumlarda fotoğraf, suçlamaların doğruluğunu kanıtlamak için en güçlü yoldur. Görmek inanmaktır.

-Peki, sizi bazı fotoğrafları yayımlamaktan alıkoyan sebepler neler?

Tabii ki bunların hiçbiri, kamu yararı adı altında toplumsal değerleri küçümseyen editörlere, sansasyonel cinayet fotoğrafları yayımlamaları için onay vermez. Hele onların fotoğrafı yayımlamaktaki amaçları insanları şoke etmek veya yarışta avantaj kazanmaksa hiç kabul edilemez. Muhakemenin yüksek tutulması gerekir. Portreler, resimler, nadir ve idareli kullanılmalıdır. Hikâyenin çok önemli olması gerekir. ‘Resmin yayımlanması gerçekten kamuoyuna hizmet vermek için mi?’ ve ‘Başka bir alternatif var mı?’ sorularının cevapları aranmalıdır.

-Devletin bazı birimleri medyayı yönlendirmek isterse…

Amerika’da haber birimlerinin devletin müdahalesinden ve etkisinden bağımsız olmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bu temel bir prensiptir. Basının görevi devleti denetlemektir. O yüzden Amerikan anayasasında korunan tek endüstri basındır. Bu yasa basını değil, insanları koruyor. Birleşik Devletler Mahkemesi (Anayasa Mahkemesi) davalarında basının bulduğu her materyali yayımlayabileceği tarih boyunca doğrulanmıştır. Sadece iki istisna dışında...

-Nedir onlar?

Müstehcen malzeme ve millî güvenliği riske atan raporlar… Şu ana kadar basının, savaş zamanında veya millî güvenlikle ilgili bilgi yaymasını engelleyen bir durum olmadı. Bilginin Amerikan askerlerini tehlikeye sokması lazım. Devletin yayımlanan haberlerden ve fotoğraflardan mutsuz olduğu birçok durum vardır. Ama basının görevi, savaş durumlarında bile, devleti mutlu etmek değil, kamuoyuna sunabildiği en doğru bilgiyi sunabilmektir. Bütün bunlar devletin, haber birimlerinden bazı hassas bilgileri saklamadıkları, sormadıkları veya bazı haber birimlerinin otosansür kullanmadıkları anlamına gelmiyor. Buradaki prensip, haberin yayımlanmasına devlet görevlileri değil, editörler karar veriyor. Mesela, New York Times, 1961’de Domuzlar Körfezi’nin işgal edileceğini daha önceden öğrenmişti. Ama Kennedy yönetiminden gelen istek üzerine gönüllü olarak bu bilgiyi sakladı.

-Amerikalı editörler, hangi haberlerde otosansür yapıyorlar?

Editörler rutin olarak otosansür uyguluyor. Amerika’da çoğu haber birimleri cinsel suç kurbanlarının isimlerini kullanmıyor, isimler elinde olsa bile. Böyle tanıtım yapmanın kurbanları damgaladığını düşünüyorlar. Tabii ki bu gönüllü bir karar. Benim gazetemde, Newsday’de ölü insanların resimlerini veya zorbalığı tasvir eden resimleri yayımlamıyoruz. Ağır basan bir sebep olmadığı sürece biliyoruz ki bu fotoğraflar okuyucuları boş yere rencide edecek, özellikle de çocukları. İdeal bir dünyada, bütün editörlerin doğru kararlar vermesi için yeteri kadar bilgileri olması gerekir, ama bu olmuyor.

-Neden?

Yüzlerce haber kaynağının olduğu yerde kaçınılmaz şekilde sansasyonel raporlar alıyoruz. Ama teoride, devletin kontrolü altında olmaktansa sansasyonel haber raporlarıyla yaşamayı tercih ederiz. Devletin kontrol etme korkusu çok çok daha kötü.

-Türk basınında olağanüstü dönemlerde bazı gazeteciler önemli roller oynuyor. Devletin kullandığı, dezenformasyon yapan gazetecilere karşı siz ne tür tedbirler alıyorsunuz?

Amerika’da direkt olarak devlet için çalışan gazeteciler medyada barınamaz, işinden olur. Yalan haber çıkaran veya fotoğrafı yalan amaçlı değiştiren gazetecileri de biz kovarız. Devlet yetkililerinin gazetecileri işten kovmak gibi bir hakları yoktur.

-Yalan haberin etkilerini önlemek için neler öneriyorsunuz?

Biz gazeteciler olarak halkın yalan haberlere ve propagandalara kanmaması için çalışıyoruz. İnanıyorum ki buradaki anahtar, halkı, güvenilir haberlerle propaganda nitelikli, abartılmış, internette dolaşan bilgiler arasındaki farkı görmeleri için eğitmektir. Bizim “News Literacy” (haber okuma yazma) dersimizde hep konuyla ilgili şeyleri ele alıyoruz. Bu bilgileri sadece Stony Brook Üniversitesi öğrencilerine değil, birçok farklı üniversitelerde binlerce öğrenciye öğretiyoruz. Bu dersi ayrıca her geçen gün sayısı artan şekilde lise öğrencilerine de öğretmeye başladık. 02.01.2012, aksiyon, idris gürsoy






Hiç yorum yok: